menu
  • My Page

    Bisikletle İstanbul'dan Ankara'ya

    İki Teker Üzerinden Minik Bir Modern Hayat Eleştirisi

    Learn More
    My Image

    Sanki bir tane bu dünyaya ait ve beni yere doğru çeken, bir tane de tanrının yanından gelen ve beni göğe götürmeye uğraşan iki tane “benliğim” var… Yerdeki “Hayır boşuna uğraşma yapamazsın, haddini bil ki mutlu olabilesin” derken, gökteki sürekli; “Hayır yapabilirsin, kalk ve uğraş, başarmanın ilk kuralı cesaret etmektir.” deyip duruyor. Ve ben yerdekini her dinlediğimde konforlu ama mutsuz bir hayat sürüyorken, yukarıdakini her dinlediğimde canım çıkıyor ama sonuçta kendimi tanrının yanına varmış gibi hissediyorum.


    Evet… Günlerdir haftalık hava tahminleriyle yaşadığım cebelleşmenin ardından, sonunda dört günlük bir aralık buldum. Her iki rotada da hem yağış, hem de soğuk vardı. Şimdi kuzey rotası yağışlı, güney rotası ise soğuk veriyor. Kısa bir kararsızlıktan sonra güney rotasını, yani soğuğu seçiyorum. Öyle büyük bir sebebi yok aslında bu seçimin. Zaten mevsim kış ve sürüş aralığı bulmak zor, bir de yeni lastiklerimi ıslak zeminde test ederken bu geziyi riske etmek istemiyorum, hepsi bu.

    Her ne kadar kulağa eğlenceli gelse de, oldukça karmaşık bir iş “uzun mesafe bisiklet” binişi yapmak. Hayli detaylı bir hazırlanma dönemi gerektiriyor. Özellikle de vaktiniz kısıtlıysa ve mevsimden dolayı kısalan sürüş saatleri yüzünden bu vakti sonuna kadar değerlendirmeniz gerekiyorsa.

    Neredeyse gecenin en uzun olduğu zamanlardayız. Gün sekizden sonra ağarıp, beşten hemen sonra kararıyor. Üstelik ağardıktan sonra ve batmadan önce bir iki saat hava yeterince ısınmıyor. Kısacası kaliteli sürüş saatleri günlük dört beş saat ile sınırlı. Bu da aslında yaz aylarının neredeyse yarısı kadar bir sürüş imkanı veriyor.

    “İyi de deli mi öptü ki, kara kışta bu yolculuğa çıkıyorsun” dediğinizi duyar gibi oluyorum, ama inanın bunun da makul sebepleri var… Başta da söylediğim gibi aslında her şey büyük ve detaylı bir planın parçası. Bu kış kıyamette bisikletle İstanbul’dan Ankara’ya gitmeye kalkışıyorum çünkü Mart ayında beş bin kilometrelik Trans-Avustralya bisiklet geçişini yapacağım ve o güne kadar performansımı giderek arttırmak için sürekli turlar yapmam gerekiyor ve antrenmanlar için havaların düzelmesini beklemek gibi bir şansım yok.

    Çocukluktan beri hayalimdi Avustralya’nın kızıl çöllerini geçmek ama aslında o tur da daha büyük bir planın, dünyanın çevresini bisikletle dolaşmanın bir parçası, hatta ilk ayağı olacak. Bu sefer de; “İyi ama neden ta dünyanın öbür ucundan başlıyorsun ?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Onun cevabı da şöyle: Orta yaşımı geçtiğim ve fiziksel kuvvetim giderek azaldığı için en zorlu etabı en başta yapıp, kolay olanları sona bırakmak gibi stratejik bir karar vermem gerekti.

    Demiştim ya ancak bulaştığınızda anlıyorsunuz bu “uzun mesafe bisiklet” sporunun aslında nasıl karmaşık bir iş olduğunu. Ama bu aşk gibi bir şey olduğundan, çoktan iş işten geçmiş oluyor…

    Her neyse… Zaten yazıyı okudukça bunun nasıl bir tutku olduğunu, neden böylesine zorlu bir şeyle böylesine şevkle uğraştığımı anlamaya başlayacağınıza eminim. Umarım size de bulaşır. Ama umarım bulaştırdığım için ileride bana lanet okumazsınız!

    Evet.. Tekrar turumuza dönelim. Aslında İstanbul deniz seviyesindeyken, yüksekliği 850 metre olan Ankara’dan başlamak daha mantıklı olurdu. Sonuçta yokuş aşağı gitmek gibisi yok. Ama maalesef hava durumu buna izin vermiyor. İstanbul’dan başlarsam ve her şey yolunda giderse, arkamdan beni takip edecek olan yağmurla ıslanmadan Ankara’ya varmam için bir şansım var ama o da kesin değil. O yüzden çabucak kararımı verip, toplanıp, yola çıkmam gerekiyor.

    Ve bu sporun gerektirdiği en önemli meziyetlerden birini kullanıp, müspet-menfi anında kararımı veriyorum; bir sonraki sabah şafakla birlikte yola çıkacağım…

    My Image

    Hazırlanmak için sadece bir günüm var. Vaktimi çok iyi değerlendirmem gerekiyor. İlk iş bu sporun en önemli isimlerinden Gürsel abiye (Akay) uğrayıp planımdan bahsediyor, akıl istiyorum. Kendisi ayak başparmağından saçlarına kadar tecrübe olduğu için; yollar, kıyafet, lastik seçimi, yedeklenecek malzeme vesaire aklıma takılan ne varsa soruyorum.

    Oradan çıkıp bisikletimi, yani “Karayel”i bakıma götürüyorum. Biraz ondan da bahsetmem lazım. Kendisi artık benim vücudumun bir uzantısı gibi. Uzun yollar boyunca birbirimize yarenlik etmekten etle tırnak gibi olduk. Bazen o beni taşıyor, bazen de ben onu… Geceleri uyurken yanımda olmazsa rahat edemediğimden, her konaklama tesisinde ilk şartım Karayel’i odama koyabilmek oluyor. Kabul görmezse başka bir yere gidiyorum. Belki acayip gelecek ama yolculuk sırasında ondan uzaklaştığım anlarda kendimi çıplak gibi hissediyorum…

    Bike&Outdoor’da Karayel’in bakımını yapan küçük dev adam Abbas da, bu işe gönül vermiş herkes gibi ayrı bir dünya. Bakım yapılırken ben de eksik malzemeleri tamamlıyorum. Aklımda, yanıma alacağım şeylerin listesi fır dönüyor… En zoru ise bu listeyi mümkün olduğunca kısaltmak. Çünkü uzun yol boyunca fazladan taşıyacağım 50 gr bile çok büyük yük haline geliyor. Bu yüzden mümkün olduğunca seçici davranıp, gerçekten işe yaramayacak hiçbir şeyi yük etmemek lazım. Aslında bu durum biraz da yolculuğun cazibesini arttıran şey. O birkaç gün boyunca mecburen o kadar mütevazı bir hayat sürmeye başlıyorsunuz ki… Ne giyeceğinizi düşünmek zorunda kalmadığınızda bunun aslında ne büyük bir özgürlük olduğunu, her gün “acaba bu gün ne giysem ?” diye kederlenmenin zamanla ne büyük bir yük haline geldiğini fark ediveriyorsunuz.

    Sırada yolculuk için aldığım yeni lastiklerin takılması var. Bu esnada gitmeye bayıldığım mağazalardan Decathlon’un bisiklet bölümünde Mert ile tanışıyorum. Daha ilk görüşte güçlü bakışlarından, akıcı hareketlerinden ve kendinden emin konuşmasından, sıkı bir bisikletçi ile tanıştığıma eminim. Laf lafı açıyor, oradan buradan derken bir de bakıyoruz ki iki lastik de hazır. Tekrar görüşmek üzere Mert ile sözleşip, mağazadan ayrılıyorum.

    Kısa hazırlık günü çabucak geçiyor ve akşamla birlikte telaş yerini tatlı bir gerginlik ve heyecana bırakıyor. Bir yanda nelerle karşılaşacağını bilememenin verdiği gerginlik, diğer tarafta ise kısa bir süreliğine de olsa gündelik hayatın tekdüzeliğinden kurtulacak olmanın yarattığı heyecan ve canlılık hissi. Ve tabi ki en iyi uyumanız gereken gecede bir türlü uyku tutmuyor. Yarım yamalak bir uykunun ardından, vaktin gelmiş olmasına şükrederek uyanıyorum. Akşamdan hazırladığım malzemeleri tek tek kontrol edip çantalara doldurduktan sonra, artık harekete geçiyor olmanın verdiği sevinçle kapıyı açıp yola koyuluyorum.

    My Image
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Etraf hala zifiri karanlık. Birkaç taksi ve uykulu insan dışında ortalıkta hiç hareket yok. Hava soğuk ama üşütmek yerine daha çok canlandırıyor. İstem dışı gülümserken, derin bir nefes alıp ilk pedala basıyorum. Pendik’e kadar olan 20 km’lik yol çabucak geçiveriyor.

    Bekleme odasına girmemle birlikte, feribot bekleyen uykulu yüzler aniden bana dönüyor. Sıradan olmayan bir şeyler görüyor olmanın verdiği merak ve ilgiyle süzüyorlar beni. Derken feribot yanaşıyor ve biniyoruz. Karayel’i güvertede bırakıp, kantine çıkıyorum. Gün boyunca belki de rahat rahat bir şeyler yiyip içmek için tek şansım bu olacağı için iyi değerlendirmem gerek. Çay ve simitleri hızlıca mideye indirip, rehaveti de fırsat bilerek bir köşede uyumaya çalışıyorum.

    Bir saat geçmeden Yalova’dayız. Yol boyunca epey uyudum. Kısa ama, geceki bölük pörçük uykudan sonra dinlendiriciydi. Hemen camdan aşağıdaki Karayel’i kontrol ediyorum. Biliyorum aptalca, denizin ortasında bir yere kaçacak hali yok ama, sanırım onsuz bütün plan suya düşeceğinden, insan bir miktar paranoyaklaşıyor.

    Güverteye inip Karayel’i ve kendimi hazırlıyor, seleye oturup hareket pozisyonunda karaya çıkmayı bekliyorum. Ve evet, kapak açılıyor, herkes bir koşu feribottan çıkmaya başlarken, ben de ilk pedalıma basıyorum. Yaşasın, tekrar yollardayız…

    Hava aydınlandı ama soğuk sürüyor. Birkaç dakika pedalladıktan sonra hem ısınıyor, hem de karayoluna çıkıyoruz. Artık şehrin tantanasını ve gündelik hayatın tekdüze klişelerini arkamıza alıp, bilinmeyene doğru hareket etme zamanı…

    Yola koyulup, rutin pedallama ritüeline başlar başlamaz içimi bir ferahlık sarıyor. Sert düşüncelerim yumuşayıp kendiliğinden akar hale gelirken, mevzu ister istemez ben bunu niye yapıyorum meselesine geliyor. Kendi kendime şuna yakın bir monolog yaşıyorum;

    - “Spor için desem değil, onu salonda da yapabilirim. Gezmek için desem o da değil, arabayla da gezebilirim. Oyun desem o hiç değil, böyle saatlerce tek başına kalmak yerine arkadaşlarımla bir şeyler yapıp daha çok eğlenebilirim.”

    - “Bu daha çok Yunus’un kendini yollara vurması gibi bir şey.”

    - “Epik ve ruhani…

    - “İbadet gibi...“

    - “Rutin bir şekilde pedalı çevirirken sarhoş olup uçtuğun, her sesi duyup, her kokuyu alırken doğanın döngüsüne uyumlanıp bütünleştiğin, kendi derinliklerinde kaybolduktan sonra giderek yükselip yukarıdakine yaklaştığın bir şey…”


    - “Bu dünyadan buharlaşıp başka bir aleme geçtiğin, her şeyin tek başına anlamını kaybedip ardından topyekun olarak bir anlam kazanmasına şahit olduğun bir şey sanki...“

    Bu düşünceler içinde yarı uçmuşken, dikleşen eğimle birlikte kendime geliyorum. Önceki gün bilgisayar başında bütün yolu etüd ettiğim için, önümdeki uzun rampanın farkındayım. Birkaç kilometre içinde 400 mt yüksekliğe çıkabilmek için konsantre olmam gerekiyor ve oluyorum…

    Genelde insanlar rampaların daha zorlayıcı olduğunu düşünür ama bence asıl zorlayıcı olan düz yollar. Özellikle düz yolların ne kadar zorlayıcı olabileceği konusuna ilerleyen satırlarda değineceğim ama şimdilik biraz daha rampalardan bahsetmek istiyorum.

    Rampalarda kendinle bir mücadeleye girişiyorsun. Aslında tüm bu yolculuk kendinle giriştiğin bir mücadele ve bunu en sağlam hissettiğin yerler de rampalar. Sanki bir tane bu dünyaya ait ve beni yere doğru çeken, bir tane de tanrının yanından gelen ve beni göğe götürmeye uğraşan iki “benliğim” var… Yerdeki “Hayır boşuna uğraşma yapamazsın, haddini bil ki mutlu olabilesin” derken, gökteki sürekli; “Hayır yapabilirsin, kalk ve uğraş, başarmanın ilk kuralı cesaret etmektir.” deyip duruyor. Ve ben yerdekini her dinlediğimde konforlu ama mutsuz bir hayat sürüyorken, yukarıdakini her dinlediğimde canım çıkıyor ama sonuçta kendimi Tanrı’nın yanına varmış gibi hissediyorum. Aynen kan ter içinde rampanın tepesine çıktıktan sonra bir yudum suyun bana verdiği serinliği, veya yokuş aşağı kendimi bıraktığımda hissettiğim coşkuyu kelimelerle ifade edemeyeceğim gibi, bu duyguyu tarif etmek de kesinlikle imkansız…

    Ve işte ben yine bu iştahla rampaya doğru girişiveriyorum. Bacaklarım makine misali çalışıp dakikalar birbirini kovalarken hafiften uçuşa geçmeye başlıyorum. Zaman ve mekan anlamını yitiriyor. Etraf her zamanki kimliğini yavaş yavaş kaybedip yerini daha buğulu bir ortama, kendiliğinden akan bir dansa bırakıyor ve ben de o dansın bir parçası oluveriyorum. Artık ne bacaklarıma emirler vermem gerekiyor, ne de kollarımı yönetmem. Her şey sanki çok önceden yazılmış bir oyunun sahnelenmesi misali kendiliğinden olurken ben de o nehirle birlikte akıveriyorum…

    Rampanın bitişiyle birlikte tekrar dünyaya dönüp, yol kenarında ufak bir mola veriyorum. Uzun zamandır böyle iyi hissetmemiştim. Birkaç yudum su içerken bir yandan da manzaranın tadını çıkarıyorum. Tepedeyken her şey ne kadar da farklı görünüyor. “Şehirlerde üç aşağı beş yukarı hep aynı yüksekliklerde yaşamak zorunda kalmak aslında bakış açımızı ne kadar tekdüze hale getiriyor” diye düşünmekten kendimi alamıyor, “Göz alabildiğine bakamadığımız için, fikirlerimiz de küçülüyor olabilir mi acaba ?” diye endişeleniyorum… Derken bu düşüncelerle keyfimi kaçırdığım için hayıflanıyor, yokuş aşağı sürüşün tadını çıkarmak için hemen tekrar yola koyuluyorum.

    Şimdi İstanbul ile aramızda bir de dağ var, o yüzden iyice bir rahatlayıp dikkatimi ardıma değil önüme çevirmek için kendi kendime söz veriyorum. Bundan sonra her anın tadını çıkartmamak çok büyük ayıp olacak…

    Hafiflik ve özgürlük… Bu duyguyu ifade etmek için aklıma gelen ilk kelimeler bunlar. Az önce rampayı çıkarken yaptığım yatırımın karşılığını fazlasıyla alırken, uçarcasına akıveriyorum İznik Gölü’nün parıldayan sularına doğru…

    İçimde ilk ciddi yokuşu tırmanmış olmanın rahatlığı, önümde ise pırıl pırıl parlayan bir göl. Keyfime diyecek yok doğrusu. İster istemez çocukluğumda kaydıraktan kayışlarım geliyor aklıma yokuştan aşağı süzülürken. Birkaç kilometrelik sürüşün ardından anayoldan çıkıp göl kenarına iniyorum. Martılar ve benden başka kimsecikler yok. Derin derin nefes alıp gölün kendine has kokusunu içime çekerken, bir yandan da martıların neşe dolu çığlıklarını dinliyorum. Ve bir kez daha hayret ediyorum gölün bu kadar düz olmasına. O dümdüz yüzeyinin üzerinde hayatın başka bir temsili yaşanırken, altında da kim bilir neler oluyor. Yaşam nasıl da dopdolu ve her yerde aslında…

    İşte yine oldu. Gündelik tasalar, parazit düşünceler uçup giderek yerlerini büyük gizemler hakkında kafa yormaya bıraktılar. Belki de korunma amaçlı olarak ve bilinçdışı bir şekilde kendimizi içine hapsettiğimiz gündelik yaşamın hayhuyunda gizlemeye çalıştığımız bütün o basit sorular teker teker gün yüzüne çıkmaya başlıyor; kimiz biz, neden varız, bütün bunların anlamı ne…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Bu sorularla meşgul bir halde göl kenarında pedallıyorum. Solumda ipeksi görünüşüyle ışıl ışıl göl, sağımda zümrüt yeşilinin içine dağılmış sonbahar renkleri, önümde ise çıkıp çıkıp indiğim minicik rampalar. Bıraksalar bu şekilde sonsuza kadar gidebileceğimi düşünürken, artık gölü bırakıp dağlara döneceğim Sölöz’e geliyorum.

    Kendi halinde minik bir yerleşim yeri Sölöz. Yazın da gelmiştim ve oldukça hareketli sayfiye kasabalarını andırıyordu ama bu mevsimde kendi içine kapanmış. Kasaba sakinleri dışında ortalıkta pek kimse yok. Onlar da gündelik rutinlerinin peşine takılmış, ağır çekim dolaşıyorlar ortalıkta.

    Vakit öğlen oldu ve ilk niyetim burada yemek molası vermekti. Gerçi burada yiyecek bir şeyler bulabilir miyim diye kaygılanıyordum ama açık bir Lahmacun Salonu bile buldum. Fakat yine de elim bir türlü frenleri sıkmaya varmıyor. Sürüşten dolayı kendimi o kadar iyi hissediyorum ve dağ yoluna dönmek için o kadar sabırsızlanıyorum ki…

    Karnım çok acıktı ama lokantada tıka basa yiyip, hazmetmek de dahil en azından iki saati burada heba etmek hiç de cazip gelmiyor. Onun yerine ani bir karar verip, köy bakkalında kısa bir mola ile geçiştiriyorum öğlen arasını. Çantamdaki tahıl barlardan iki tanesini neredeyse birer lokmada yutuveriyorum. Sanki içimde bir elektrik süpürgesi var da ağzıma ne koyarsam hop içeri çekiveriyor. Üstüne bakkaldan aldığım iki şişe maden suyu hem midemi şenlendiriyor, hem de kabarcıklarını neredeyse beynimde hissediyorum. Budur...

    Issız dağ yolunun güzelliğini tarif etmek imkansız. O yüzden durup fotoğraf çekmekten bisiklet süremez haldeyim. Nerdeyse her elli metrede bir, ağzım hayranlıkla bir karış açılmış durmak zorunda kalıyorum. Renkler, renkler… Doğa burada renkler konusunda o kadar cömert ki. Etrafta kimsecikler yok ve çıt çıkmıyor. Öyle ki seken kuşların ayak sesleri bile sanki konser salonundaymışçasına net geliyor.

    Kendimi zorlayıp Karayel’e biniyor, ve tekrar pedallamaya başlıyorum. Pedal döndükçe dönüyor ve ben yine düşüncelere dalıyorum.

    Pedal dönüyor, güneş dönüyor, dünya dönüyor, mevsimler dönüyor. Evrenimizde neredeyse her şey dönmek üzerine kurulmuş. Sonsuzluk bile bir döngü aslında, aynı dairenin üzerindeki başlangıç ile bitiş noktasının aslında aynı olması gibi, dönüp dolaşıp son yerine hep başa gelmek gibi… İşte sanırım bu kurguyu kendi minik hayat ölçeğimize uyarladığı için, pedallarken aynı dönme duygusunu yaşattığı için ve hayatın döngüleriyle bizi kaynaştırdığı için bisiklet sürmek böylesine bir kapı oluveriyor bahsettiğim o diğer aleme açılan...

    Uçtu uçtu Kartal uçtu… Harika… Başım dumanlı, sürüveriyorum bisikletimi sonbaharın muhteşem renklerinin arasında. Ne kadar gittik bilmiyorum ama artık yokuş bitti ve dağların tepesindeki bir platoda dümdüz bir yolda akıveriyoruz Karayel ile birlikte…

    Derken bu rüya da sona eriyor ve önümüzü kesen bölünmüş karayolu beliriveriyor, üzerinde vızır vızır işleyen araçların gürültüsüyle. İşte o vızır vızır işleyen araçların gürültüsü bende anında bir çağrışım yapıyor. Çevremdekilere ne zaman bisikletle uzun yol yapacağımı söylesem, genellikle şöyle bir tepki alıyorum; “Aaa harika… Ama motosikletle yapsan daha iyi değil mi, hem yorulmazdın!”. E doğruluk payı yok değil aslında ama yine de yapmak istediğim şeyin ruhunun pek kavranamadığına güzel bir örnek. O yüzden bu konuyu biraz açmak ve konfor nimet midir yoksa külfet midir biraz dertleşmek istiyorum.

    Öncelikle motosikleti denememi söyleyenlere verdiğim cevap şöyle bir şey oluyor; “Daha önce motosikletim vardı ve bu hiç de aynı şey değil. Çünkü motorun gürültüsü, rüzgarın dayağı ve özellikle ne bir şey duyabildiğin ne de bir koku alabildiğin, üstüne üstlük görüşünü de kısıtlayan kask sebebiyle yolu yaşaman imkansız. O yüzden motosiklette veya herhangi başka bir motorlu araçta, yoldan izole olup, çevre ile tam olarak bütünleşemediğin için; yolu yaşamaktan ziyade varılacak noktaya bir an önce ulaşmak daha önemli hale geliyor. O zaman tavsiyem Yüksek Hızlı Tren olacak; çünkü bence o sınıftaki en rahat ve manzaralı taşıma aracı o. Tam bir konfor abidesi; manzarayı izlerken yiyip içebilir, sıkılırsan kalkıp dolaşabilirsin, mükemmel değil mi?! Hatta bunun bir sonraki aşaması daha güzel, onun adı da televizyon; evinde oturduğun yerden bütün dünyayı dolaşabilir, üstelik bu sırada ne istersen yiyebilir, telefonunla internette gezebilir, hatta uyuklayıp şekerleme bile yapabilirsin…

    Şaka bir yana; konsantrasyon motorlu bir araçla bir noktadan diğer bir noktaya gitmek olunca; “Artık varsak da dinlensek, bir şeyler yiyip içsek” vesaire diye düşünürken, bisiklet seni tam anlamıyla yolda yaşananlara odakladığı için “Mola bitse de yola çıksak” diye sabırsızlanıyor, “Sabah olsa da yine binsek” diye uykularından oluyorsun.

    Motorlu araçlar geleceğe ulaşmak için kullandığın bir araçken, bisiklet seni yaşamakta olduğun ana odaklayıp, şimdiki anı bütün kasların, hücrelerin, açlığın, susuzluğun, yorgunluğun vs. ile yaşamanın belki de en eğlenceli yollarından biri oluyor...

    E peki elektrikli bisiklet de olamaz mı diye şansını zorlayabilirsin belki ama bu sefer de kasların ve vücudunla hayata katılmadığın için sadece seyirci oluyorsun ve asıl ödül olan o canlılık duygusu yine eksik kalıyor. Üzgünüm ama sanırım o canlılık ve hayata katılma hissini yaşayabilmek için illa ki o konfor alanından çıkmak gerekiyor…

    Komik bir şekilde; kendilerinin küçükken sokakta oynadığı ile övünüp, çocuklarının ise aynı oyunları ancak bilgisayarda oynayabildiğinden o mutluluğu asla yaşayamayacağını anlatan insanlar, benden bisikleti bırakıp, aynı yolculuğu motosikletle yapmamı bekliyorlar…

    Takılmak için “Ama o biraz şişme kadınla veya bilgisayarda seks yapmaya benzemiyor mu?!” deyince de aval aval yüzüme bakıyorlar…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Bu düşünceler içerisinde bölünmüş karayolunu geçip, karşıdaki köy yolundan devam ediyorum. Sessiz, sakin kıvrıla kıvrıla giden minik bir yol. Öyle mütevazı ki içimi bir sıcaklık kaplıyor. Derken her turda olan ve benim çok hoşuma giden bir şey oluyor; yolumu kaybediyorum. Harika!

    Bir köyden geçiyorum, derken bir başkasından. Bir üçüncüsünden geçiyorum ki sanki kaybolmanın o kadar da harika olmadığını bana hatırlatmak istercesine iki kocaman kangal bana yüksek sesle merhaba diyorlar. Keyiften yol adetlerini, evlere fazla yakınlaşmanın kabalık olduğunu unutuvermişim. Kibarca özür dileyip, hemen sıvışıveriyorum.

    Bugünkü hedefim olan İnegöl’e varabilmek için son 20 km’de maalesef o işlek karayoluna bağlanmam gerekiyor. Pek fena değil ama dağ yollarından sonra tabi ki biraz sıkıcı. Yaklaşık 100 km’lik sürüşün ardından, biraz da yorgunluk basmaya başlayınca, bir an önce varmak için düşüncelerimi rölantiye alıp, güzel bir tempo tutturarak pedallamaya odaklanıyorum.

    Ve işte vardım. Açlıktan ölmek üzereyim ve adı üzerinde; köfte diyarı İnegöl’deyim. Gerisini artık siz düşünün…

    Köftesi, tatlısı, çayı, rehaveti, tekrar çayı, tekrar rehaveti, tekrar çayı vesaire derken, yemek masasından kalkmam iki saati buluyor. Restorandakilerin yardımıyla çok yakında kalacak bir yer ayarlıyorum. Sıcak su ve duş… Aman Allah’ım, resmen cennetteyim. Suyun altından bir türlü çıkamıyorum. Zar zor kendimi banyodan çıkarıp, yatağıma boylu boyunca uzandığımda havada uçuyormuşum gibi geliyor. İster istemez gülümsüyorum…

    Yarım saatlik şekerlemenin ardından dışarı çıktım. Yürümeye çalışıyorum ama onca bisiklet sürmenin ardından sanki adımlarım havada dönüyormuş gibi geliyor…

    İnegöl’ün güzel insanları var. Bana nedense Hititleri, Frigleri vs bu topraklarda yaşamış eski ulusları hatırlatan, güzel hatlı, temiz yüzlü, sıcak bakışlı insanlar…

    Sokakları da güzel İnegöl’ün, temiz, bakımlı ve düzenli. Üstelik üzerleri lokanta dolu. Daha iki saat önce ayı gibi yemiş olmama rağmen hala kurt gibi aç olduğumu fark edip şaşkınlıktan gülüyorum. Bütün caddeleri kolaçan edip, ardından gözüme kestirdiğim pide salonuna dalıveriyorum. Ortalık nefis kokuyor; buğday ile odun ateşinin o muhteşem karışımı, burnumdan girip, beynimde dans ederken, garsonun önüme bıraktığı menüdeki her şeyi ısmarlamamak için kendimi zor tutuyorum.

    Ayıptır söylemesi, yine ayı gibi yedim… Karnım burnumda gerisin geri otelime dönüyorum İnegöl’ün güzel caddelerinden. Saat dokuz civarı ama önceki akşam heyecandan uyuyamadığım için üzerimde bir ağırlık var. Zar zor otele varıyor, daha yatağa yatarken havada uykuya dalıyorum.

    bisiklet istanbul ankara

    Deliksiz uyumak dedikleri bu olsa gerek. Sanki gözlerimi bir saniye önce kapatmışım gibi uyanıyorum. Saat altı ve, dışarısı hala karanlık. Günün ağarması yedi buçuğu bulacak ve o saatte yola koyulmuş olmam gerekiyor. Bugünkü rotam biraz daha zorlu; 1.200 m yüksekliğe tırmanacağım ve ardından epey bir yolu daha kat edip, akşam Eskişehir’e ulaşmam gerekiyor.

    Hazırlanıp çıktım. Tekrar yollardayız. Hava çok soğuk. Bir de yükseklere tırmanmam gerektiğini hatırlayınca biraz endişeleniyorum. Daha önce bu mevsimde tur yapmamıştım. O yüzden kıyafetlerimin, özellikle de eldivenlerimin ve ayakkabılarımın yeterli gelip gelmeyeceğinden emin değilim.

    Yola konsantre olup, çok fazla düşünmemeye çalışarak yaklaşık bir 20 km gidiyorum. Yol düz, sakin ve soğuk. Büyük rampadan önceki son yerleşim olan Kurşunlu’dayım. Tipik Anadolu kasabası; minik bir meydan, ortalıkta ağır ağır dolaşan bir iki kişi, orada burada köpekler. Kurşuni ortam ile tezat kıpkırmızı tabelalı benzin istasyonuna yanaşıyorum. Biraz da endişemi azaltmak için pompacı çocuğun yanında aniden durup; “Fulle!” diyorum. Bir anlık şaşkınlığın ardından ikimiz de gülüyoruz.

    Taşra insanları hep içimi ısıtıyor. Samimi, sahici ve güler yüzlüler. Yardım severlikleri ise anlatmakla bitmez. Derken nereden geldiklerini anlamadığım bir iki kişi daha beliriveriyor. Sabahın bu saatinde, buralarda, benim gibi bir tip, baya ilgi çekiyor anlaşılan.

    Hemen, önümdeki rampayı soruyorum. “Vah zavallı” türünde bakışları ile geçen birkaç saniyenin ardından anlatmaya, “Gidersin, gidersin.” diyerek bana moral vermeye çalışıyorlar. Bir tanesi; “Ben traktörle, 20 gazla, 25 dakikada gidiveriyorum, var sen hesap et.” diyor… Hesap edince, ben de kendime “Vah zavallı” diyorum gayri ihtiyari.

    Neyse, kaçış yok. O rampa çıkılacak. Ve bunun için yapılacak en iyi şey bir an önce yola koyulmak. Enerji niyetine iki tahıl bar daha hüpletip yola çıkıyorum. İlk bir iki kilometre nispeten az eğimli ama yokuş giderek dikleşiyor. Allahtan yol çok dar değil. 600 mt yükseklikte ilk molamı veriyorum. Arkamı dönüp aşağıya baktığımda manzara gerçekten de muhteşem görünüyor.

    Biraz su içip tekrar yola koyuluyorum. Gerçekten de zor bir rampa. Yol ıssız ve kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Her virajın ardından eğim biraz azalacak umuduyla pedallıyorsun ama hiç de öyle olmuyor. İşte bu en zor anlardan biri, çünkü ümidin kırıldığı anda sürüş zevki de azalmaya başlıyor. Neyse ki tecrübelerim imdada yetişiyor ve kendime bu tırmanışın illa ki biteceğini hatırlatıyorum.

    Artık her 1,5 kilometrede bir mola vermeye başladım. Benzincideki hesaptan anladığım kadarıyla rampa 10 km civarında ve şu anda ortalarına gelmiş olmalıyım. Kısa bir su molasının ardından tekrar tırmanmaya başlıyorum. Artık her yerimden ter damlıyor.

    İşte o anda içimdeki benlerden dünyaya ait olanı devreye girip, geri dönmem için bir sürü bahane üretmeye başlıyor. Bu en tehlikeli nokta. Sanılanın aksine bu yolculuklarda en öldürücü şey fiziksel tükenme değil de zihinsel tükeniş. Çünkü yorulduğunuz zaman biraz dinlenip devam edebilirsiniz ama hedefiniz zihninizden silindiği anda o tur artık bitmiş demektir.

    Yokuşla, ama daha çok kendi içimdeki hainle mücadele ediyorum. Öylesine cazip fikirlerle geliyor ki dayanmak neredeyse imkansız. Ve bunun üzerine son darbe iniyor. Tam yine eğim azalır umuduyla bir virajı döndüğüm anda, üzerime doğru dört nala gelen köpek sürüsü görüş alanıma giriyor. Çok güzel koştuklarına mı hayran kalsam, yoksa beni yiyecekmiş gibi gelmelerine mi üzülsem bilemiyorum. Zaten biraz da benliğimde yaşadığım mücadeleden uçmuş vaziyetteyim. İçimdeki hain yeniden ortaya çıkıyor ve bu sefer geri döneceğimizden son derece emin bir şekilde köpeklerin bana yapacakları ile ilgili kısa filmler göstermeye başlıyor.

    Artık dibimdeler ve parlak dişleri bacaklarımdan sadece birkaç santim ötede deli gibi hırlayıp havlayarak yanım sıra geliyorlar. İşte o an sanki zaman duruyor. Daha doğrusu düşüncelerim o kadar hızlanıyor ki diğer her şey çok yavaş kalıyor. İçimdeki kızgınlık önce öfkeye sonra da büyük bir güce dönüşüyor. Ve ben son derece net bir şekilde, hiçbir şey yapmadan yoluma devam etmeye karar veriyorum. O kadar tırmanmayı, içimdeki haine de, üç beş köpeğe de feda edecek değilim…

    Nasıl olduğunu bilmemekle birlikte, hiçbir şey olmayacağından son derece emin bir halde yokuşu tırmanmaya devam ediyorum. Köpekler de bunu anlamış gibi susup, bu sefer bana eşlik etmeye başlıyorlar. Sanki çabama saygı gösteriyorlar. Bu düşünceyle o kadar mutlu olup gaza geliyorum ki, yokuşun kalan kısmı dakikalar içinde hiç anlamadan tükeniveriyor. Büyük bir zafer bu; hem yokuşu, hem köpekleri, ve en önemlisi; hem de içimdeki haini dize getiriyorum. O anda o kadar gururluyum ki…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Bu gazla rampayı bitirirken, yükseldikçe havanın ne kadar soğuduğunu ancak tepedeki iki üç haneli Nazifpaşa’da durunca fark ediyorum. Termal içliğim sırılsıklam ve fırından yeni çıkmış bir ekmek gibi üzerimden buharlar tütüyor. Küçük köyde sığınacak bir yer ararken, köyün imamı ile karşılaşıyorum. Sımsıkı giyinmiş ve inanmaz gözlerle beni süzüyor. Bırakın bisikletliyi, buradan araba bile kırk yılın başı geçiyor olmalı. Ağzı sorularıyla dolu ama nereden başlayacağını bilemiyor. Ben inisiyatifi alıp “Merhaba” deyince de, çuvalın ağzı açılıyor, sorular çorap söküğü gibi gelmeye başlıyor.

    Neşeli sorgu esnasında “Buralarda kahvehane var mı ?” diye sorabiliyorum” ancak. Maalesef yok ama bana camide üzerimi değişebileceğimi söylüyor. Tüten buharımdan o da anladı; acilen üzerimi değişmem gerek yoksa hasta olmam an meselesi. Camiyi boşverip, oracıkta soyunuveriyorum. Metabolizmam o kadar hızlanmış ki, zerre kadar üşümüyorum üzerimi değişirken. Ve yeni içlikle gelen konfor duygusu iliklerime kadar işliyor. Bir bardak da çay olsaydı… Ama maalesef yok. Çok küçük bir yer burası. 15 km ilerideki Pazaryeri kasabasında her şey var diyor , misafirperver imam.

    Biraz daha çene çalıyoruz, oradan buradan. Bana soğuk sıkım keçi boynuzu pekmezi içmemi öneriyor kuvvet ihtiyacımı karşılayabilmem için. Kendisi kullanıyormuş ve son derece memnunmuş. Allah’ın dağında sanki bizi duyabilecek birileri varmış gibi, bir sağına bir de soluna baktıktan sonra kulağıma eğilip ekliyor; “Bir tek yan etkisi var; biraz fazla gaz çıkarttırıyor.” Gülerken buz gibi havadan dişlerim birbirine vuruyor. Artık yola koyulmam lazım yoksa soğuyan kaslarım başıma işler açacak.

    Hellalleşip, tekrar yola koyuluyorum. Hava gerçekten çok soğuk; -3, -4 derece civarında olmalı. Ufak bir rampa daha tırmandıktan sonra artık inişe geçiyorum. Hızlandıkça artan rüzgar, soğuğun etkisini daha da güçlendiriyor. Kısa bir süre sonra artık ellerim ve ayaklarımı hissetmez oluyorum. Yol boş ve çukursuz ama soğuk asfalt olduğu için keskin taşlarla dolu. İşte o an gerçekten korkmaya başlıyorum. Şu anda başıma gelebilecek en kötü şey lastiğimin patlaması. Yanımda yedek lastik var ama bu donmuş parmaklarla değiştirmem imkansız. Üstelik kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeyim. En yakın yerleşim 15 km ötede ve lastik patlarsa tek yapabileceğim, Karayel’i yedeğime alıp bu soğukta 2-3 saat yürümek, bu da ciddi bir donma tehlikesi demek. Bir kez daha teslim ediyorum ki insan için en büyük tehlike hava şartları. Kendi kurallarını hiç esnetmeyen doğa, bazen o kadar acımasız olabiliyor ve insan bunun karşısında o kadar çaresiz kalabiliyor ki…

    İçimden dualar ederek ve son derece kontrollü bir inişle 800 mt yükseklikteki platoya varıyorum. Yol artık düz ve hava nispeten biraz daha sıcak. Hafiften keyiflenip güzel bir tempo tutturuyorum. Zamanlamam iyi, öğlen olmadan dağları aştım. Akşama Eskişehir’de olmayı hedefliyorum ve bir aksilik çıkmazsa bu mümkün gibi görünüyor.

    Bu yolculukta beni en çok zorlayan şey mevsim sebebiyle sürüş saatlerinin çok az olması. Hava çok geç ağarıp çok erken kararıyor. Üstelik ağardıktan iki saat sonra ve kararmadan iki saat önce çok soğuk oluyor. Bu durumda ancak 4-5 saat kaliteli sürüş yapabiliyorum. Saatte ortalama 20 km hızla yol aldığım düşünülürse bu günde 100-120 km’ye tekabül ediyor. Tabi ki herhangi bir aksaklık olmadığı takdirde. İşte o aksaklık olması ihtimali bütün planı bozabilir ve bu beni çok huzursuz ediyor.

    bisiklet istanbul ankara

    Bu düşüncelerle Pazaryeri’nde mola vermekten vazgeçip yola devam ediyorum. Bozüyük’e varana kadar durmak yok. Pazaryeri’ne kadar platoda baya ters rüzgar yedim ve sürüş pek de keyifli olmadı ama Bozüyük yolundaki vadilere dönmemle birlikte rüzgar çekilip gidiyor. İşte sürüş keyfi geri geldi. Platoda yokuş aşağı gidebilmek için bile çabalarken, burada meyil hafif yukarı doğru olmasına rağmen Karayel yağ gibi akıyor. Zirveden bu yana baya gerilmiştim ama şimdi çok mutluyum…

    Bu keyifle yol hemencecik bitiveriyor haliyle. Bozüyük epey büyük ve canlı. Tam bir kavşak şehir. Kentin kaosuna girmeden çevreyolundan devam edip, güzel bir dinlenme tesisinde mola veriyorum. Hem soğuktan, hem de tırmanıştan kurt gibi acıktım…

    Tesis kocaman ve neredeyse bomboş. Üzerimi değişecek bir yer ararken garsonların teşvikiyle mesciti keşfediyorum. Molalarda kullanmak için harika bir yer ve yol boyunca her daim kullanıyorum. Tuvaletlerin ıslak ortamındansa halı kaplı mescitlerde üzerini değişebilmek çok büyük lüks gerçekten. Fırsatı kaçırmıyor, hemen kot pantalonumu ve polarımı giyerek tekrar insan olmanın keyfini çıkarıyorum. Yemeği bu kıyafetlerle yiyebilmek harika olacak.

    Ve işte büyük çıkmaz; her zaman olduğu gibi dinlenme tesisi harika yemeklerle dolu ve ben hangisini seçsem diye kafamı kaşıyıp duruyorum. Belki komik gelecek ama yol boyunca yaşadığım en büyük sıkıntılardan birisi bu. Aslında başımızın belası “stres”in kaynağı da bu bolluk; yani seçim yapmak zorunda kalmak. Stresin kelime anlamı gerginlik, ve bizim seçim yapmak zorunda kalınca gerilmemizden kaynaklanıyor.

    İşin içinden çıkamayıp, her şeyden yarım porsiyon söylüyorum. Garson inanmaz gözlerle yüzüme bakarken hınzırca gülümsüyor, az sonra hepsini bitirdiğimde bakalım ne yapacak diye düşünerek keyifleniyorum… Yemekler gerçekten harika. Bir de üstüne bu kadar aç olunca sofra tam bir şölen oluyor.

    Bu şöleni saatlerce sürdürebilirim ama Eskişehir’e varmak için yola koyulmam gerek. Mescitte üzerimi değiştirip, garson çocuklardan yol ile ilgili istihbarat almaya çalışıyorum. En gözde sorum yolun eğimi ile ilgili tabi ki. “Yok abi yok, yol dümdüz.” diyorlar ama ben içten içe biliyorum ki o yol hiç de öyle dümdüz değil. Sürekli motorlu araçlarla seyahat eden insanlar zeminin gerçek eğimini fark edemiyorlar. Bisiklette ise yeryüzündeki en ufak değişimi bile iliklerinizde hissediyorsunuz. Nitekim tahmin ettiğim gibi oluyor ve neredeyse kalan yolun yarısı boyunca hafif de olsa sürekli tırmanıyorum. Bunun dışında bir sorun çıkmıyor ve hava tam soğumaya başlarken Eskişehir’e varıyorum.

    Artık yolun yarısı bitti ve tırmanma ağırlıklı olan zor kısmını atlattığımı düşünüyorum. O keyifle Eskişehir’de yaşayan kızımın ve eşinin kapısını çalıyorum. Tepkisi tipik; “Delisin sen ?!”. Hak vermemek elde değil…

    Yine sıcak suyun altına giriyorum ve tabi ki çıkamıyorum. Sağaltıcı sıcak suyun sızım sızım sızlayan kaslarımın üzerinden akması muhteşem bir şey.

    Zar zor çıkıp hazırlanıyorum. Yürüyerek Çiğbörek partisi vermeye, şehir merkezine gidiyoruz. Eskişehir çok güzel bir şehir. Alt yapı sorunu yok. Nüfusun yarısını oluşturan ve çoğu dışarıdan gelen öğrenci ve askerler yüzünden çok kültürlü ve rengarenk. Havadaki dinamizm sizi bir anda etkisi altına alıveriyor.

    Çiğbörek kesmiyor, bir de kokoreç patlatıyorum yol üstünde. Mütevazi minicik bir dükkan gibi görünüyor ama yer yemez anlıyorsun kesinlikle muhteşem bir tarihe sahip olduğunu. Zaten eski usül yapmalarından, ve üzerlerinden akan kendine güvenden her şey anlaşılıyor.

    Şimdi biraz doydum sanki. Umarım biraz sürer diye düşünürken, rengarenk caddeleri ve hareketli sokakları arşınlamaya başlıyoruz. Günlerden Cumartesi ve sanırım herkes dışarıda. En çok da gençler var etrafta. Giyinmiş, süslenmiş aleme akıvermişler. Sadece seyretmesi bile çok keyifli. Eskişehir’i ne kadar sevdiğimi unutmuşum, en kısa zamanda yeniden geleceğim.

    bisiklet istanbul ankara

    Yine deliksiz bir uyku ve yine şafakla birlikte ayaktayım. Bu gün erken çıkmaya karar veriyorum, yoksa yolu planladığım sürede tamamlayamayacağım. Sıcaklık -4 derece olarak görünüyor ama ben akıllıyım ya, pencereden göz kırpan güneşe aldanıp yola koyuluyorum.

    Aslında artık iç Anadolu platosundayım ve bundan sonra pek tırmanış yok. Üstelik yol da dümdüz. Gökyüzü açık, güneş parlıyor. Her şey yolunda olmalı…

    İnsanoğlu beşer şaşar. Kural değişmiyor. Ve işte kendimi en güçlü hissettiğim anda gafil avlanıyorum. 15 km gitmeden her yerim buz kesiyor. Bacaklarımı çevirmeye çalışıyorum ama beni dinlemiyorlar. Üstelik artık beni oyalayan dönemeçler, tırmanışlar, köpekler vesaire de yok. Buz gibi bir hava, dümdüz bir yol ve sıkılmış kendimle başbaşayım.

    O anda ne kadar yanıldığımı öğrenmeye başlıyorum. Soğuk berbat ama, monoton yol soğuğun yıldırıcı etkisini iki katına çıkarıyor. Kendimi oyalayabileceğim hiç bir şey olmadığı için aklım sadece soğuğa ve çektiğim sıkıntıya odaklanıyor. Böyle olunca her şey batmaya, yoldaki en ufak tümsek veya minicik bir taş bile sıkıntı olmaya başlıyor. Einstein’ın görecelik kuramını yeniden keşfediyorum; evet her taş yerinde ağır…

    Yerdeki benliğim sazı eline alıp başlıyor şikayet etmeye; en minik kasımdaki ağrıyı bile beynimde hissediyorum artık. Bir şeyler olması gerek. Bu böyle devam edemeyecek. Plato boyunca kilometrelerce hiç yerleşim yok ve sanırım yol çok rahat olduğu için kimse bir dinlenme tesisi veya en azından bir benzin istasyonu yapma ihtiyacı duymamış. Gidiyorum da gidiyorum, ama bir türlü görüş alanımda bozkır dışında bir şey belirmiyor.

    Birden Jack London’ın kutup hikayeleri üşüşüyor aklıma. En çok da donan parmakları yüzünden kibritini çakamadığı için soğuktan ölen adamı hatırlıyorum. Hatırlamak da değil, zihnime yerleşiyor ve bir türlü gitmek bilmiyor. Kendimi o kadar yılgın ve çaresiz hissediyorum ki.

    O an göklerden gelen benliğim yardımıma yetişip, başlıyor anlatmaya; bak diyor, hayatın da böyle işte, en yüksekte olduğunu sandığın anda en dibe düşebiliyorsun, düzlükler kolay olabilir, ama içinde en tehlikeliyi, yani her şeyi devleştiren sıkıntıyı saklıyor diyor. Rahatlık bu yüzden batar diyor. İnsanlar bu yüzden aptal aptal işlere bulaşır, hem kendilerine, hem diğerlerine, hem de çevrelerine zarar verecek işlere girişirler diyor. Ama yine de etraflarındaki güzellikleri sıkıntı sayıp, bıkmadan usanmadan o düzlüğe ulaşmak için çabalayıp dururlar diyor.

    O kadar duygulanıyorum ki… O anda içten yanmalı motorum yeniden devreye giriyor ve hınçla asılıyorum pedallara. Yine bir zafer anı… Sıkıntım veya soğuğun yakıcı etkisi geçmiş değil ama araya zihin perdemi koyduğum için artık bana pek işleyemiyor.

    bisiklet istanbul ankara

    Avustralya’da neredeyse Türkiye kadar bir çöl geçmem gerekecek. Ve o yol dümdüz. İşte o anda neye çalışmam gerektiğini fark ediyorum. Demek ki bu yaşadığım sıkıntının da varlık sebebi bu. Endişeleniyorum ama sıkıntı yerini yavaşça çalışma kararlılığına bırakıyor. Daha çok çalışıp, zihnimi daha güçlü hale getirmeliyim, yoksa iki bin kilometrelik çölü geçmem çok zor olacak…

    Ve sonunda benzinci görünüyor. Neler hissettiğimi anlatmaya gerek yok sanırım. Rahatladım, ama hayatı hafife aldığım için kendime kızgınım. Derin bir nefes alıp duble çay söylüyorum. Soğuktan o kadar çişim geldi ki patlamak üzereyim. Yolda duramadığım için tutmam gerekti ve bunun verdiği sıkıntı da bence başlı başına bir yazı konusu. Tuvalet bile çok soğuk ve işerken buharlar tütüyor. Ama o buharla birlikte sanki bütün sıkıntım da uçup gidiyor.

    Çayımı yudumlarken ayakkabılarımı çıkarıp kaloriferle akraba oluyorum. Ne kadar da güzel… Yaşlı garson bıyık altından gülüyor ama acıdı belli ki hiç bir şey söylemiyor. Çay üstüne çay içiyorum. Artık sayılarını unuttum ama bir kez daha tuvalete gittim onu hatırlıyorum.

    Sanki beynim buzlanmıştı da yavaş yavaş çözülmeye, bana yine akıllar vermeye başlıyor; “Aslında bu tur hayatın minik bir kopyası; bir yerden gelip, bir yere gidiyor, arada bunu neden yaptığını anlamaya çalışıyor, yolda hem dışarıdan ama daha çok da kendi içinden gelen bir sürü sorunla boğuşuyorsun. Nasıl ki hayat başına envai tür çorap örüp, o meseleler üzerinden kendisini anlaman için çabalayıp duruyorsa, bu yolculuk da tıpkı hayat gibi karşına çeşit türlü sıkıntılar çıkararak, seni kendine döndürüp, anlamaya, kendi derinliklerini keşfetmeye zorluyor. Şöyle diyor sanki muzip şey; ben büyük gizem filmiyim sen de beni var eden seyircim. Sana söylemeden senin içine gizlendim, beni anlamak için kendi derinliklerini keşfetmen, bunun için de kendini hayatın her türlü yollarına sokman gerekiyor. Cevaplar karşılaştığın sıkıntılara verdiğin tepkiler olarak ağzından dökülüverecek.” Aman ne hoş…

    Soğuğun beynimde yarattığı bu garip düşünceler geçince garsona yolu soruyorum. Özellikle de yol üstünde başka benzinci olup olmadığını. Haberler kötü, kilometrelerce bir şey yok. Ama sanırım en zor saatler geçti çünkü artık hava artık eskisi kadar soğuk değil. Disiplini elden bırakmazsam, öğleden sonra hava tekrar soğumaya başlamadan Sivrihisar’da olabilirim. Ama bunun için öğlen yemek molası vermemem gerekiyor. Hoş, gerçi önümde yemek yiyebileceğim bir yer de yokmuş zaten…

    Bugünlük bundan sonrası için yazabileceğim pek bir şey yok; düz, düz, düz, düz, düz, düz ve düz, hatta dümdüz bir yol. Uzadıkça uzuyor, bir türlü bitmiyor. Neyse ki sonunda hedeflediğim saatte, üşümüş, yorgun ve ruhen düşmüş olarak Sivrihisar’a varıyorum.

    bisiklet istanbul ankara

    Ballı kaymaklı gözleme yazısını görür görmez dalıveriyorum tesise. Çölü geçerken vahaya gelmiş gibiyim. Yiyorum da yiyorum. Can sıkıntımın hıncını, kebaplardan, gözlemelerden çıkartıyorum. Hiç fena da olmuyor hani. Karnımın doyması ve ısınmamla birlikte keyfim de yeniden yerine gelmeye başlıyor.

    Derken tesisin sahibi yanıma geliyor ve sohbetle birlikte kendimi çok daha iyi hissetmeye başlıyorum. Yolda yaşanan onca yalnızlıktan sonra iyi bir sohbet yeniden dünyaya dönmek için en iyi yol. Ve bisiklet turlarımda hep olan şey yine gerçekleşiyor. Ben buna tersine-pazarlık diyorum. Ne zaman kalacak bir yer sorsam, perişan halime bakıp şuna benzer bir şey söylüyorlar; “50 ₺ ama sana 30 ₺ olur”. Yine memnuniyetle kabul ediyorum. Cimrilikten değil ama bu gerçekten çok hoşuma gidiyor.

    Sivrihisar büyük değil. Havada epey bir kömür kokusu var. Ortalıkta ise pek kimse yok. Otel temiz, insanlar kibar. Temizlikçi bayanı bisikletime hayran hayran bakarken yakalayınca dayanamayıp; “Bir tur bin istersen” diyorum. Neşeyle kıkırdayıp; “Yok yok, bunun tekeri kıl gibi, ben binemem.” deyince ben de gülmeye başlıyorum.

    Toz içinde gri yollar, metruk evler ve sessizlik. Tipik bir taşra kasabası Sivrihisar. Ama içinde iki tane muhteşem mücevher sakladığını keşfedince çok şaşırıyorum. Birincisi; aynı anda 2.500 kişinin ibadet edebildiği 8 asırlık Ulu Cami. Ahşap ve taş karışık mimarisi gerçekten inanılmaz. Bildiğiniz bozkır mücevheri. Diğeri ise bugüne kadar Türkiye’de görmüş olduklarım arasında en görkemlilerinden biri olan saat kulesi. İkisi de gerçekten görülmeye değer.

    Sadece bir günüm kaldığı için endişeliyim. Bu arada Ankara’daki arkadaşım Mehmet mesaj atıp, endişelerimi iyice arttırıyor; “Yarın yağmur geliyor”. Benim hesaplarıma göre yarın akşam yağacaktı ama işte hesap şaşacak galiba. Gitmem gereken 135 km yol ve çok az sürüş saatim var. Bugün soğukla çok kötü bir sınav vermiş olmama rağmen, yarın sabah da erken çıkmaktan başka çarem yok. Bu düşünceyle iyice geriliyorum. Haliyle uyumak da zorlaşıyor. neyse, “Sabah ola, hayrola.” deyip yatağa giriyorum.

    bisiklet istanbul ankara

    Sabah ezanıyla uyandım. Bir umut, hava durumunu kontrol ediyorum. Maalesef yine -4. Ama sanki gökyüzü açık gibi. Hazırlanmaya başlıyorum. En geç saat sekizde yola düşmüş olmalıyım, yoksa akşama Ankara’da olmam imkansız. Kötü olan şu ki Polatlı’ya kadar 60 km durabilecek bir yer yok. Gelmekte olan yağmur da cabası…

    Güneş yükselmeye başladı. Hava çok soğuk ama sanki güneş biraz olsun etkisini kırıyor. Kendimi umutla doldurup yola koyuluyorum. İlk kilometreler sorunsuz geçiyor. Üşüyorum ama dayanılmayacak gibi değil. Yeniden umutlanıyorum.

    Derken inişe geçiyorum. Ve yine gafil avlandığımı anlıyorum. İnişle birlikte bir bulutun altına girince güneş aniden yok oluyor. Hava birden karardı, her yer gri ve göz gözü görmüyor. Yeniden donmaya başlıyorum. Bu dünkünden daha ciddi, çünkü göz gözü görmüyor. Üstelik hiç araba da geçmiyor…

    Disiplini elden bırakmadan sürmeye devam ediyorum. Çünkü ne geri dönmeyi istiyorum, ne de geri dönüp o rampayı tırmanacak gücüm ve motivasyonum var. Tek yol ilerleyip, uygun bir yerde durmak. Az önce birden buğulanan gözlüklerim şu anda buz tuttuğu için çıkarmak zorunda kaldım. Artık kısık gözlerle ilerlemeye çalışıyorum. Ellerimi ve ayaklarımı hissetmemeye başladım.

    15 km oldu ve hiç bir şey yok. 20 km, yine bir şey yok. Derken sisin içinde bir iki ev ve sağa çekmiş bir kamyonet görüp duruyorum. Ohhh… Kamyonetin buğulu camına tıklatınca kapıyı açıp şaşkın gözlerle beni süzen İsmail amca, evinde sıkılınca kamyonetine yüklediği patatesleri satmak için yol kenarına çıkmış. “Gel çay yapayım sana.” diyor. İçim gidiyor ama; “Yolum uzun. En yakın tesis nerede?” diyorum. “İki km sonra bir benzinci var” deyince dünyalar benim oluyor. Helalleşip gitmeye çalışıyorum, ama bir türlü bırakmıyor beni İsmail amca. “Gel” diyor, “çay yapayım,” diyor, “anlat bakayım,” diyor. Aslında; “Oğlum sen manyak mısın, bu havada, bu halde, buralarda ne işin var?” demeye getiriyor. Ben kibarca izin isteyip, bir daha geçersem mutlaka duracağıma da söz verince, “Tamam o zaman.” deyip salıveriyor beni benzinciye doğru.

    “Galiba yırttım”. İşte aynen böyle düşünüyorum benzincinin sıcak çay ocağına girer girmez. Yine önce doğru tuvalete, ardından da gelsin çaylar. Kendi kendime şımarıyorum. Az önce korkudan sapsarı kesmişken, şimdi benden iyisi yok. Tesiste bir tek Afgan bir çocuk var çalışan, Türkçesi pek yok ama ne istersem anlayıp getiriyor. Ben ise o keyifle çocuğa anlatıp duruyorum hikayelerimi. İnsanoğlu ne acayipsin…

    Bir saatlik çay molamın ardından sis hafifçe kalkıp güneş yeniden yüzünü göstermeye başlıyor. Sanırım en zoru bitti. Bundan sonra Polatlı’ya kadar 35 km bir yolum var ama hava artık müsait. Ondan sonra Ankara’ya 75 km yolum kalıyor. Yağmur yağmazsa pek bir sıkıntı yok.

    Tahmin ettiğim gibi pek bir güçlük yaşamadan Polatlı’ya varıyorum. Burada öğle yemeği yerim diye planlamıştım ama yağmur olasılığı yüzünden ve hazır iyi bir tempo da yakalamışken durmayıp devam ediyorum.

    Dümdüz yolda kilometreler birbirini kovalarken, tesisler giderek çoğalmaya başlıyor. Artık endişelenecek pek bir şey kalmadı. Son tepeyi de aşınca Ankara karşımda olduğu gibi beliriveriyor. İşte oldu, yağmura yakalanmadan gelmeyi başardık…

    Ankara tabelasının yanında durup fotoğraf çekiyorum. Herhalde çok sevinmeliyim. Ama öyle olmuyor işte. İçimde dört gündür şişmekte olan balon sanki aniden sönüveriyor. Bitti. Keyfim kaçıyor…

    bisiklet istanbul ankara

    “Neyse, en azından geçtiğim yolları izleye izleye trenle geri dönerim” diyerek kendimi keyiflendirmeye çalışıyorum ama nafile. Zaten Yüksek Hızlı Tren’e bisiklet almadıklarını öğrenince iyice sıkılıyorum. Ertesi sabah uçağa binip, dört gün boyunca kat ettiğim onca yolu 45 dakikada gerisin geriye geliveriyorum. Gerçekten ilham verici…

    Evet. Artık sözün sonuna geldik. Benim için yine unutulmayacak bir deneyim oldu. Kendimden kendime yolculuk yaparken, yine hem kendimle, hem de hayatla ilgili pek çok keşifte bulundum. Yazı boyunca anlatmaya çalıştığım gibi; benim için bisiklet yolculuğu bir adrenalin arayışı, veya kendini heyecanlandırmanın bir başka yolu değil. Bu daha çok içimdeki varlığı, konfora feda etmiş olduğum canlı özümü ortaya çıkarmak için araladığım bir kapı…

    Bu konfor denen şey iyi bir şey olsaydı, güzel bedenlerimizi şişkolukla gizlemezdi zaten, değil mi? Ama neyse ki Fitness salonları var. Aslında sadece görüntümüzü düzeltmeye çalışırken, hem kendimizi, hem de etrafımızdakileri spor yapıyoruz diye kandırabiliyoruz. Cin işi insan buluşu işte. Oysa ki içinde hayatın kıvılcımı olmayan spor, hareket etmekten başka nedir ki gerçekten? Siz hiç fitness yaparak ava hazırlanan bir aslan yavrusu düşünebiliyor musunuz? Ya da kanatlarını aç-kapa aç-kapa yaparak pike yapmayı öğrenebilecek bir martı ?

    Yaptığım şeyi anlatınca genelde “Sen insan değilsin ki zaten!” diyorlar. Onlardan farklı olduğum hususuna katılıyorum ama söyledikleri şey bana biraz garip geliyor. “İnsani özelliklerimi kullanmaktan vazgeçerek vücudumu çalıştırmak yerine konfora teslim olursam, sonra da kendimden esirgediğim bu heyecan-coşkuyu iş, güç, alış-veriş, seks, alkol, kumar, uyuşturucu, adrenalin vs de arayıp her seferinde hüsrana uğrarsam, ama yine de inatla aynı şeyleri denemeye devam edersem mi insan oluyorum acaba?” diye kendime sormadan edemiyorum…

    Sakın bu yazıyı okuduktan sonra bir bisiklet alarak yollara düşüp, sonra da hayatınızın aniden güllük gülistanlık olmasını beklemeyin! Çünkü aslında bu da konfor alanınızdan çıkmamanız, mutlu olmak için yine kendi büyünüz dışında bir şeyden medet umduğunuz anlamına geliyor... Bunu yapmaktansa bir dakika durun ve konfor aşkıyla sizi yere çekip durmakta olan benliğiniz yerine, sizi yukarılara doğru uçurmak için hazırda bekleyen içinizdeki o heyecanlı çocuğa bir şans verin. İnanın bana arkası çorap söküğü gibi gelecektir…

    Sevgiler…

    Kartal Kendirci
    İstanbul, Aralık 2018.

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
  • My Page

    Yürüyerek Çatalçeşme'den Caddebostan'a

    Sahilden Alternatif Manzaralar

    Learn More
    My Image

    Dün gece bir rüya gördüm! Aklımdaki bütün soruların cevaplarını nerede bulacağımı anlatıyordu. Ama uyanınca bir türlü hatırlayamadım. Yeniden uyumayı denedim. İşe yaradı… Rüyamı tekrar göremedim ama, beni hazineme ulaştıracak ipuçları görmeye başladım. Film şeridi gibi akıp geçiyorlardı önümden. “Hop hop, bi dakka yaa” diyerek, uzanıp yakalamaya çalıştım ama, göç eden leylekler misali uzaklaşırverdiler. Sadece sonuncusunu yakalayabildim zor bela…



    Dün gece bir rüya gördüm!

    Paulo Coelho’nun çok sevdiğim Simyacı kitabındaki gibi, doğduğumdan beri beni bekleyen hazineyi; ama para, mücevher vs değil de, aklımdaki bütün soruların cevaplarını nerede bulacağımı anlatıyordu. İçim erimişti rüyayı görürken. Öyle sevinmiştim ki… Ama uyanınca bir türlü hatırlayamadım. Görürken ne kadar mutlu olduysam hatırlayamayınca da o kadar gıcık oldum haliyle. Güzel şeylerin bedeli de bu işte; kaybetmesi pek fena oluyor…

    Her neyse, belki yeniden görürüm diye tekrar uyumayı denedim. İşe yaradı… Rüyamı tekrar göremedim ama, beni hazineme ulaştıracak ipuçlarını görmeye başladım. Film şeridi gibi akıp geçiyorlardı önümden. “Hop hop” diyerek, uzanıp yakalamaya çalıştım ama, göç eden leylekler misali uzaklaşırverdiler. Sadece sonuncusunu yakalayabildim zor bela. Her zaman yürüyüş yaptığım Bostancı-Fenerbahçe sahilyolunda, Çatalçeşme’deki Beltur Cafe’nin görüntüsüydü zihnimde kalan…

    Uyanıp dünyaya dönmem biraz vakit aldı. Gözlerimi ovuştururken hala ne gerçek, ne değil kestirmeye çalışıyordum. Haftasonu olmuştu zaten. Yürümek de istiyordum. Derken Cafe’nin imgesi de zihnimde sabitleşince, pek inanmasam da hazinemi bulmak umuduyla kendimi sahile attım.

    Fazlasını bulacağımı nereden bilebilirdim ki ?!

    Yaz kış demeden, bazen soğukta bazen de kızgın güneşin altında sürekli yürüye yürüye kavun gibi olgunlaştım bu sahilde. Geçen hesapladım milyonlarca adım atmışım. Her birinde başka bir düşünce ile. Bu yüzden çok seviyorum yürümeyi, hem vücudumu çalıştırıyor, hem de aklımı… Hele ki kulaklıklarımı takıp, sesi sonuna kadar açtım mı, benden iyisi yok. Bir tek dans etmemek için kendini tutmak sıkıntı oluyor bazen! Onu da gece geç saatlerde yapıyorum, hafiften deli olduğum anlaşılmasın diye :)

    Neler geliyor aklıma yürürken paylaşsam inanamazsınız. Neyse, en azından sakıncalı olmayanları yazmaya çalışıyorum işte…

    My Image

    Sahile varınca ilk iş martılara uğruyorum. Kedileri obez eden teyzelerin bıraktığı mamaları yürütmekle meşguller. Yine aklıma takılıyor; “Bu teyzeler bu hayvanları neden obez etmeye çalışıyorlar ki?!”. Biliyorum; “Onlar iyilik edip hayvanları besliyorlar, vs.” diyeceksiniz ama bence pek öyle değil. Sanki biraz bir şeylerin kendilerine ihtiyaç duymasının eksikliğini çekiyorlarmış gibi geliyor bana. Yani bazen gerçekten abartıyorlar. Peki o mamaları yapmak için ne kadar tavuk, kuzu, vs telef edildiği hiç akıllarına gelmiyor mu acaba? Yani en azından çocukken her etkinin bir tepki yaratacağını öğrenmiş olmalılar. Tıpkı yaptıkları muzur deneylerin etkilerinin, şamarlar olarak tepkimesi gibi…

    Bir de şöyle düşünüyorum, bu kediler de pek uyanık aslında; yahu arkadaş Afrika savanlarında gerçek aslanlar, ağır abilikten ödün verip, ot yemeye yanaşmadıkları için açlıktan telef olurken, bunlar burayı mesken tutmuş, ekmek elden su gölden tıkınıyorlar durmadan. Bir tane zayıf olanını da göremezsiniz… Yani aslanların soyu tükenme tehlikesi altında ama maşallah bunlar iki üç gezegen doldurur bence. Yanlış anlaşılmasın, kedileri severim. Ama uyanıkların, cesur ve kişilik sahibi olanlara göre hayatta daha başarılı olmalarına pek dayanamıyorum, aslında hikaye bu…

    Dedim ya attığım her adımla aklıma başka düşünceler geliyor diye, aslanlarla birlikte Afrika’ya uçuveriyor zihnim ve kendimi şu soruyu sorurken buluyorum; “İyi de o güzelim ceylanlara, antiloplara yazık değil mi aslanlar paramparça edip yerken ?”. Aslında değil gibi… Yani belgeselciler bayılıyorlar o vahşet anlarını kaydedip kaydedip temcit pilavı gibi önümüze getirmeye. Çünkü sanırım onun dışında izleyenlerin ilgisini çekececek pek bir aksiyon yok. Yani sen o kadar yol git, geceleri çöllerde kal, ondan sonra millete hayvanların üreme ritüellerini, aşk mevzularını mı seyrettireceksin? O işin endüstrisi, üstelik de gerçek insanlarla çoktan kurulmuş zaten…

    Her neyse, kimsenin ekmeğine mani olmak istemem ama, bu belgeselci arkadaşların bize izlettikleri aslında olan bitenin sadece küçük bir kısmıymış. Aslında gariban aslanların her beş av denemesinden sadece birisi başarı ile sonuçlanıyormuş. Ama ceylan, antilop vs için otlar her zaman hazır; ye yiyebildiğin kadar.

    O zaman asıl önemli soru şu galiba; aslan gibi gururlu kalmak ama sürekli açlık çekmek mi daha zor, yoksa hiç açlık çekmeyen ceylan gibi binlerce üyelik sürünün içinde, her beş avdan sadece birisinde yem olmak tehlikesi ile yaşamak mı ? Basit bir hesap yaparsak; aslanın aç kalma olasılığı % 80 iken, Ceylanın yem olma olasılığı %20 bölü 1.000, yani neredeyse “onbindeiki”!!! Ceylan için hiç fena değil aslında değil mi ? Üstelik ot bol ve bedava olduğu için, yavrularını da beslemesi gerekmiyor. Oysa ki aslan hem kendisini hem de yavrularını doyurmak zorunda. Beceremezse evlat acısı da cabası… Zaten o yüzden antilop, ceylan, vs’nin soyu hiç tükenme tehlikesi altında olmuyor… Ne acayip değil mi; en büyük ölüm korkusunu ceylanlar yaşamasına rağmen, en çok ölen hep aslanlar oluyor… Acaba sorma şansımız olsaydı: “Yer değiştirmek ister misiniz?” diye ne cevap verirlerdi ? Hele ki ölüm bir son değilse ve sonrası varsa, hiç kimse Aslan olup da açlık içinde yaşamayı seçmezdi galiba. Nedense belgeseller açlıktan ölen aslanları hiç konu edinmiyor, veya açlıktan ölen Aslan yavrularını pek nadir gösteriyor ?! Bir terslik var ama. Yani aslan ormanın kralıysa, neden soyu tükenme tehlikesi altında ?!

    Şimdi anlaşılıyor, ceylanlar o kadar tehlike altında olmalarına rağmen neden gülümsüyormuş gibi bakarken, Aslanların o kadar heybete rağmen neden gergin gergin dolaştıkları… E kolay mı; ekmek aslanın ağzında !!!

    Bence sorumun cevabı açık: “En iyisi Çatalçeşme sahilde kedi olmak!”.

    İnsanların çoğunluğu da benimle aynı fikirde olmalı ki, bu davranış biçimini kendilerinde sıkça gözlemleyebiliyoruz… Evet, ne yazık ki artık aslan olmak pek para etmiyor…

    My Image

    Of, içim sıkıldı… Kafamı dağıtmak için sağa sola bakınca martı kardeşimle göz göze geliyoruz. Aval aval bana bakıyor. Hoşuma gittiği için ben de aval aval ona bakıyorum. Sonra merak ediyorum: “Ne düşünüyor acaba?” diye. Derken sorum: “Düşünüyor mu ki acaba?” olarak evriliyor. Ve düşünmenin sınırı nerede başlar nerede biter diye merak etmeye başlıyorum. Yani beni görüyordur herhalde. Gördüğünü de biliyor olmalı ki ona yöneldiğim zaman kaçıyor. O zaman, peki benim aslanlar hakkındaki düşüncelerimi bilse etkilenir miydi ki acaba? Bilebileceğini zannetmiyorum. İyi de neden ben öyle şeyler düşünebilirken o düşünemiyor? Acaba akıl bana halihazırda verilmiş bir şey olduğu için mi ? Yok ya, okulda öğrettiler ya; fiziksel olarak martıdan farklı olduğumdan dolayı, yani mesela yürüyebildiğim için, ellerimle alet vs yapabildiğim için, dilimi kullanıp konuşabildiğim için gelişmiş bu beynim. Yani o zaman ellerim ve ayaklarım yerine sadece bir çift martı pençem olsaydı ve konuşamasaydım, ebatlarım da onun kadar olsaydı, yani uzun lafın kısası fiziksel olarak aynı onun gibi olsaydım, benim de ondan bir farkım kalmayacaktı. Yani o ne yapıyorsa ben de onu yapıyor olacaktım. Yani aslında özümüz aynı! Yani aslında onu veya herhangi bir başka şeyi yaptıklarından dolayı yargılamam için hiç bir sebep yok!!! Bu düşünceyle öyle mutlu oluyorum ki!! Çünkü böyle düşündüğüm zaman onun bütün yaptıkları bir anlam kazanıyor. Artık o beceriksiz aptal bir hayvan değil, sadece benim farklı bir formdaki kopyam. Sadece o mu ? Diğer her şey, insanlar, kediler, köpekler, ağaçlar, kayalar, hava, deniz, vs… Evet… Walla “Empati”nin dibine vurdum. Keyfim yeniden yerinde, işte budur…

    Beltur Cafe’nin önüne geliyorum. Aynen rüyamda gördüğüm gibi. Sırtımı ona çevirp denize bakınca iyiden iyiye keyifleniyorum. Yürüyüşlerime hep buradan başlıyorum çünkü burası yürüyüşe başlamak için harika bir yer. Tıpkı minyatürize edilmiş bir balıkçı köyü gibi. Sahne o kadar zengin ki. Küçük bir kumsal, bir balıkçı barınağı ile tekneler, bir de göz alabildiğine deniz. Martılar hop kalkıp hop iniyorlar. Kimisi de çift olmuş, dans eder gibi kıvrak hareketlerle gözlerimi peşlerine takıp sürüklüyorlar. Tam pike yapıyorlar ki, görünmeyen avını kovalarken suyun sadece on santim üzerinden jet gibi giden bir Karabatak bakışlarımı devralıyor. Artık kulaklıklarımı da taktım. Müzik de başlayınca benden iyisi yok.

    Tekrar kafeye dönüp araştıran gözlerle süzmeye başlıyorum. Neydi, neydi, neydi, ney… Hatırlayabilmek için kendimi zorluyorum. “Kafamdaki tüm soruların cevabı!”. O kadar cezbedici ki. Uzunca bir ipin öbür ucunda ve ipin başlangıcı da bu kafede. Bakıyorum, bakıyorum ama sıradışı bir şey göremiyorum. Tam kendime güvenim azalmaya başlarken, önlem almak istercesine “Biraz etrafa bakayım bari” diye düşünüp harekete geçiyorum.

    Neyse ki hava güzel. Bir şey bulamasam bile sahilin tadını çıkarmış olacağım en azından. Ve sağa sola bakarak yürürken gözüm aniden rüyamda görmüş olduğum bir şeye takılıyor. Bingooo. Kafenin sağında iki tane arıtma bacası var. Üzeri rengarenk resimlerle dolu. Görür görmez anlıyorum, ipucunun o resimlerin içinde olduğunu. O kadar eminim ki… Yoksa değil miyim ? Yoksa bu da benimle her zaman dalga geçen zihnimin ve haylaz hayal gücümün bana oynadığı bir oyun mu ? Öyle ya, sürekli buralarda yürüyüp dururken, bu bacaları görüp bilinçaltıma kaydetmiş olmayayım? Yeterince sıkılınca da hop, al sana yeni bir eğlence…

    Olsun varsın. Hayat da bir oyun değil mi ki zaten ? Ne başlangıcını bilen var, ne de sonrasını. Zihnimin benimle geçtiği dalganın hayli hayli fazlasını hayat da insanlarla geçiyor? Hem bu kadar yıl ciddi ciddi yaşadık ta ne oldu ki ? Bir dert bitiyor, öbürü başlıyor. Yalnız şöyle bir şey keşfettim, dert sadece sen onu ciddiye aldığında dert oluyor…

    bisiklet istanbul ankara

    Her neyse, bu düşüncelerle bir solukta bacaların dibine geliyorum ve bakışlarımla resmin altını üstüne getirip ipucunu bulmaya çalışıyorum. Resim çok güzel. Renkler de nefis. Eee ? Ben ona bakıyorum. O da bana bakıyor. Sanki bir şeyler söyemeye çalışıyor ama ne ?

    Biraz daha kafa patlatıyorum ama nafile. Acaba ipucu resimde olmayıp burası da başka bir kerteriz noktası olmasın diye düşününce hafiften heyecanlanıyorum yeniden. Sırtımı bacalara verip iki yönde de çevreyi dikkatlice tarıyorum. Derken beklediğim şey oluyor. Kınalıada yönünde denize doğru bakarken, sahilde standlarının üzerinde park etmiş teknelerin yanındaki kavak ağaçları flaş gibi patlayıveriyorlar gözümde! Evet onları da görmüştüm rüyamda. Hemen seğirtiveriyorum oraya doğru. Daha doğrusu hızlıca yürüyorum, sağı solu keserek. Hani biraz çatlak olabilirim ama bunu herkese ilan etmenin de pek bir alemi yok…

    Çok seviyorum bu kavak ağaçlarını. Birbirine yaren olmuş, tek sıra halinde on tane ağaç. En altta kalan yaprakları kafamın hizasında kalıyorlar. Ben de yürüyüş yaparken her seferinde elimi kaldırıp dokunuveriyorum yapraklarına, “Çak Beşlik” yapar gibi.

    Yine dikkatle araştırıyorum ağaçları ama pek dikkatimi çeken bir şey göremiyorum. Bir tek sahile en yakın ağaçtaki 3-18141 rakamı pek gizemli geliyor. Bir şifre falan mı acaba ? Biraz daha araştırıyorum ama nafile.

    Başlarım hazinesinden de. Hayalgücüm bugün yine fazla çalışıyor. Son bir kez daha kolaçan ediyorum. Artık canım sıkılıyor, laf olsun diye rakamın fotoğrafını çekip tekrar yürümeye başlıyorum.

    “Hayat zaten oyun gibi, yeniden oyunlar üretmenin pek bir alemi yok.” diyerek Fenerbahçe’ye doğru yola koyuluyorum. Hem sıkıldım, hem de biraz hayal kırıklığı yaşıyorum. O yüzden sağa sola bakınıyorum kendimi oyalayabilmek için. Sahil yine çok güzel. Hava taptaze ve canlandırıcı. Her adımda sıkıntım biraz daha geride kalıyor. Bir kaç dakika içinde ritmimi buluyorum. Hareket etmek çok güzel…

    Gözüm yerdeki “İBB” ibaresine takılıyor. Evirip çevirip kendimi eğlendirmeye çalışıyorum. “BB” Belediye Başkanı olsun da, “İ” ne olsun acaba ? Aklıma feci seçenekler geliyor ama ben: “İyikalpli Belediye Başkanı”nda karar kılıyorum. Öyle ya, iyi kalpli olmasalar bu işi neden yapsınlar ki ?! Birisi de sprey boya ile: “İBB Sosyal Tesisleri” yazmış deniz tarafındaki alçak duvarın üzerine; doğru söze ne denir! Burası bayağı eğlenceli aslında, biraz daha gidince bu sefer şu cümleyi görüyorum: “Koşun AMK”. Bence de öyle… Derken bir başkası geliyor. Yine sprey boyayla ama bu sefer belli ki biraz daha özenli çalışılmış. Muhtemelen bir şablonun üzerinden boyanmış. Üzeri “çatal-bıçak”la çaprazlanmış bir inek kafası size bakıyor, altında da “Şiddeti durdurmaya tabağından başla” yazıyor.

    “Şiddeti durdurmaya tabağınızdan başlayabilirsiniz” falan olsa anlayacağım ama… Faşizm öldü, bitti, tarih oldu diyorlar ama buraya bakılırsa sanki altın çağını yaşıyor gibi. Herkes aslında kendi fikrinin ırkçısı olmuş, “Onu yap, bunu yapma” vs diye birbirine akıl verip duruyor. Hızını alamayan sprey boyasını kapıp sahile geliyor. Daha sofistike olanlar film çekiyorlar, kitap yazıyorlar, “Deha Yönetmen”, “Saygın Yazar”, “Kanaat Önderi”, “Akil adam” vs gibi havalı şeyler olmaya çalışıyorlar. En son nokta ise tabii ki Politika!

    Herkes bir şeyler biliyormuş gibi birbirine ahkam kesiyor. Ailesi çocuğa, patronu çalışana, karısı kocasına, kocası karısına, komşu komşuya ve yönetenler herkese. Ama kimsenin bir şey bildiği yok? En basitinden: “Kimsin sen? Ne işin var bu hayatta? Kim gönderdi seni buraya? Görev kağıdını göster bakiim!” dediğin zaman kimse anlamlı bir cevap veremiyor: “Ya biz oraya çalışmamıştık!!!” Oysa cevap basit: “Valla ben de bilmiyorum ki!”. Bir diyebilseler özgürlükleri başlayacak, başkalarını da rahatsız etmeyecekler belki ama… 

    Yani ne bileyim: “Onu yap. Bunu yapma.” diyeceğimize: “Nasılsın, hava da bu gün ne kadar güzel, birlikte gezelim mi?” vs desek olmuyor mu ki ? Yine beni aşan konulara dalıyorum. Hop. Derin nefes al. Sağa sola bak. Güneşin sıcaklığını hisset. Evet, toparlamaya başladın. Budur…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Evet, içimden “Budur!” dediğim anda, sahilimizi temiz tutmak adına herkese hitaben yazılmış “İBB Yazıt”larından birini görünce birden kafamda bir şimşek çakıyor. Betondan yapılıp, kahverengi taşla kaplanmış bloğun üzerindeki yazılara bakarken kavak ağacında gördüğüm 3-18141 rakamı aklımda patlayıveriyor. Çabucak yanına gidip, üçüncü satırın birinci harfine bakıyorum. Ardından bu harften sonra gelen sekizinci harfe, sonra onu takip eden birinci, ondan sonraki dördüncü ve son olarak ardından gelen birinci harfe! Aman Allah’ım! Gerçekten de anlamlı bir kelime çıktı: “K-E-M-E-R”. Gülüp geçeceğim ama sanki kelimede geçen şeyin nerede olduğunu da biliyorum! Bu iş yeniden eğlenceli bir hale gelmeye başladı…

    “Hadi bakalım” deyip, keyifle tekrar yola koyuluyorum.

    Merak içinde ve kafamda olasılıkları tartarken spor aletlerinin olduğu yere geldim. Bu adacıklardan yol boyunca dört beş tane var. Buralara bayılıyorum, eğlencesi hiç eksik olmuyor. Genelde yaşlılar kullanıyor bu aletleri ama bazen iyi kısa-filmler de olmuyor değil.

    İşte yine güzel (burayı biraz açalım, eşofmanlıyken bile kendilerini bu kadar güzel gösterebilecek teknikleri uygulamalarındaki başarılarından dolayı kadınları gerçekten takdir etmek lazım) bir kız, elleriyle saplarından tutup, ayaklarını biri öne diğeri arkaya sürekli ileri geri ittirdiği o alette son derece ciddi bir şekilde müzik dinliyor. Abartısız bütün kadınlar bu alete bayılıyorlar. Spor aletinden çok salıncağa benziyor zaten. Anladığım kadarıyla bacakları da güzelleştiriyor, çok fazla kas yapmadan ;)

    Ve tabii yandaki spor aletlerinde de en az iki testosteron yüklü yakışıklı kan-ter içinde rekabete girişmişler…

    Bu kadar tiyatroya ne gerek var ki? Biraz karikatürize etmiş gibi olacak ama eğer seslendirebilsek triologları üç aşağı beş yukarı şöyle bir şey olacak:

    1. oğlan: “Hayat çok anlamsız, çok yalnızım, kimim, neden doğdum bilmiyorum, biliminsanlarına göre bedenim bir çeşit makine, beynim bilgisayar, ruhum da elektrikmiş, sadece genlerim kendini kopyalayabilsin diye varmışım. Ve bir gün ölüp, yok olacağım!”

    2. oğlan: “Yok ya ben biliyorum, cennetten kovulmuşuz da, Tanrı’nın yazdığı kaderimizin oyuncağıymışız! Yani sıkılcaz mıkılcaz ama n’apalım ölene kadar hayat böyle işte!”

    Sonra ikisi birden: “Her neyse iki şekilde de hayat çok anlamsız ya, bir sürü şeyle uğraştık; playstation, x-box vs bile sıkıntımızı geçirmiyor. Acımızı biraz da seninle uyuştursak ?! Biliyoruz bundan da sıkılacağız ama birlikte ev araba vs alırız, gezeriz, tozarız, çoluk çocuk yaparız falan filan!”

    Dedikleri anda alımlı ablamız cevap veriyor: “Onu bunu bilmem, ben de çok sıkılıyorum ama güzel olan benim, siz kıllı ve kaba olansınız, o yüzden sizin bir şeyler yapmanız gerekiyor... Yalnız elinizi çabuk tutun çünkü güzelliğim geçiyor!”

    İçimden: “E tamam da, hayat hala anlamsız, o n’oolcak?!” diyorum.

    Kız tekrar lafı alıyor: “Başlatma hayatın anlamından, güzellik geçiyor dedik ya…"

    Uzun lafın kısası; çok şaşkın, çaresiz ve yalnızız ama hiç de değilmişiz taklidi yapıyoruz… Hastayız. Hepimiz hastayız. Hem de çok hastayız…

    bisiklet istanbul ankara

    Galiba kadınların da erkeklerin de biraz daha empati yapmaları lazım. Bende eksik olan parça olduğu için, veya ne bileyim farklı bir bakış açıları olduğu için sürekli karşı cinsi düşünüp anlamaya çalışıyorum. Biliyorum ki onların gözünden bakabilirsem vizyonum genişleyecek.

    Sanırım şöyle bir şey var: “Evrimsel Tekamül” yapısı gereği ve neslin devamını garanti etmek adına canlıları cinslere ayırıp, üremeleri için onları cesaretlendiriyor. Ama ne yazık ki bunu gerçekleştirirken; erkekleri kadın delisi, kadınları da bebek delisi yapıyor.

    Evrim birer atımlık biyokimyasal barutlarını, yani hormonları aslında son derece verimli kullanmış. Kadının cazibesine kapılması için erkeğe testosteron vs verirken, kadını da bunun ikizi ile donatmamış. Nasıl olsa erkek, testosteronun kendisine oynayacağı oyunlar sebebiyle, ne olursa olsun bir şekilde kadını elde edip, cinsel görevini yerine getireceği için, Evrim kalan barutunu bu hormonun kadındaki karşılığını oluşturmak yerine, kadınları bebeklere aşık edecek bir sıvı yaratmak için kullanmış. Belki böyle bir hormon henüz bulunmamıştır ama bebekle oynayan her kadın gördüğümde ben bunun varlığına yüzde yüz emin oluyorum…

    Her ne kadar bu durum cinsler arası münasebetleri oldukça karıştırsa da, buradan hareketle güzel bir empati yakalama şansımız olduğunu düşünüyorum! Kadın olmadığım için, erkek kimliğimle yapabileceğim öneri şu: Eğer hanım arkadaşlarımız kör olmayasıca, seks delisi, açgözlü erkekleri anlamak istiyorlarsa, kadının erkekler için ifade ettiği anlam ile, bebeğin kendileri için ifade ettiği anlamın aynı olduğunu düşünebilirler.

    Mesela şunlar gibi;

    Nasıl ki bir kadın bebek gördüğünde bakmadan duramazsa, bir erkek de kadın gördüğünde bakmadan duramaz,

    Nasıl ki bir kadın, bir bebek ona gülücük attığında kendisini tutamayıp saçmalamaya başlarsa, bir erkek de bir kadın ona gülücük attığında kendini tutamayıp saçmalamadan duramaz,

    Nasıl ki bir kadın, bir bebeğin açık poposunu gördüğünde ısırmadan duramazsa, bir erkek de… Bunu yazmasam da olur herhalde çünkü her halükarda sansürlenecektir zaten!

    Her neyse, siz ne demek istediğimi anladınız sanırım. Sakın yanlış anlaşılmasın, amacım hemcinslerimin fırsatçı davranışlarını aklamak değil. Sadece işin doğasına dair kendimce yakaladığım naçizane ipuçlarını paylaşmak istiyorum.

    Hal böyle olunca, aşık olmak erkek için şıppadanak gerçekleşebilen bir şeyken, bizim hormon kadınların aklını başından almadığı için ve üstüne üstlük biz erkekler bırakın kadınlar gibi güzel olmayı, hem tüylü ve köşeli olduğumuz, hem de testosteronun yan etkileri sebebiyle baya bir odunsulaştığımız için, belki aşık olmak değil ama ilişkiye girmek kadınlar için baya zorlu bir meydan okuma haline geliyor.

    Bu da aslında kadınların aşık olduğuna karar vermesinin neden daha uzun sürdüğünü açıklıyor… Hormonların desteğinden mahrum kalan kadınlar maalesef mantıklarının insafına kalıp mecburen, güvenilirlik, kibarlık, anlayış, mizah vs gibi daha daha derin ve kalıcı kişisel özelliklerin arayışına girmek zorunda kalıyorlar. Ne zor…

    O yüzden bu bilgilerin ışığında tavsiyelerim şu yönde olacak;

    Kadınlar: eğer bir erkek size mal mal bakıyorsa, onu mazur görün ve bebek görüp kendinden geçmiş bir kadın olduğunu farzedin.

    Ve erkekler, bir kadın sizi süzüyorsa, muhtemelen sizi beğenmiştir ama bu onlar için yeterli olmadığından aynı zamanda adam olabilme kapasitenizi de ölçmeye çalışıyordur. Sakın ha poponuzu ısırmak için sabırsızlandığı hissine kapılmayın. Çünkü her ne kadar anneniz size öyle davransa da artık bebek değilsiniz. Üstelik kıllı ve kabasınız. Ve her yeni bebek gördüğünüzde poposunu ısırma bağımlılığın esiri olmak yerine, bebeğinizi büyütüp harika bir çocuk olma macerasında ona eşlik etmek istiyorsanız, bir an önce daha derin ve duygusal yönden tatmin edici ilişkiler geliştirebilmek için çalışmaya, güvenilir, kibar, anlayışlı ve eğlenceli biri olmak yolunda çaba göstermeye başlayın.

    bisiklet istanbul ankara

    Aslında kadın ve erkek olarak benzerliklerimiz farklılıklarımızdan çok daha fazla. Ama maalesef iletişimimiz yeterince iyi değil. İki tarafın da derinden eksikliğini çektiği ve umutsuzca beklediği şey aslında aynı; sadece kendisi olduğu için beğenilmek, kabullenilmek, karşısındaki için değerli olduğunu hissetmek. Aslında karşınızdakine bir merhaba demek, korktuğunuz gibi onun sonsuza dek kölesi olacağınız anlamına gelmiyor. Üstelik o da gülerek size merhaba dediğinde aslında “artık benimsin, yaktım çıranı” manasına da gelmiyor…

    Düşlediğimiz şey varlığımızın başkaları tarafından bir gülücükle onaylanması aslında, yoksa karşımızdakinin özeline kabul edilmek için can atmıyoruz. Hatta herkesin bundan ödü patlıyor. Daha kendisiyle bile barışık değilken bir başkasının yükünü nasıl taşıyacak ki zaten?! O yüzden birbirimize gülümsesek yetecek, illa da yatmamıza gerek yok. Ama gerçek ilişkilerden korkan kendimiz mi desem, yoksa daha çok mal satmak için cinsel zaaflarımızı kullanan sistem mi desem, bu durumu pek bir güzel kullanıyor. Yani iş içimizdeki çocuklara kalsa, veya zihnen daha özgür olabilsek sekse bu kadar düşkün olur muyduk, pek emin değilim. Düşünsenize yürümeye bile üşenen bir toplumun, bu kadar efor gerektiren bir iş için her zaman hazır ve amade olmadı sizce de biraz garip değil mi ?

    Şu kanıya vardım ki: Erkekler de kadınlar da birbirlerini sandıklarının yaklaşık iki katı daha fazla beğeniyorlar. Muhtemelen çok hoş olduğunu düşündüğünüz kişi de sizin çok hoş olduğunuzu düşünüyor. Yine muhtemelen aslında sizinle ilgili olarak, onu hoş bulduğunuzu bilmekten daha öte bir ihtirası yok. Ve yine muhtemelen bunu birbirinizle paylaştığınız anda kendinizi kuş gibi hafiflemiş ve güneş ışığı kadar mutlu hissettirmekten başka birbirinize vereceğiniz bir yük olmayacak.

    Fakat bu konularda kendimize güvenimiz öylesine az ki. Böylesine ağır bir bedel ödememize rağmen yine de ördüğümüz duvarların arkasında kalmayı tercih ediyoruz. Ama bu büyük bir paradoks. Çünkü böyle yaptıkça yalnızlığımızı büyütüyor, sonra bu gazla ilk fırsatta hastalıklı ilişkiler geliştiriyoruz.

    Zaten bu durum ekonominin çok işine geldiği için değiştirmek de iyice zor. Kapitalizmin tam da arzuladığı gibi mutsuzluğumuz bizi çevreliyor ve kendimizi iyi hissedebilmek için aslında ihtiyacımız olmayan bir sürü şeye sahip olmaya yönleniyoruz. Evet, ekonomiler için en kötü şey herkesin mutlu olmasıdır. Çünkü o zaman kimse ihtiyacı olan dışında bir şey yapmak için yeltenmiyor ve sistem çöküyor. O yüzden sistem savaşları körüklüyor. Çünkü biliyor ki savaş olduğunda br şeyler satılır, hem de olabilecek en yüksek fiyattan. Mesela kadın ile erkeğin arasında savaş çıkartıyor, sonra onlara parfüm, güzellik, araba, statü vs satarak karına kar ekliyor…

    Şimdi sistem sistem deyip, bütün faturayı ona çıkarmak da haksızlık aslında. Bu sistem uzaydan gelmedi ya! Aslında şu anki popüler ekonomik sistem olarak kapitalizm, bizim yani insanların ekonomik izdüşümünden başka bir şey değil. Ve ana teması da bencillik!!! Dolayısıyla biz insanlar, “Ne pahasına olduğunu pek umursamadan, Hep Bana’cılıktan vaz geçmedikçe” sistemin değişmesini ummak da hayalcilikten başka bir şey olmayacak.

    Zaten oldum olası anlayabilmiş değilim, nereden geliyor bu değirmenin suyu ? Eğer kaynaklar sınırlı ise, birileri zenginleşirken birilerinin de fakirleşmesi gerekmez mi ? Ya da diyelim ki çoğunluk zenginleşiyor o zaman kaynağın, yani dünyanın fakirleşmesi gerekmiyor mu ? Haa doğru ya, zaten bir sürü fakir var ve gezegenin de neredeyse içine etmiş durumdayız. Tabii bir de bilançoda gelecekte ödenecek borçlar denen ve çocuklarımıza ait bir kalem var. Şimdi oldu, hesap denkleşiyor… Ama bir daha sorayım: Kendileri bile ne işe yarayacağını bilmeden üç beş kişinin bu kadar gereksizce zenginleşmesi için, bizim, dünyamızın ve çocuklarımızın bu kadar sıkıntı çekmesine gerçekten değer mi ? Üstüne üstlük birbirimize merhaba diyebilmek için beş kuruş paraya da ihtiyacımız yokken !!!

    bisiklet istanbul ankara

    Aslında korktuğumuz gibi değil. Belki ihtiyacımız olmayan bir sürü şey çok pahalı ve para gerektiriyor ama mutluluğumuz için gereken her şey bedava: sevgi, umut, inanç, cesaret, tutku, onur . Tek yapmamız gereken o anda hangisini ışıldatmak istediğimize karar vermek ve bunun için çalışmaya başlamak. “Daha ne isteyebiliriz ki ?

    Korkunun ecele faydası yok. Bencillik ise tam bir fecaat. “Bence oturup yeniden düşünmemizin vakti çoktan geldi de geçiyor” derken bir de bakıyorum ki : “KEMER”e gelmişim ve geçiyorum. Kemer dediğim şey eski bir iskele aslında. Denizin on beş yirmi metre içerisinde öylece duruyor. Zamanla üzeri yıkılmış ve şu an tıpkı antik bir Bizans kemerine benziyor.

    Gözlerimi kısıp incelemeye başlıyorum. Bundaki sır ne ola ki? Soldan bakıyorum bir şey yok, sağdan bakıyorum bir şey yok. Doğrultusunu takip edip bir şeyler bulmaya çalışıyorum, nafile… Gel zaman git zaman epey bir uğraştıktan sonra pes ediyorum. Tek bulabildiğim sekiz tane ayağı olduğu. Nedense bu aklıma takılıyor ama ciddiye almayıp bir süre sonra pes ediyorum.

    Bir kez daha: “Belki de fazla zorluyorum. Yürüyüşün keyfini çıkarsam sanki daha iyi olacak.” deyip tekrar yola düşüyorum. Zaten gördüğünüz gibi kafam da pek eğlenceli çalışıyor bugün. Bu düşünceyle tekrar keyfim yerine geliyor. Müziğin sesini de iyice açınca bacaklarım anında uyuveriyor tempoya. Yeniden sahilde kayar gibi gitmeye başlıyorum.

    Bu duyguyu tarif etmem lazım. Çünkü bence yürüyüş yapmanın en keyifli taraflarından birisi bu. Aslında yürümekten çok bir hareket halinde olma duygusu. Ya da durağan kalmama, hayatın ritmine katılma duygusu.

    Hani manzarası güzel olan yerlerde oturup, dakikalarca o manzarayı seyrederler ya?! İşte ben bunu bir türlü anlayamıyorum. Mesela bu bana yapılabilecek en büyük zalimlik. Orada her şey devinirken, dalgalar denizi dans ettirip martılar gösterilerini sergilerken, güneş renkten renge girip insanlar neşeli neşeli dolanırken, benim buna katılmamam, yani hareket etmeden bir yerde durup, tabiri caizse kendimi jiletle keserek bu manzaranın dışarısına çıkarıp, öylece ona bakmam neredeyse imkansız. İmkansız değilse bile az önce söylediğim gibi bana yapılabilecek en büyük zalimlik. Sanırım bu duyguyu sonuna kadar paylaştığım bir sürü arkadaşım da var. Kim mi onlar? Tabi ki çocuklar! Bence onlar yaşamayı daha iyi beceriyorlar. Ha bir de kapı gıcırtısı duyunca bile oynamaktan kendini alamayan hanımlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır eminim…

    Her neyse, benim bu yaşımdayken sahilde çocuklar gibi hoplayıp zıplamam ya da dansetmem pek uygun karşılanmıyor ama, kulaklarımda sevdiğim bir müziğin enerjisi ve bacaklarımda hayatın dans ettiren gücünü hissederek yürümek de en az onun kadar keyifli oluyor. Sanki bu şekilde hayatın o büyülü devrine, döngüsüne katılmış, deyim yerindeyese kaynağa dönmüş oluyorum. Sanki bu şekilde o güzel manzarayı, denizi, güneşi, martıları, çocukları kendimce ve elimden geldiğince taltif etmiş, onurlandırmış oluyorum. Öylesine kıvanç verici ki.

    bisiklet istanbul ankara

    Dinamik bir şekilde ve tempomu bozmadan yürürken, bir müddet sonra hipnoz gibi bir şey oluyor. Yol altımdan akarken, etrafımdaki manzara da bir araçla giderken film çekimi yapıyormuşçasına arkamda kalıyormuş, ve ben aslında yürümüyormuşum da kayarak ileriye doğru hareket ediyormuşum hissine kapılıyorum. İşte o anda istemeden ağzım kulaklarıma varmaya başlıyor…

    Ve anında bu duygunun geri dönüşünü almaya başlıyorum. Karşıdan gelen ve bu halimi gören insanlar, önce biraz kastırıp sağa sola bakarak yanımdan geçmeye çalışıyorlar ama sonra dayanamayıp selam veriyor, hatta merhabalaşıyorlar. O anda sanki vücudumun çeperinde bir hare varmış gibi hissetmeye başlıyorum. Belki şaşırtıcı olacak ama bunca zamandır bu durum hiç şaşmadı. Ne zaman kendimi böyle iyi ve mutlu hissetsem, başka zaman yere, sağa, sola bakarak yanımdan geçen herkes benimle selamlaşmaya başlıyor.

    Bir ara bu durumu kendime iş edinip üzerinde baya çalıştım. Önce bulabildiğim bütün “Vücut Dili” kitaplarını okudum, sonra da günler boyunca sahilde yürüyüş yapıp karşımdan gelen insanları izledim ve davranışlarını anlamaya çalıştım.

    Ve sonunda ortaya şöyle bir fotoğraf çıktı; insanlar, sanırım güvende hissetmek için veya utangaçlıklarından veya her ne derseniz deyin; karşısındakine daha uzaktayken, yani arada mesafe varken, yani karşısındaki kişi onu süzdüğünüzden emin olamayacakken rahat bir şekilde bakıyor ve ilgisini çekip çekmediğine karar vererek o kişiyi aklında işaretliyor. Fark edilme mesafesine girdiği anda ise bakışların yönü değişip, aşağıdakilerden birisini uygulamak üzere sahne alınıyor:

    Eğer pek ilgisini çekmediyseniz, şöyle bir bakıp geçiyor.

    Eğer ilgisini çektiyseniz ve kendisiyle barışık birisiyse, direk gözlerinize bakıp, sizden bir hareket bekliyor, hatta selam veriyor. Böyle birisiyle hiç düşünmeden arkadaş olup neler olacağına bakabilirsiniz...

    Eğer yanınızdan geçerken, “siz hariç her şeye” bakıyorsa; görünenin aksine, sizinle çok ilgilendi ama bunu anlamanızdan ödü patlıyor… Çok utangaç ve ne yapacağını bilemiyor…

    Sizinle göz göze geldikten sonra yere bakıyorsa; sizden hoşlandı ama ilk hareketi sizin yapmanızı bekliyor...

    Yanınızdan geçerken arka arkaya iki kez baktıysa; kesinlikle sizinle ilgilendi. Bir daha karşılaşırsanız selam verip, konuşmayı deneyin...

    Birkaç saniyeden fazla aval aval bakıyorsa; ya salağın teki ya da kara-sevda başlangıcı. Ne yapacağınızın kararını size bırakıyorum…

    Şunu da eklememde fayda var: insanlar kadın veya erkek olun fark etmez eğer sizi önemsemişse daha uzaktayken saçını, kıyafetini vs düzeltmek için ufak tefek hareketler yapmaya başlıyor ve size yaklaşınca birden dünyanın en kendine güvenen insanıymış yürüyüşü moduna geçiyor.

    Yine genel bir tespit: Düşünülenin aksine görünüşünüz iyileştikçe ve kendinize güveniniz arttıkça karşı tarafın size olan ilgisi azalıyor. Ben buna “Güzellerin Yalnızlığı Sendromu” diyorum. Sanırım büyük çoğunluğu utangaç ve kendine güvensiz insanlardan oluşan bir toplum olduğumuzdan, karşımızdaki kişinin iyi görünüşü ve kendine güveni bizim üzerimizde yıldırıcı bir etki yaratıyor ve “Yok ya bu hayatta bana bakmaz.” tarzı bir tepki vererek hem güvensiz olduğumuz için kendimizi hem de iyi göründüğü için karşımızdakini cezalandırmış oluyoruz. Halbuki sorsak herkes iyi görünüşlü ve kendisine güvenen birileriyle birlikte olmak istiyor! Bu durum sizce de traji-komik değil mi?!

    bisiklet istanbul ankara

    Bunları sadece ben söylemiyorum, biraz literatür karıştırınca göreceksiniz ki beden dili araştırmaları da aynı şeylerden bahsediyor. Benim yaptığım sadece bunları alıp saha çalışmasına çevirmek oldu. Biliyorum, belki çok fazla deşifre ediyorum ama, diğer türlüsü, yani bu kadar yalnız hissederken böylesine iletişimsiz kalmak da gerçekten çok saçma… Üstelik bence sahil, insanların tanışıp, arkadaş, dost, sevgili vs olabileceği dünya üzerindeki en güzel ve uygun atmosferlerden birisi. Bunu değerlendirememek çok üzücü oluyor. O yüzden üzerime düşeni yapmaya, insanların biraz daha cesur davranıp birbirleri ile daha çok etkileşebilmesi için tespitlerimi paylaşmaya çalışıyorum.

    Ve son olarak yine genel bir tespitim: Hayvanlar, deliler, çocuklar ve yaşlılar bu davranış kalıplarını hiç iplemiyorlar. O kadar samimi, içten ve hesapsızlar ki. Sanırım bunun sebebi şöyle bir şey: Siz de takdir edersiniz ki insanın en yalnız ve Tanrı’ya en uzak olduğu nokta, en aklı başında ve rasyonel olduğu orta yaşlar. İşte biz bu noktadayken hayvanlar, deliler, çocuklar ve yaşlılar Tanrı’ya bizden çok daha yakın oldukları için bu saçma sapan benmerkezci ve savunmacı zihin oyunlarından da bir o kadar uzak kalabiliyor ve gerçek kendileri olabiliyorlar…

    Şimdi size bir bonus vereceğim. Bunu kendim defalarca denedim ve her seferinde işe yaradı.

    Bir aralar Bollywood-Hint filmlerine takmıştım. Hollywood’un o endüstriyel ve mekanik gişe rekortmeni filmleri ile Avrupa’nın iç karartıcı kendinle hesaplaşma hikayelerinden sonra, yeniden doğan güneş gibi gelmişti bana. Hala da çok seviyor ve izliyorum. Bazen çok saçma olsalar da hem çok insaniler, hem umut dolular, hem de müzik ve danslar gerçekten çok güzel. Bu arada bilmeyenler için söyleyeyim, halihazırda bir yılda Hindistan’da çekilen filmlerin sayısı Hollywood’dan fazla, dolayısıyla film endüstrisi oldukça gelişmiş. Çekimleri ve müzikleri gerçekten en üst seviyede filmler izleyebiliyorsunuz. Özellikle Amir Khan’ın oynadığı filmleri hiç çekincesiz hepinize önerebilirim…

    İşte bu merakımı takiben, güncel Hint müziklerini keşfetmem de pek uzun sürmedi. Biraz bakarsanız göreceksiniz ki; film jeneriklerinin başını çektiği ve oldukça güçlü bir Hint Pop müziği stoğu oluşmuş durumda. Ben de bunları kurcalarken: “Tashreef Song” adlı bir şarkı keşfettim. “Rochak Kohli” söylüyor ve “Bank Chor” isimli filmin jenerik müziği. Peki bu şarkının özelliği ne? Bu şarkının özelliği, acayip komik olması! Hintçe anlamamama rağmen, bu şarkıyı her duyduğumda ister istemez ağzım kulaklarıma varıyor. Deneyin, eminim siz de bana hak vereceksiniz…

    Ve bir gün yine sahilde yürüyüş yaparken, kulaklıklarımı takıp, bu şarkıyı açmamla birlikte ağzım kulaklarıma varınca bir de baktım ki karşımdan gelen insanların çoğu bana selam veriyor… Önce pek anlam veremedim ama biraz düşününce fark ettim ki, karşımdakine içten bir şekilde gülümsediğim anda, genelde insanlar buna karşılık vermeden geçemiyorlar. Artık ne zaman keyfim pek yerinde olmasa sahile gidip bu şarkıyı dinleyerek yürüyüş yapıyorum. Ve bir süre sonra insanlarla merhabalaştıkça, başka hiç bir şekilde satın alamayacağım bir enerji bedenime dolup beni yeniden hayatın keyifli kısımlarına döndürüveriyor… Bende işe yaradı. Siz de bir deneyin derim!!!

    bisiklet istanbul ankara

    Artık Suadiye’yi geçtim, yavaş yavaş Şaşkınbakkal’a doğru geliyorum. Sahilde yürüyüş yapmanın o tatlı hazzı ile yine mutlu mutlu yürürken sekiz gözlü meşe ağacı birden gözüme takılıyor. Bu ağacı çok seviyorum. Şu anda yaprakları yok ama yazın öyle zengin ve babacan duruyor ki anlatamam. Bir de önceki yıllarda yapılan budamalar yüzünden gövdesinde oluşmuş sekiz tane budak var. Bunların her biri neredeyse bir karış çapında birer göze benziyor. O yüzden ben de ona “Sekiz Gözlü” adını taktım. Arada geçerken selamlaşıyoruz. Komik belki ama, konuşamasa bile sahilde kimse yoksa kendimi yalnız hissetmememe yardımı oluyor.

    Her neyse, onun sekiz gözlü gövdesini görünce aklım ister istemez bizim sekiz ayaklı Kemer’e kayıyor. İpuçlarından birisi de burada olmasın sakın?! Bir heyecan çimenlerin üstünden geçip yanına varıyorum… Tabi ki ben ona bakıyorum, o da bana!!! Tamam sekiz gözü var da… Başka?! Başka da bir şey yok…

    Sırtımı ağaca verip sağı solu taramaya başlıyorum: “Bakalım dikkat çekici bir şeyler görebilecek miyim?” diye. Ama hayır, sıra dışı hiç bir şey yok. Dikkat dağıtıcı tek şey, ağacın dibindeki hortumun ucundan şırıl şırıl akan su…

    Yürürken hafiften yoruldum sanki. Suyun şırıltısını dinleyerek hortuma bakarken tatlı tatlı gözlerim dalıyor. Çok güzel bir duygu. Böyle uykuyla uyanıklık arasında olmaya bayılıyorum. Ne maddesin ne de ruh, tam ortasındasın sanki…

    Ve bu büyülü anda hop yeniden bir flash-back yaşıyorum. Düşünce aklımda hızla patlıyor ama aslında öncesinde ağır çekimde yükseldiğini hissediyorum. Akan suyun parlayan görüntüsü ve artık derinlerden gelmeye başlayan şırıltısı önce gözlerimden ve kulaklarımdan beynime ulaşıyor, ardından da bacaklarımın arasına doğru hücüm edip, mesanemde baskıya dönüşüyor.

    Evet şırıl şırıl akan suyun etkisiyle bir anda acayip çişimin geldiğini hissediyorum. Bunu hissetmemle birlikte bakışlarım ilerideki İBB’nin umumi tuvaletlerine dönüyor ve işte onun o turuncu rengini gördüğüm anda da flash-back gerçekleşiyor.

    Rüyamda bu tuvaleti gördüğümü hatırlıyorum. Evet, cevap orada. Bunu zaten bildiğimin farkına varıyorum. Artık çok kalmadı, birazdan cevabı bulacağım. Keyfim yerine geliyor, yüzüm gülmeye başlıyor…

    bisiklet istanbul ankara

    O keyifle telefonumu çıkarıp, hareketli bir parça seçiyorum. Anında kulaklıktan geçen enerji bütün vücuduma doluveriyor. “Tanrı’nın dili olsaydı bu olurdu” herhalde diyorum kendi kendime. Yani iletişim kurmak için müziği seçerdi kesin…

    Meşhur soru vardır ya: “Issız adaya düşsen yanına alacağın üç şey ne olurdu?” diye. Diğer ikisi değişebilir benim için ama üçüncüsü muhakkak müzik olurdu. Yani bir şeyler hissedemedikten sonra yaşamak pek kayda değer değilmiş gibi geliyor bana…

    Müziği ne kadar seviyorsam, müzik videolarına da o kadar gıcık oluyorum sanırım… Yani bazıları gerçekten güzel, özel ve yaratıcı sahnelerle dolu ama çoğunluğu, paylaşmaktan çok tüketimi körüklemek üzerine kurulmuş. Onlar da tıpkı reklam filmleri gibi. Küçükken kediler ile oynadığım bir oyunu hatırlatıyorlar bana. Güneşli havalarda saatimden yansıyan ışığı bir duvara tutup dakikalarca işkence çektirirdim hayvanlara, bir oraya bir buraya zıplatarak. Işıltı aklını başından alıyor olmalı neden bilmiyorum ama, tam patilerini üzerine kapatıp yakaladığını sandığı anda, yansımayı başka bir yere kaydırınca deli olup hop oraya zıplardı bu sefer de. Çocukluk işte… O zamanlar sadistçe eğlenmem dışında pek bir anlamı yoktu benim için ama şimdi düşününce koca koca dersler çıkıyor altından.

    Birincisi, o kedi o ışığa neden o kadar düşkün, sorusu ? Ki bence bu insan olarak bizim için: “Neden güzelliğe ve güzel şeylere bu kadar düşkünüz?!” sorusuna tekabül ediyor ve başlı başına bir kitap konusu. Belki ileride bu konu hakkında detaylıca konuşma fırsatımız olur…

    İkincisi ve asıl hakkında konuşmak istediğim şey ise, bunu fark etmiş olup da bizi o kedi gibi oynatmakta olan sistem ve saati oynatıp duran reklamcıların marifetleri!!! Evet, güzelliğe olan düşkünlüğümüzü kötüye kullanıp, o kedi gibi oynatıp duruyorlar bizleri aslında. Önce ışığı bir noktaya tutup ağzımıza balı çalıyorlar, sonra da tam ışığı yakaladığımızı sandığımız anda hop, yansımayı başka yere kaçırıyorlar.

    Buna en güzel örnek az önce bahsettiğim müzik videoları. Önce çok güzel bir kız, yakışıklı bir oğlan, bir manzara, bir araba, kıyafet vs ekrana geliyor, tam dikkatlice bakacakken hop görüntü yok olup bir başkası geliveriyor… Çünkü bunu yapanlar çok iyi biliyorlar ki: eğer yeterince o görüntüye bakabilirsek, görünen şeyden sıkılmaya başlayacağız.

    Çünkü:

    1- O görünen şey cansız, dünyanın en güzel şeyi bile olsa bir süre sonra ilgimizi kaybedeceğiz,

    2- Üzerine tonlarca makyaj veya fotoşap uygulanmış, yeterince bakarsak bunun da farkına varacağız,

    3- Her ne kadar artık zihinsel olarak tavsamış olsak da, hem ekrandaki hem de basılı materyaldeki görüntüler iki boyutlu. Üstüne üstlük görmek ve duymak dışında bize ulaşma şansları yok. Yani mesela, eğer isterseniz ekrandaki veya dergideki görüntünün içine girip, görmekte olduğunuz güzel kızın-yakışıklı oğlanın yanağından bir makas alamıyorsunuz.

    İşte bunun çok iyi farkında olan ve geçimleri işlerini yaptıkları firmaların ürünlerini satmaya bağımlı olan zevat, tam bizler bu sahte vaatlerin farkına varacakken hoppadanak görüntüyü, müziği, vs değiştiriveriyorlar.

    bisiklet istanbul ankara

    Bir de şu “Dijital Dünya” meselesi var bu aralar pek revaçta ve pek bir enerjimizi alan. Hem de pek bir evlere şenlik ve o da ayrıca bir kitap konusu, o yüzden hiç girmiyorum… İşte o Dijital Dünya’nın sıfır ve birlerinden, iki kere ikinin dört etmesinden gerçekten o kadar sıkıldım ki! En önemli meselelerde iki kere iki, dört etmiyor ki zaten! Ne aşkta çalışıyor o formül, ne de eğer varsa Tanrı’ya ulaşmakta… Biliminsanlarının sıkıcı formüllerindense Shakespeare’in içimi eriten sonelerini veya Yunus’un burnumu sızlatan dörtlüklerini tercih etmişimdir her zaman. O yüzden, artık karını maksimize etmek zorundaki “Gösterip de Vermeyen” değil de Aşk Pröfesörü olmak istiyorum!. Veya Sevgi Doktoru. İyilik İşleri Genel Müdürü de olabilir. Ya da Kötü Kalpler yarışması sonuncusu!

    Yine konu dağıldı… Her neyse artık tuvaletin önündeyim ve neredeyse altıma yapmak üzereyim. Birazdan bitiyor bu işkence/eğlence…

    Turnikeden geçip, soluğu pisuvarın önünde alıyorum. Yemişim aklımdaki bütün soruları da cevaplarını da… Mesanede panik varken diğer her şey ağırlığını yitiriyor gerçekten. Bence açlıktan bile daha kötü bu. Çünkü acıkınca bir şeyi tutman gerekmiyor. O yüzden bebeklerde kaka-çiş eğitimi de bu kadar zor oluyor herhalde.

    Her neyse, epi topu bir dakika bile sürmese de gerçek mutluluğu iliklerime kadar hissediyorum. Yahu kıssadan hisse, rüyamdaki mesaj bu muydu yoksa: “Soruları cevapları boş ver. Hayat küçük mutluluklarla dolu. Tadını çıkartmaya bak!” mı demek istiyordu acaba rüyam?

    Yeniden dünyaya dönerken kafam karışıyor. Ama bu pek fazla sürmüyor. Ellerimi yıkamak için lavaboya yönelip de aynada kendimi görmemle birlikte düğüm de çözülüveriyor.

    Ve sonunda hazineme ulaştım. “Tabi ya, nasıl da akıl edemedim ki!!!” diyorum içimden.

    Aynadaki aksim, tamı tamına rüyamdaki görüntüyle örtüşüyor. Evet, aklımdaki bütün soruların cevabını bulacağım yer tam karşımda aynada duruyor. O yer benim pişmiş kellem. Öyle ya bu kafadan çıkan deli saçması soruların cevapları, yine bu çatlak kafadan başka nerede olabilir ki ?

    Ayrıca ironik de olsa rüyamın sebep olduğu bu kısa yolculukta yine ne çok şey düşünüp, sizlere anlatmaya çalışırken ne çok şeyin farkına vardığıma şaşırıyorum.

    Hafiften hayal kırıklığına uğramama rağmen yine de kendimi bu sabaha göre daha bilgeleşmiş hissediyorum. O yüzden keyfim yerinde. Ayrıca, hava güzel, harika bir sahilde heyecanlı bir yürüyüş yaptım. Üstelik az önce de bahsettiğim gibi ihtiyacım olan her şey bedava…

    Sallanarak dışarı çıkıp kendimi sırt üstü çimenlerin üzerine bırakıyorum. Gülümsemem yüzümde büyüyor. Hazinemi bulmuş olmanın keyfiyle gökyüzünü seyrederken aklımdan şuna yakın bir şeyler geçiyor: “Bugünü de zaten bilinçaltından bildiğim bir şeyi, her cevabın bende saklı olduğunu bilinç düzeyine çıkararak bitirdim. Sanırım görevimiz bu: Hayata bilinç getirmek…”

    Birden daha önceden okumuş olduğum bir cümleyi hatırlıyorum; “Bilim tarihinin tamamı, şeylerin hiç de sandığımız gibi olmadığının ispatlarından ibarettir!”. Ardından nedense gözümün önüne bir sihirbazın kurnazca gülümseyerek gösterisindeki hileyi anlatışı geliyor…

    İşte bu… Hayat koca bir sihir gösterisi ve biz de aslında hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığını keşfederek ilerliyoruz. Ne hoş…

    Sanırım öldüğüm anda da aynı şey gerçekleşecek ve bu bedendeki son sözlerim veya bir sonraki hayatımın ilk düşünceleri şöyle bir şeyler olacak:

    “Tabii ya, nasıl da düşünemedim ki?!!!”

    Sevgiler…

    Kartal Kendirci
    İstanbul, Ocak 2019

    bisiklet istanbul ankara
  • My Page

    Bisikletle Antalya'dan Adana'ya

    Torosların Eteklerinden Sahil Boyunca Akdeniz

    Learn More
    My Image

    Gerçekten inanılmaz: İstanbul buz gibiydi ama buralara şimdiden bahar gelmiş. Otların baharla gelen deli yeşili, meyve ağaçlarının dallarındaki bembeyaz mısır patlaklarıyla atışıyor sanki. Renkler o kadar kışkırtıcı ki, insanın otları ve çiçekleri çiğ çiğ yiyesi geliyor. Dağlar heybetli, deniz uçsuz bucaksız. Güneş ile bulutlar tiyatro ışıkçısı gibi bir dağları bir denizi pozluyorlar sahnede. İkisi de gelinlik kızlar gibi, ben güzelliklerini idrak ettikçe sanki daha da coşup en cazibeli pozlarını vermenin yarışına girişiyorlar. Ve yine oluyor, aklım duruyor, pedallamaktan hipnoz olmuş bir halde, artık düşünmeyi bırakıp ağzım bir karış açık, ilkel halime dönüşüveriyorum… Budur…


    1.GÜN / ANTALYA-GAZİPAŞA / 160 km yol - 700 mt irtifa

    Evet, iki teker üzerinde kendimden kendime yolculuklar yapmaya ve kendi çapımda minik gezi yazıları yazmaya devam ediyorum. 
    Önceki yazımı okumuş olanlar hatırlayacaklardır, “Avustralya Kıta Geçişi” öncesi bu son antrenman turum olacak. Kızıl Kıta’nın önce zorlu çöllerinde, sonra da karlı dağlarında sürüşe başlamadan önce hem kendimi, yani bedenimi ama özellikle zihnimi, hem de ekipmanlarımı denemek için artık bu son fırsat…

    Şans yüzüme güldü ve yine haftalar süren hava durumu takibi sonucunda, Antalya-Anamur-Silifke-Mersin-Adana hattında dört günlük bir açıklık yakalayabildim. Zaten bu mevsimde Türkiye’nin başka bir yerinde uzun sürüş yapmak pek olası değil.

    Açıklığı görür görmez THY’den dört gün aralıklı gidiş-dönüş biletimi alıyorum. Biraz iddialı oldu sanki ama sorun çıkmazsa beşyüzaltmış kilometrelik yolu dört günde alabilirmişim gibime geliyor. Hem zaten ortalamamı bu seviyelere çekmezsem Avustralya’da işim çok zor olacak, o yüzden kendimi biraz zorlamayı uygun görüyorum.

    Uçak biletimi neredeyse otobüsten daha ucuza alınca pek keyifleniyorum. En çok da muavinlerle bagaj çekişmesi yaşamayacağım için seviniyorum. THY, kilosu uygunsa bisikletleri kayak, sörf veya snovbord gibi spor aletleri kapsamına sokarak hiç sorun etmeden taşıyordu. Yalnız son zamanlarda bisikletlerin paketlenmesi zorunluluğunu getirdiği için işler biraz sıkıntılı. Ama ben de şöyle bir yol bularak bu sorunu aştım: Soft-case yani sert olmayan bir bisiklet çantası aldım. Tekerlekleri söktüğümde bisiklet rahatça bu çantaya sığıyor ve kolayca uçağın bagajına verebiliyorum. Çantanın boş haliyle kapladığı alan ise katlandığında bir sırt çantası kadar. Uçaktan inince çantayı katlayıp, en yakın kargo ofisinden gideceğim şehirdeki havaalanına en yakın şubelerine kendi adıma postalıyorum. Böylelikle vardığımda hazır halde beni bekliyor oluyor. Hatta “Bakalım hangimiz daha çabuk gideceğiz?” diye kendime motivasyon bile yapıyorum.

    Yalnız burada dikkat edilmesi gereken bir iki husus var. Birincisi, uçuş esnasında lastikleri indirmek gerekiyor yoksa uçak gökyüzündeyken basınç azalması yüzünden patlayabiliyorlar. Diğeri ise çantayı özel bagaj konumunda vermek. Bunun için çantayı check-in kontuarının yakınında duran özel taşıma aracına bırakmanız gerekiyor. Ben bir de aracı almaya gelen görevliyi bekleyip, çantanın içinde bisiklet olduğu için mümkünse özenli davranmalarını rica ediyorum. Bir de çantayı uçağa en son yükleyebilirlerse çok memnun olacağımı söylüyorum, bu sayede varış havaalanında uçaktan ilk inen çanta olduğu için bisiklete herhangi bir zarar gelmiyor.

    En erken uçuşa bilet aldım ve sabah dört buçuk gibi uyanıp havaalanına yollandım. Ama yine de indi, bindi, bisikleti kurdu vs derken ancak on buçuk gibi sürüşe başlayabileceğim için canım biraz sıkkın. Çünkü yolum uzun ama mevsim dolayısıyla gündüz sürüş saatleri hala sınırlı. Bugün yüzotuz kilometre civarı sürüp Alanya’ya varabilirsem iyi diye düşünüyorum. Zaten çok erken kalktığım ve yol yorgunu olduğum için kendimi ilk günden çok fazla zorlayıp kalan günlerde sıkıntı yaşamak istemiyorum.

    My Image

    Sorunsuz bir uçuşun ardından tam vaktinde Antalya’ya varıyorum. Yolda bir yarım saat kestirdim ama yine de biraz yorgun hissediyorum. Çıkış salonuna vardığımda tam tahmin ettiğim gibi çantayı beni beklerken buluyorum. Son yüklenen çanta olduğu için ilk olarak o çıkmış ve daha diğer valizler banda düşmeden gelmiş beni bekliyor.

    Vakit kaybetmemek için hemen çantayı dışarı taşıyıp, Karayel’i yeniden tek parça haline getirmeye başlıyorum. Önceki yazımı okumayanlar için hatırlatayım: Karayel bisikletimin daha doğrusu yol arkadaşımın adı.

    Karayel’i kurarken çocukluk arkadaşım Volkan geliyor. Kendisi Antalya’da yaşıyor ve fırsat bu fırsat beş on dakika laflarız diye gelmeden önce aramıştım. O da sağolsun kırmayıp gelmiş. Bir de rica ettim çantayı benim için kargolayıp bana en azından kıymetli bir sürüş saati kazandıracak.

    Karayel’i kamyonetinin arkasına yerleştirip havaalanı yakınlarındaki bir benzinlikte laflamaya gidiyoruz. İçine şeker boca ettiğim iki duble çayın ve kısa zamana sıkıştırmaya çalıştığımız yoğun muhabbetin ardından helalleşiyoruz. O kamyonetine atlayıp Antalya’ya dönerken, ben de Karayel’e atlayıp Alanya’ya doğru yola çıkıyorum.

    İşte oldu, yine yollardayız. Turdan önceki son gün ve seyahat genelde stresli oluyor ama daha ilk pedalla birlikte bütün kaygılarım uçup gidiveriyor. Yeniden bir özgürlük duygusu her yanımı sarmaya başlıyor. Hava çok güzel. Güneş karşımdan gözlerime vuruyor ama olsun rüzgar arkamda ve neredeyse kayar gibi gidiyoruz. Keyfim iyice yerine gelince bir de ıslık tutturuyorum. Şeritler akmaya, yol artık geri saymaya başlıyor. Budur…

    Önceki yazımın ardından yapılan yorumlarda en çok sorulan soru bu işi neden yalnız yaptığımdı. Dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım. Yalnız sürmek yerine grup halinde tura çıkarken aslında iki basit takas yapıyorsun: Birincisi, özgürlük yerine güvenliği, diğeri de kendine yolculuk etmek yerine arkadaşlarınla eğlenmeyi tercih ediyorsun. Basitçe söylemek istersek: Benim şu anki seçimlerim özgürlük ve kendini keşiften yana olduğu için yalnız takılmayı tercih ediyorum. Eğer siz de kendinizi tanıdığınızı düşünüyorsanız, o kadar emin olmayın. Bir kaç günlük bir bisiklet turu yapın, ne demek istediğimi anlarsınız. Ha bir de, kendinizi keşfederken etrafınızda kimseler olmasa daha iyi olur diye düşünüyorum…

    Çok özgürleştirici bir şey bu bisiklet turu. Ne astını çalıştırmak için korkutmak ne de üstünü yağlamak için yalakalık yapmak zorundasın. Veya çocuklarının ne işe yarayacağından emin olmadığın orta eğitimini, ölünce kime kalacağını bilemediğin evin taksitini, ya da daha gitmeden ödemesinin dert olduğu gelecek yaz tatilini de düşünmüyorsun. Tek düşündüğün pedalları döndürmek. O da zaten bir noktadan sonra, tıpkı mevlevilerin dönmesi gibi seni alıp başka diyarlara götürüveriyor.

    Gittiğin sürece kendinden başka kimse ile ne rekabet etmek ne de iş birliği yapmak zorunda değilsin. Sadece sen varsın bir de inanıyorsan yukarıdaki Tanrı veya hayat veya adına her ne diyorsanız o yaratıcı güç. O yüzden de yol boyunca Tanrı’nın biricik sevgili kulu sadece sen oluyorsun. O kadar özel bir şey ki bu!!!

    My Image
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    İşte yine tam da böyle hissederken yol kenarında çilek standları belirmeye başlıyor. Fotoğrafını çekmek için bir tanesinin önünde duruyorum ki yolun karşısından güleç yüzlü bir genç seyirtip yanıma geliveriyor. Daha kulaklıklarımı çıkartamadan kocaman bir çileği elime tutuşturuyor: “Abi ye” diyerek. Gülümsemem daha da büyürken neşeyle ısırıveriyorum kan kırmızısı meyvayı. Ummadığım kadar lezzetli. Hayret edip kalanını da atıveriyorum ağzıma. Adını soruyorum; “Müslüm” deyiveriyor. Sıradaki soru tabi ki kaçınılmaz: “Nerelisin Müslüm?” oluyor. “Urfalıyım abi” deyince, hemşerimi bulmanın sevinciyle daha da neşelenip elini sıkıyorum güler yüzlü hemşerimin.

    Laf lafı açıyor. Derken beklenen soru geliyor: “Yolculuk nereye abi?”. Gülerek “Adana’ya” deyince önce gözleri büyüyor, ardından da: “Gidebilir misin abi oraya kadar?” diye hayretle soruyor. Gözlerinde hem şaşkınlık var hem de bu turlarda Müslüm gibi insanların gözlerinde görmeye bayıldığım şey: inanamazlıkla karışmış bir hayranlık duygusu. Bu öyle bir şey ki sanki hem inanamadıkları o şeyi yaptığım için bana teşekkür ediyor, hem de kafalarındaki kalıpları kırdığım için, mümkünsüz görünen şeyin imkanlı olabileceği umudunu yeşerttiğim için bana minnet duyuyorlar… Biraz da Turnusol testi oluyor aslında bu soru. Müslüm gibileri böyle tepki verirken, kimileri -hadi insana dair umutlarını çoktan ipe asmış olanlar diyelim- de tam tersi bir reaksiyonla: “Manyak mısın oğlum?!” demeye getiren bakışlar atıyorlar…

    Hemşerimle helalleşip tekrar yola düşüyorum. Bu düşünceler içerisinde kilometreler birbirini kovalıyor, şeritler akıyor. Yolun bu kısmı biraz tekdüze. Sağlı sollu seraların arasında ufka doğru dümdüz uzanıyor. Çok heyecanlandırıcı değil ama tatlı bir huzur veriyor. Kendimi pedalların dönüşüne kaptırıyor, yavaş yavaş evrenin hiç mola vermeyen döngülerine dahil oluyorum.

    Bu şekilde epey gittikten sonra -epey diyorum çünkü bu durumda insan zaman algısını kaybediyor- sağ tarafımda denizi görünce aniden uyanır gibi olup neşeleniyorum. Sanki güneş üzerine misafir gelmiş, binlerece ışık tanesiyle göz kırpıp duruyor. Önce kesik kesik görüyorum denizi minik kum tepelerinin arasından . Derken hepten bütün ihtişamıyla ortaya çıkıveriyor. Güneye doğru, uçsuz bucaksız göz alabildiğine uzanıyor. Onu öyle görünce içime bir ferahlama geliyor. Düşüncelerimin, hatta duygularımın bile genişlediğini hissediyorum.

    Derken Antalya körfezinin o muhteşem kumsalları kendilerini sergilemeye başlıyorlar. Bir kere daha ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyorum böylesine güzel bir ülkede yaşadığımız için. Deniz var, dağ var, çöl var, nehir var, orman var, göl var, envai çeşit kaya var, dört mevsim var, yağmur, çamur, kar, güneş var… Bu ülkede var oğlu var…

    Sevincim kısa sürüyor. Biraz daha sürünce çocukluğumun muhteşem kumsalı İncekum çıkıyor karşıma. Hollywood filmlerinin aşk sahnelerindeki kumsallara taş çıkartacak güzellikte bir doğa harikası… Yetmişli yılların sonları ve seksenli yılların başları boyunca ne çok tatil yapmıştık burada. O zamanlar inle cin gerçekten de top oynuyorlardı buralarda. Çadırımızı kurup, gece Samanyoluna karışır, gündüz de ayaklarımız yanmadan kumsalı aşıp da denize varabilmek için bin takla atardık. Su içmek için bile dönmezdik denizden çadıra ayaklarımız yanar diye. Akşama kadar o billur suların içerisinde aç biilaç hoplayıp zıplayıp dururduk çakma yunuslar misali… Oysa şimdi gördüğüm şey o kadar farklı ki. Bırakın o muhteşem kumsalın kenarını, içinde bile oteller var. Üstelik eminim ki kumsalı dolduran karınca tertip yaratıkların ağırlıklı olarak konuştuğu dil de Türkçe değil! Tamam, turizm iyiydi, bacasız sanayiydi, garibanlara iş kapısıydı vs de, be müslümanlar insan bizim gibi kitle tatilinden hoşlanmayan, doğayla birlikte olmayı sevenler için de bir iki parça yer ayırabilirdi yani… Şimdi kumsal zengini kendi cennet ülkemizde, arzu ettiğimiz gibi bir tatil yapacak bir tanecik koy bulamıyoruz.

    Bu düşünceler keyfimi kaçırınca, bakışlarımı tekrar ışıl ışıl yanmakta olan denize odaklıyorum. O beni anlar. Derdimi alıverir birazdan. Sağlık olsun…

    Kendimi bir şeylerle oyalamak isteyip, aklımı çarkıfelek misali döndürünce şöyle bir soru geliyor: “İnsan koşarak mı daha çok yol alır, yoksa yürüyerek mi ?”. Aslında biraz hileli bir soru. Anlamaya çalıştığım şey, uzun bir süre verildiğinde hangisiyle daha fazla yol alınabileceği. Biraz düşününce “Eşit olmalı herhalde” diyorum. Sonuçta fizik bu. Biraz Tavşan-Kaplumbağa hikayesini hatırlatıyor. Bilgelik dolu mesaj çok eski aslında: “Koşsanda yürüsen de aslında pek bir şey fark etmiyor”. Sadece birisinde yol almak dışında daha çok vaktin kalıyor. İşte kimilerine göre medeniyet, kimilerine göre de bütün kötülükler insana kalan o boş vakitten çıkıyor… Kafam karışıyor… Ben her ne kadar yerimde duramasam da yürümeyi daha çok sevdiğimi düşünüyorum. Diğeri kadar vakit tasarruf ettirmiyor belki ama en azından koşmak kadar stres yaratmıyor. Evet, sanayi devrimiyle birlikte “koşturmaca” fiilini icat eden modern insanın sıkıntısı da bu olmalı herhalde: O kadar çok koşmak zorunda ki paçasını stresten kurtaramıyor. Ondan sonra bir de o boş vaktinde ne yapacağının stresini yaşıyor. Sonra oraya da bir koşturmaca ekliyor. Ve bu böylece sürüp gidiyor… Yok yok, hiç bana göre değil…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    İncekum nostaljisinin üzerine bu felsefi buluşum iyi geliyor. Kendimi şimdi daha iyi hissediyorum. Zaten pedallamanın etkisiyle büyükşehirde sıvanmış sırlarım yavaş yavaş çatlayıp dökülmeye başladı. Biliminsanlarının deyişiyle: temiz havadaki bol oksijenle daha da coşan ciğerlerim, sportif çabalarım sonucu beynimin iyiden iyiye endorfin pompalaya başlamasıyla birlikte, zihnimde tam bir bahar havası estiriyor….

    Yolun sol tarafındaki envai çeşit temalı otellere bakmamaya çalışarak denizle yarenlik ede ede sürüyorum. Ama bu sefer de sol omzuma ağrı giriyor! Yine de bakmıyorum; omuz ağrısı göz sancısından daha iyidir.

    Neyse, gide gide bir köşeyi dönünce Alanya olduğu gibi karşıma çıkıveriyor. Tanrım bu ne kadar bina! Nedense sağlıklı bir bedene yapışmış parazit hücrelerini andırıyorlar bana uzaktan. Bakışlarımı kaçırıp, dikkatimi Alanya’nın alamet-i farikası heybetli tepeye ve üzerinde silueti görünen kaleye veriyorum.

    Saatlerdir sürüyorum ama yine de tahminimden erken geldim. Çok acıktım ve bir şeyler yemezsem artık pek gidebileceğimi zannetmiyorum. Şöyle güzel bir yemek çok iyi giderdi ama şehrin içine girmektense çevreyolunda bir şeyler atıştırıp, bir kaç saat daha sürebilirsem akşama Gazipaşa’yı tutabilirm diye düşünüyorum. Alanya’da beni çeken pek bir şey yok. İstanbul’un bir ilçesinin kopyala-yapıştır metodu ile buraya iliştirilmiş hali gibi zaten.

    Şehre girmeden devam edip, çıkışına doğru bir pideci görünce duruyorum. İşte en sevdiğim anlardan birisi. Sanki içimde bir elektrikli süpürge var ve ağzıma ne atarsam hop diye yutuverecek. Yüzyirmi kilometre yol yaptıktan sonra midemde dipsiz bir kuyu varmış gibi geliyor. Garsonla yine her zamanki ritüelimizi yaşıyoruz. Ben sipariş veriyorum o da inanmaz gözlerle bu kadar yemeği nereme sokuşturacağımı merak ederek kafa sallıyor. Birazdan bütün yemekleri silip süpürürken gözleri daha da büyüyecek, ama yapacak bir şey yok…

    Reklamda dedikleri gibi: “Açken sen sen değilsin!”. Aynen öyle… Şimdi kendimi dürtmem lazım. Çünkü biraz fazla oturursam uykum gelmeye başlayacak… Kan kaslarım yerine mideye gideceği için yemeğin üstüne sürmek de hiç zevkli olmayacak biliyorum ama başka şansım yok. Akşama Gazipaşa’da olmak istiyorusam hemen yola koyulmam lazım.

    Tekrar yola çıkıyorum. Tahmin ettiğim gibi ilk kilometreler biraz sıkıntı oluyor. Ama neyse ki Alanya’dan çıktıktan sonrası -burası Mahmutpaşa oluyor- çok güzel. Tıpkı Suadiye sahili gibi, bir anda evimdeymiş gibi hissedince keyfim yerine geliyor. O kadar ki bir kaç fotoğraf çekmek için durmaktan kendimi alamıyorum.

    Deniz’e nazır yerleştirdiğim Karayel’in fotoğraflarını çekerken bir çift yaklaşıyor. Fotoğraflarını çekebilir miyim diye sorunca “Hay hay“ diyorum. İki poz fotoğraflarını çekiyorum ki adam Karayel’in önünde benimle de fotoğraf çektirmek istediğini söyleyince önce şaşırıyor, sonra da hafiften gururlanıyorum. Eşi fotoğraflarımızı çekerken çaktırmamaya çalışıyorum ama pek bir keyiflendim. Karşılıklı teşekkür ettikten sonra tekrar yola koyuluyorum.

    Yol artık çok güzel, yeşillikler içindeki tek tük binaların arasından sahil boyunca hafiften kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Hem beşeri hem de fiziki coğrafya aniden değişti. Alman ve Rus’lara benzeyen yanık tenli ama donuk bakışlı tipler yerini biraz sakil ama yine de gözleri parlayan yurdum insanına bırakmaya, etrafta hafiften belirmeye başlayan muz ağaçları giderek floraya hakim olmaya başlıyor.

    Coğrafya çok daha iyi ama benim de pilim tükendi. Bacaklarım giderek ağırlaşıyor ve her pedal daha zor dönmeye başlıyor. Tüm bunların üstüne en zorlu olanı da geliyor. Sürüşün sonuna denk gelen rampa!!! Gücün en azaldığı zamana denk geldiği için en zorlu rampalar bunlar. Çünkü hem bedenen hem de zihnen artık tükenmiş ve bir an önce kalacağınız yere varmaya odaklanmış olduğunuzu için zorlukları katlanıyor…

    İkiyüzelli metre rakımlı, çok zor olmayan bir rampa ama bir de bana sorun… Neyse ki her zor şey gibi o da kararlılık karşısında teslim bayrağını çekiyor ve ter içinde kalan vücudumu titreten bir inişin ardından mutlu mesut Gazipaşa’ya varıyorum.

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Tahmin ettiğimden daha büyük Gazipaşa. Sebebini pek de düşünmeden, içgüdüsel bir hareketle anayoldan sağa, sahile kırıyorum. Ve bir kere daha şaşırıyorum. Karşıma kilometrelerce uzanan ve kaymak gibi bir bisiklet yolu çıkıyor. Saatler süren karayolu sürüşünden sonra, sanki tatile gelmiş gibiyim.

    Hiç acele etmeden, keyfini çıkarta çıkarta sahile doğru sürüyorum. Deniz kıyısına ulaştığımda güneş palmiyelerin arasından ufukta batmak üzere göz kırpıyor. Durup mutlu mutlu batışını izliyorum.

    O kadar yorulmuşum ki güneşin batışını seyrederken neredeyse ayakta uyuyordum. Güneşin batmasıyla birlikte hafiften üşüyünce silkinip kendime geliyorum. Kalacak bir yer bulmam lazım ve bu mevsimde çok fazla seçenek yok.

    Ben hala otel ararken Trivago vs bakmak yerine eski usul esnafa soruyorum. Böylelikle hem seçmediğim diğer otellerin bütün kaçırdığım özelliklerinden dolayı vicdan azabı çekmem gerekmiyor, hem de o yörenin insanıyla temasa geçmiş oluyorum.

    Sağa sola bakınınca bir bakkal görüp sürüyorum. Selam verip sorunca hemen tarif ediyor yakındaki tek açık oteli. Yurdum insanı her zaman yardımcı. “Medeniyet bu işte, içten, dipten, topraktan geliyor” diye düşünüyorum, yoksa kitaplarca kanun yazıp sonra uymayanları cezalandırmaktan değil…

    Bir iki dakika sürmüyor oteli bulmam. Yine ilk iş Karayel’i odama alıp alamayacağımı soruyorum ve ekliyorum; “Onsuz olmaz!”. O yorgunlukla başka bir yer aramak çok zor olacak ama yapacak bir şey yok. Bu konuda tavrımız çok net: Ya birlikte kalırız, ya da başka bir yere bakarız…

    Neyse ki izin çıkıyor. Yepyeni tertemiz bir otel. Otel dediğim apart aslında ve içinde yok yok. Bu tam düşeş oldu, çünkü otel odalarını sevmiyorum. Apartlarda daha bir ev havası oluyor. Uyanır uyanmaz bir kahve yapıp, pencerenden manzaraya bakarken sıcak sıcak içebiliyorsun en azından. İki saat oda servsini bekleyip, sonra gelen buz gibi kahve ile yetinmek zorunda kalmıyorsun. Hem ben zaten kalkar kalkmaz üç tane içtiğim için otellerde bu işi çözmek imkansız; oda servisine beş dakika arayla üç kahve siparişi vermem gerekli ki, bu da biraz gerilim yaratabiliyor…

    Ve günün bir diğer muhteşem anı başlıyor: Sıcak suyun altına giriyorum ama bir türlü çıkamıyorum. Dakikalar geçiyor, karnım zil çalıyor ama ben bir türlü kendime söz geçirip o duşun altından çıkamıyorum. Derken mayışmış bir halde tam gözlerim kapanırken zar zor atıveriyorum kendimi dışarıya.

    Sanki yeniden doğmuş gibiyim, karnımı da doyurdum mu benden iyisi olmaz artık. Dışarı çıkıp yürümeye başlıyorum. İlerideki bir markete girip meyve alıyorum. Keyfim o kadar yerindeki, bir sonraki koridorda rafları düzeltirken benden habersiz şarkı söyleyen kasiyer kızla düet yapıyorum. Şaşkınlıkla etrafına bakınıp bir süre sonra beni görüyor. Önce biraz utanıyor ama sonra kendini tutamayıp benimle birlikte o da gülmeye başlıyor…

    Hazır temas kurulmuşken hemen istihbarat faaliyetlerine girişip civardaki en güzel lokantayı soruyorum. Internet vs iyi ama, yine de yerel istihbarat gibisi yok… Beni nokta atışı öyle bir yere gönderiyorlar ki yerken gerçekten dibim düşüyor… Yazının sonuna doğru tekrar bahsedeceğim, Gazipaşa sınırları itibarı ile gastronomi gerçekten şahlanıyor, ta ki Adana’ya kadar. Vaktim olmadığı için devam edemedim ama zaten sıradakileri de biliyorsunuz: Hatay, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır, Mardin… Bir kaç kilo almadan gelmek mümkün değil. Seviyorum bu ülkeyi… Hem de çok…

    Malum bisiklet turu. Hızlı gidebilmek için yanıma mümkün olduğunca az eşya aldığımdan, lokantaya giderken de üstümde bisiklet montu var. Yemekten fırsat bulup zar zor bir iki nefes aldığım sırada garsonlardan birisi yanıma gelip: “Abi yarışçı mısınız?” diye soruyor… İşte bu da bisiklet gezilerinin sevdiğim bir diğer yönü. O kadar sosyal bir şey ki, masanız asla boş kalmıyor. Gerek: “Yolculuk nire?”, gerekse “Abi bu kaç yapıyo?” şeklinde başlayan muhabbetler asla eksik olmuyor.

    Her neyse garson Eray ile laf lafı açıyor. O da zamanında bisiklet sporu yapmış, yarışmalara katılmış, ama malum Türkiye’de futbol harici spor yapmaya çalışan her Türk genci gibi hüsrana uğrayıp sporu bırakmış. Ve bunun acısını çıkartmak istermişçesine beni şımarttıkça şımartıyor. Çaylar, tatlılar gırla gidiyor.

    Göbeğimin çeneme değmesiyle irkilip saatime bakıyorum. Hem yatma zamanı gelmiş, hem de o kadar yemekten tek gözü açık halde zar zor durabiliyorum. Kibar garsonum Eray ile vedalaşıp, otelin yolunu tutuyorum. Ertesi gün artık rampalar başlıyor ve çok zorlu olacak. İki tane beşyüz, bir tane üçyüzelli, ve bir tane de ikiyüzelli olmak üzere diğer irili ufaklıları da ekleyince toplamda ikibin metre irtifa aşmam gerekiyor. Bu arada yüzkırk kilometre yol yapmak da cabası tabi ki.

    Yatağa doğru alçalışa başlıyorum. Daha başım yastığa değmeden, Alanya’da durmayıp Gazipaşa’ya gelmekle ne iyi ettiğimi düşünmeye başladığım anda uykuya dalıyorum. Daha doğrusu o bana dalıyor…

    bisiklet istanbul ankara

    2.GÜN / GAZİPAŞA-AYDINCIK / 140 km yol - 2.000 mt irtifa

    Sabah daha hava ağarmadan uyanıyorum. Uyanıyorum dediğim, aklım uyanıp geliyor gittiği diyarlardan ama aynı şeyi bedenim için söyleyemeyeceğim. Bütün olarak yataktan çıkmam bir on dakikamı alıyor. İki fincan kahve takviyesiyle gözlerim ancak açılır hale geliyor.

    Ufaktan hazırlanmaya başlıyorum. Bugün yol hem uzun hem de zorlu. Daha başlar başlamaz beşyüz metre irtifa yapacağımdan acaba kahvaltı yapmasam mı diye düşünüyorum. Evet tok karınla rampa tırmanmak çok zor ama, bir sonrakinden önce yiyecek bir şeyler bulamazsam bu sefer de o tırmanış tehlikeye girecek. Zor bir karar vermem gerek…

    Bu düşünceler içerisinde otelin lobisine indiğimde ikilemim anında çözülüveriyor. Otelde kalan tek kişi ben olmama rağmen, biri bayan iki çalışan sabahın kör karanlığında gelip benim için kahvaltı hazırlamışlar. Ama ne kahvaltı, krepler, börekler, menemenler… Bir kuş sütü eksik…

    Şaşırmış gözlerle nasıl yani diye bakarken: “Yol yapacaksınız sizin yemeniz lazım” deyince o kadar duygulanıyorum ki, istemeden gözlerim doluyor. Bir yandan gözlerimi saklamaya çalışırken, bir yandan da: “Bu kadar uğraşmışlar, şimdi ben bunları nasıl yemem? Diyelim yedim, o kadar yemekten sonra o yokuşları nasıl tırmanacağım?!” diye için için kendimi yiyorum. Bir de başımda durup tatlı tatlı bakmazlar mı…

    Kem küm ediyorum. “Ben bunları yersem hayatta gidemem” diyorum, ama dinletemiyorum. Sonunda melül melül bakarak her şeyden birer lokma alıyorum. Kreple börekleri de paket yapıp ceplerime doldurarak beni yolcu ediyorlar.

    Neyse ki ilk rampa düşündüğümden daha uzun çıkıyor, dolayısıyla da eğim tahmin ettiğimden daha az. İlk ikiyüzelli metre irtifaya tırmanana kadar epey bir vakit geçiyor ve ben de yediklerimi eritmeye başladığım için rahatlıyorum. Derken yokuş başlıyor sekiz, dokuz, on derken eğim oniki derecelere kadar çıkıyor. Ama sabah erken olduğundan gücüm yerinde ve hazım sorunumda kalmadığı için ilk zirvemi kolayca yapıyorum.

    Manzara müthiş. Aşağılarda Akdeniz çarşaf gibi uzanıyor. Yolum uzun olduğu için hızlıca bir fotoğraf çekip hemen inişe geçiyorum. Harika bir şey. İşte o yokuşları tırmanılabilir yapan şey tam da bu, eninde sonunda inişin geleceğini bilmek…

    Yol da boş olduğu için, bir virajla sağa, bir diğeriyle sola yatarak aşağılardaki denize doğru dans eder gibi kayıyorum son hızla. Rüzgar kah gözlerimi yaşartıyor, kah arkamdan beni yakalamaya çalışıyor. Tam da rüzgarın oğlunu oynuyorum anlayacağınız. Ve tabi ki tırmanmam ne kadar uzun sürdüyse, inişim de o kadar çabuk bitiyor…

    Olsun, zararı yok… İlk zirvemi aştım ve ardından minicik çok güzel bir koya indim. Yol güzel, gücüm yerinde, keyfim müthiş… Gelsin sıradaki diyorum ama yine de soluklanmak için beş dakikalık bir mola veriyorum. Önümdeki rampa çok daha zorlu. Daha ilk metrelerinden on derecelik eğimle başlıyor ve bir buçuk kilometre böyle devam edeceğine dair bir tabela var. Bu da demek oluyor ki bir buçuk kilometre sonra yüzelli metre irtifaya çıkmış olacağım. İkinci zirvenin neredeyse üçte biri.

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    İşte burada hemen aklıma “Üçte Biri” kuralı geliyor. Bu daha önceki turlarımda tecrübe edip, artık genel geçer bir kaide olduğuna iyice kanaat getirdiğim bir saptama. Şöyle ki: üçte birini bitirdiğim her şeyin sonunu da getirebiliyorum. Bisiklet turlarında keşfettiğim bu kuralın sonraları hayatın diğer alanlarında da geçerli olduğunu gördüm. Anlatayım, belki sizin işinize de yarar…

    Bu kurala göre başladığım her şeyde en zorlu kısım, sürecin üçte birlik ilk bölümü oluyor. Çünkü bu bölüm boyunca, “Acaba yapabilecek miyim ? Neden yapıyorum ki ?” vs gibi zihinsel bir mücadele yaşıyorum. Ben buna “Yolun Başı” diyorum. Ne zamanki bu bölüm bitiyor, o zaman ikinci üçte birlik kısım başlıyor ki bu da “Yolun Gövdesi” oluyor. Yolun Başı’nı bitirdikten sonraki mücadele daha çok bedensel oluyor ama bu bence baştakine nazaran çok daha kolay ve yönetilebilir bir şey. Hele ki yolun yarısı geçildikten sonra gerisi çok daha hızlı akmaya başlıyor. Derken sıra son üçte birlik bölüm olan “Yolun Sonu”na geliyor ki bu en kolay kısım.

    Örnek vermek gerekirse şöyle bir şey; mesela bir günlük rotanın veya bir yokuşun başında ilk üçte birlik bölümü bitirene kadar zihinsel olarak akla karayı seçiyorsun. Başarma şansı da, vazgeçme kararı da bu bölümde alınıyor. Diyelim ki bu bölümün sonunda devam etmeye karar verdin, işte aslında o anda o yokuş veya o günkü yol bitmiş oluyor. Çünkü ikinci kısımda zihnin dinginleşmiş halde sadece fiziksel çaba harcayarak devam ediyor, üçüncü bölümde ise deyim yerindeyse neredeyse erken kutlama yapıyorsun…

    İşte bunu bildiğin zaman, yolun sadece üçte birini bitirdiğin halde turu tamamlayacak şekilde bir zihinsel zafer elde etmiş oluyorsun. Ha unutmadan “Üçte Biri” kuralı olduğu gibi bir de “Üç Katı” kuralı var. O da şöyle bir şey; tur boyunca yediğin her yemek, içtiğin her şey ve uyuduğun her uyku, gündelik hayatta yaşadıklarına göre “Üç katı” daha tatlı geliyor…

    Yine bu şekilde rampanın ilk üçte biri bitirmiş, yokuşun ortasına doğru yaklaşırken, telefonum acı acı çalmaya başlıyor. Yani daha iyi bir zamanlama olamazdı herhalde… Neyse deyip, kenara çekiyorum. Arayan annem. Merak etmiş. Gülsem mi, ağlasam mı…

    Biraz su içip, tekrar tırmanmaya başlıyorum. Yokuş gerçekten fena. Aslında beni zorlayan ne eğimi ne de uzunluğu. Beni en çok zorlayan şey en düşük hıza geriliyor olmak. Bu hızdayken git git bitmeyecekmiş gibi hissediyor insan. Ama derinden bildiğim şekilde, her pedalla birlikte minicik te olsa o yokuş azalıyor. Bir kere daha emin oluyorum ki, hayattaki en büyük güçlerden birisi devamlılık. Yeterince zamanın varsa, ve azimliysen karşında hiç bir şey duramaz. Bir milyon adımlık bir yola da çıksan, hep bir adım bir adım gidiyorsun. Devam etmeyi bırakmadığın sürece başarmamaman imkansız!!!

    Ve yine aynen öyle oluyor,gıdım gıdım da olsa o koca yokuş giderek eriyor ve sonunda yine zirvedeyim.

    Karayel’i korkuluklara dayayıp, matarayı kafama dikerken, pedallamaktan büyülenmiş bir şekilde muhteşem manzarayı seyre dalıyorum.

    Gerçekten inanılmaz: İstanbul buz gibiydi ama buralara şimdiden bahar gelmiş. Otların baharla gelen deli yeşili, meyve ağaçlarının dallarındaki bembeyaz mısır patlaklarıyla atışıyor sanki. Renkler o kadar kışkırtıcı ki, insanın otları ve çiçekleri çiğ çiğ yiyesi geliyor. Dağlar heybetli, deniz uçsuz bucaksız. Güneş ile bulutlar tiyatro ışıkçısı gibi bir dağları bir denizi pozluyorlar sahnede. İkisi de gelinlik kızlar gibi, ben güzelliklerini idrak ettikçe sanki daha da coşup en cazibeli pozlarını vermenin yarışına girişiyorlar. Ve yine oluyor, aklım duruyor, pedallamaktan hipnoz olmuş bir halde, artık düşünmeyi bırakıp ağzım bir karış açık, ilkel halime dönüşüveriyorum… Budur…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Orada öylece ne kadar durduğumu bilemiyorum. Ama o kadar dingin, huzurlu ve mutluyum ki… Kendimi doğrudan o doğanın bir parçası gibi hissediyorum. Sanki bir denizin içindeyim ve kalbim oradaki her şey ile birlikte atıyor.

    Art arda geçen kamyonların gürültüsüyle kendime gelip bu kısa rüyadan uyanıveriyorum. Bir kaç yüz metre ilerimde bir kır kahvesi var. Arkamdan gelen keskin bir ıslık sesine dönünce aynısından bir tane de bir kaç yüz metre gerimde olduğunu görüyorum. Derken ıslıklar çoğalıyor. Birden farkediyorum ki, kır kahvelerini işletenler ıslıkla anlaşıyorlar. Bildiğin lisan, acayip hoşuma gidiyor. İnsanların çoğu vıdı vıdı konuşmalarına rağmen anlaşamazken, buradakilerin ıslıkla konuştuğuna şahit olunca, insanoğluna duyduğum ümit yeniden yeşeriyor, son derece mutlu oluyorum.

    İkinci büyük zirveyi de geçtiğim için keyfim son derece yerinde. teorik olarak en zorlu kısmı bitirdiğimi biliyorum ama tecrübelerim kendimi erken salıvermememi söylüyor. Ben de öyle yapıyorum. Artık iniş zamanı. Hem de ne manzaralı bir iniş. yeniden Rüzgarın Oğlu’na dönüşüp, kendimi yokuşun kollarına bırakıveriyorum.

    Hani uçmak kadar olmasa da, bir tık altı gibi bir şey bu. Karayel sanki altımda yunusmuş, biz de denizin içinde son hız bir sağa bir sola manevra yaparak gidiyormuşuz gibi hissediyorum. Öyle kesintisiz bir iniş ki, sonlarına doğru artık omuzlarım ağrımaya başlıyor. Derken yol upuzun dümdüz ve bomboş bir yokuş haline gelince hız rekorumu da kırıyorum: saatte yetmişaltı nokta sekiz kilometre…

    Ve sonunda yokuş bitiyor. Yeniden pedallamaya başlıyorum. Yalnız bir gariplik var. Her bir kaç pedalda bir ayaklarım boşa dönüyor. ne olduğunu anlamaya çalışıyorum ama o anda pek bir fikrim yok. “İnşallah göbeklerde veya aktarma grubunda bir şey yoktur!” diye dua ediyorum içimden. Tam da Allah’ın dağbaşı dedikleri bir yerdeyim! Yani başınıza arıza gelmesini, hele ki aktarma ile ilgili bir arıza gelmesini isteyeceğiniz en son yer…

    Bir kaç garip sesin ardından zincir de atınca durmak zorunda kalıyorum. Az önce kuşlar gibi uçuyorken, şimdi şu halime bak! Hayat, sürprizlerle dolusun…

    Kontrol ediyorum ama ne olduğunu anlayamıyorum. Son derece sinir bozucu bir durum. Zinciri takıp, yeniden gitmeyi deniyorum ama bir kaç pedal sonra yine aynı şey oluyor… tam da ne güzel hızımı almış gidiyordum, olacak şeymiydi bu?! Elimde olmadan sinirlenmeye başlıyorum. Ve tabi ki rasyonelliğimi yitiriyorum. Anında “Nazar değdi, nazar!” diye kendi kendime konuştuğumu farkedince ürperip, kendimi toparlamaya çalışıyorum.

    Nazar mı ? Tabi ki hayır. Kuvvetle muhtemel ki sürücü hatası. Kesin az önce yokuşu inerken gaza gelmekten olmuş olmalı. Zaten dikkat edin başınıza ne geldiyse iyi hissettiğinizde veya “artık tamam, oldu bu iş!” deyip gaza geldiğinizde olmuştur !!!

    Biraz dikkatli inceleyince sorunu fark ediyorum. Zincir baklalarından biri eğilmiş. Yokuş aşağı inerken aniden vites büyütmeye çalıştığımda olmuş olmalı. Zincir o bakladan itibaren otuz derecelik bir açıyla dışa dönük halde durduğundan, çarkları karşılamayıp otomatikman boşa dönüyor veya tamamen çıkıyor. Yani tamir edilmeden bu şekilde devam etmesi mümkün değil.

    Çoklu aleti çıkarıp, eğilen baklayı düzeltmeye çalışıyorum ama pense veya ikinci bir aletim olmadığı için başaramıyorum. Artık ya yoldan geçen birisini durdurup beni yirmi kilometre ilerideki Anamur’a bırakmasını rica edeceğim, ya da riski göze alıp zinciri ameliyat edeceğim. Neyse ki en korktuğum arızalardan olduğu için yanıma yedek zincir baklası almıştım.

    Bir süre durumumu tarttıktan sonra kararımı veriyorum. Zaten bu noktada başınıza gelebilecek en kötü şey kararsız kalmak. Geçen araçlardan birisine rica edip Karayel ile birlikte Anamur’a gitmek daha güvenli görünüyor ama hem bisikletçi ararken vakit kaybedeceğim, hem de tekrar buraya dönüp başlamak biraz zor olacak. Diğer taraftan ameliyata girişirsem bir şansım var ama beni ne kadar idare edeceğini kestiremiyorum. Üstelik hepten bozup, Anamur’da tamir ettirememe ihtimali de var. İçgüdülerimi dinleyip, ameliyatta karar kılıyorum…

    İşler istediğim gibi gidiyor. Önce kurşunu, yani eğik zincir baklasını çıkarıyor, ardından yenisini yerleştiriyorum. Gerisi artık hastaya kalmış… Neyse ki Karayel güçlü bir kişilik ve çabucak iyileşmiş görünüyor. Bir iki deneme yapıp, yeniden yola düşüyorum. Tamirattan üstüm başım yağ içinde… Gariptir ama pislendiğim için özgürleşmiş hissediyorum. Ne de olsa artık kirlenme derdi kalmadı. Üstüne ameliyatın başarılı geçtiğini de hatırlayınca keyfim iyice yerine geliyor.

    bisiklet istanbul ankara

    Anamur’a kalan yolda günün üçüncü rampasını tırmanırken zincirin iyice yerine oturduğunu görüp iyice rahatlıyorum. O neşe ile rampa hemencecik bitiveriyor. Karayel’in yönü aşağıya döndüğünde hem zincirimizi, hem de kendimize güvenimizi tazelemiş haldeyiz. Yol da yeni yapılmış, o kadar pürüzsüz, düz ve güzel ki. Etrafta kimsenin olmayışından cesaret alarak bir Kızılderili narası atıp, ipleri karayel’e devrediyorum. Ve bu sefer gerçekten uçmaya başlıyoruz. Öyle ki gözlük takıyor olmama rağmen gözlerimden yaşlar akıyor. Ve o yaşların arasından zar zor yeni rekorumuzu görüyorum: saatte seksenüç nokta sekiz kilometre!!!

    Yokuşun eğiminin düzleşmeye yüz tutmasıyla birlikte, Anamur da önümüzde olduğu gibi arzı endam ediyor. Hayatımda hiç böyle bir şey görmemiştim: Eğer daha önce Anamur’a gelmediyseniz, sakın ha “Ben daha önce sera gördüm.” demeyin! İnanılır gibi değil ama yukarıdan bakınca burası koca bir sera kent gibi görünüyor. Kendimi sanki bir bilimkurgu filmindeymiş gibi hissediyorum…

    Kısa bir sürüşün ardından kentin ana caddesinde salına salına süzülmeye başlıyoruz. Güneş parlıyor, etraf sakin ve havada bir “Her şey yolunda” hissi hakim… Oldukça büyük olmasına rağmen, son derece huzurlu bir yer burası. Daha şimdiden içim ısındı Anamur’a.

    Merkeze gelince yine gidonu sahile doğru kırıyorum. Hem rampalar, hem de ameliyat stresi yüzünden kurt gibi acıktım. Tamiratla epey vakit kaybetmeme rağmen, yine de şöyle güzelce oturup leziz bir yemek yedikten sonra üstüne bir iki çay içip dinlenecek kadar zamanım var. Üstelik bugün bunu gerçekten de hak ettik…

    Sahilde irili ufaklı kafeler, incik-boncukçular vs var. Ama hem sezon dolayısıyla hem de güneşten olsa gerek ortalıkta pek kimse görünmüyor. Bense gözü dönmüş bir şekilde pideci veya kebapçı arıyorum. Rampaları tırmanırken çok fazla kalori harcadığımdan, daha dağ başındayken pide kokuları almaya başlamıştım zaten. Bu genelde oluyor: Vücut karbonhidrata ihtiyaç duyduğu için dağın başında bile pide veya pizza kokuları olmaya başlıyorsun. On kilometre çapında ne pideci ne de pizzacı olmadığını bilmene rağmen, oralarda bir yerde pide veya pizza yapıldığına yemin edebilirsin, o derece yani…

    Derken ufak tefek, salaş ama hsilerime göre çok şey vaad eden “Başköşe Kebap”ı keşfedip, bodozlama dalıyorum. Saat öğleden sonra dört sularında olduğu için benden başka kimse yok. Süper, rahat rahat yayılabilirim…

    Hemen bir çorba sipariş edip, üzerimi değiştiriyorum. Üzerimden çıkan ıslak giysileri astığım Karayel şu anda çamaşır ipi gibi görünüyor! Ellerimi yıkamaya kalmadan çorba görünüyor. Ama daha o gelmeden masanın üstü envai çeşit salatalarla kaplanmış halde zaten… Sadece görüntüsüyle bile içim gıcıklanıp kendimden geçiyorum: Tanrım, hayat çok güzel!!!

    Size bir tavsiye: Mersin il sınırından içeri adımınızı attığınız andan itibaren önünüze getirilen hiç bir domatesi, hele ki üzerine nar ekşisi dökülmüşse sakın ha geri çevirmeyin! Bunun sırrı nedir bilmiyorum ama, ben ömrü hayatımda Mersin’de yediklerim kadar güzel domates yemedim. Hele ki bir de o domateslerden ezme salata yapmışlarsa, eyvah eyvah…

    Çorba ve salatalarla başlayan, başrolünde domates, kebap ve pide olan o yarım saatlik zevk fırtınasını tarif etmem pek mümkün değil. Ne desem boş…

    Ve işte tam da yemeğimi bitirdiğim o anda, bisiklet turunun mucizelerinden birisi daha ortaya çıkıyor. O açlığın üstüne yenen yemek insanı o kadar mutlu ediyor ki, ister istemez aşçıyı iltifatlara boğuyorsun. Ve tabi ki takdir edilen aşçı senden yayılan bu enerjiyi katlayarak çay, tatlı, vs eşliğinde sana geri gönderince, ister istemez aranızda hayatın güzel yanlarından dem vuran bir sohbet alevleniyor. Tahminimce o pozitif enerji o gün hem benim, hem de o aşçının çevresindekiler dahil bir şekilde ulaşabildiği herkese bulaşıveriyor. Bundan daha faydalı olduğum zamanlar nadirdir diye düşünmeden edemiyorum…

    bisiklet istanbul ankara

    Yemekten ve sohbetten sarhoş bir şekilde tekrar yola düşüyorum. Tedbiri elden bırakıp yine yemeği abarttım. Çok yemekten bahsetmiyorum, bu bildiğin abartmaktan başka bir şey olmadı. Önümde bugünün son rampası, üstelik en alçak olanı kaldı ama yine de iyi biliyorum ki en alçağı bile olsa günün son rampaları asla hafife almaya gelmez…

    Ve “Gözsüzce” rampası beni yanıltmıyor. Hatta bütün beklentilerimi de aşmayı başarıyor. Hayatımda ilk defa “Onbeş” derece eğimli, üstelik bunu tabelasıyla tüm dünyaya ilan eden bir rampayla karşılaşıyorum.

    Önce çok yediğim için rüya falan gördüğümü düşünüp gözlerimi ovuşturuyorum ama maalesef hiç bir işe yaramıyor. Ahanda oracıkta olduğu gibi duruyor. Üstelik bir de akşam güneşi vurmuş ki ışıl ışıl yanarken sanki “Gel gel, kucağa gel” yapıyor…

    Gerçekten şaka gibi. Üstelik yol o kadar dar ki, ne sağa sola manevra yapıp eğimi yumuşatacak, ne de durup dinlenecek bir yer var…

    Öylece durup, hiç bir şey düşünmeden bekliyorum. Sanki birden bir şeyler olacak da o yokuş başka bir hale dönüşecek. Ya da ne bileyim gizli bir geçit falan açılıp ben aniden dağın öbür tarafına geçivereceğim… Ama tabi ki olmuyor… Umutla gözlerimi açıp açıp kapıyorum ama hiç bir şey değişmiyor…

    Üstelik tam da yolun sonuna gelmişken… Dağın arkası Aydıncık… Sıcak su, duş, yemek, uyku… Hepsi o dağın arkasında beni bekliyor… İyi ama ben oraya nasıl geçeceğim? Ağlasam işe yarar mı ki acaba?!

    Hayır yaramıyor… Öyle ya da böyle bu rampa geçilecek… “Haydi: Üçte Bir” falan diyecek oluyorum kendime ama yok arkadaş “Beşte Bir” falan da olsa nafile…

    Sonunda gözümü karartıp pedallara asılıyorum. tabelaya göre onbeş derece eğim yediyüzelli metre sonra bitecek. Ama sonrası da pek umut verici görünmüyor ki… Kendi içime dönüp, “Başlamak bitirmektir” diye kendimi hipnoz etmeye çalışırken, kaplumbağa hızıyla rampayı tırmanmaya başlıyorum.

    Demiştim ya rampalarda bana en çok koyan yavaş gidiyor olmak diye. Şu anda resmen yeni bir standart belirleniyor bu konuda. Yavaşlıktan devrilmemek için bütün hünerlerimi sergilerken, burnumun ucundan Karayel’in kadrosuna şıpır şıpır terler damlamaya başlıyor. Ve o anda bir şey oluyor: Hayatımda ilk defa bir rampada kamyon solluyorum. Üstelik kaplumbağa hızıyla. Resmen gerçeküstü bir filmde gibiyim. Hem de ağır çekim bir gerçeküstü filmde…

    Derken bacaklarım iflas ediyor. Durmak zorunda kalınca az önce solladığım kamyonun şöförü yine gerçeküstü bir filmdeymişçesine ağır çekimde sırıtarak yanımdan geçiveriyor…

    Devam edebilecek miyim? Bedenime sorarsan hayır… Zihnime sorarsan o da pes etmiş gibi… Geriye kala kala bir tek deli gönlüm kalıyor. Tüm gücümle ona tutunup son bir gayretle tekrar yola düşüyorum…

    Bir pedal, bir pedal daha, bir tane daha… Derken yediyüzelli metre bitiveriyor. On derecelik eğime sevineceğimi söyleselerdi hayatta inanmazdım… Ama hayat bu işte, çok acayip…

    Yaklaşık bir kilometre de bu şekilde tırmanıyorum ve hayatımın rampası son buluyor. Altimetreler için küçük, ama benim için çok büyük bir adım!!!

    Evet, her zaman olduğu gibi kural değişmiyor, ve yine dersimizi alıyoruz: “Ne kadar az kalsa da, ne kadar alçak olsa da, kalan yolu asla küçümseme!!!”

    Tüm bunların üzerine Aydıncık tam bir hayal kırıklığı. Sapada kaldığı için turizmin deforme edici etkilerinden korunup bozulmamış olacağını düşündüğüm Aydıncık, hiç te tahmin ettiğim gibi bir yer çıkmıyor. Evet, turizmden nasibini almamış ama, sanki bir sahil kasabası değil de herhangi bir iç anadolu kentinin deniz kenarına sürülmüş bir ilçesi gibi…

    Zaten yorgunluktan ölmek üzereyim. Zar zor bir lokanta bulup sadece doymak için bir şeyler atıştırdıktan sonra, yine zar zor bulduğum otelime gidip, hızlıca bir duş alıyor ve her ne kadar rüyamda rampa canavarları tarafından kovalansam da, kalktığımda hiç bir şey hatırlamayacağım deliksiz bir uykuya gark oluyorum.

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    3.GÜN / AYDINCIK-ADANA / 220 km yol - 1.600 mt irtifa

    Yine şafakla uyandım. Tam da yolun çoğu, üstelik en zorlu kısımları bitti diye keyiflenecek gibi olacakken, önceki akşam başıma gelenleri hatırlayıp tövebe etmeye başlıyorum…

    Planladığımdan hızlıyım. Normalde dört günde bitirmeyi düşündüğüm yol üç buçuk günde bitecekmiş gibi görünüyor. Tabi ki sadece görünüyor. Yol tanrısı benim için daha ne gibi sürprizler hazırladı hiç bir fikrim olmadığı için mütevazı takılmaya karar veriyorum.

    Aydıncık’tan pek hazzetmediğim için, kahvaltı bile etmedenbir an önce yola çıkmak istiyorum. Aydıncık girişindeki rampa tek kelimeyle harikaydı. Acaba çıkışındaki rampa da öyle midir diye düşününce içim titriyor. Yalnız dün akşam dikkatimi çekmişti, Aydıncık’tan önceki yol eski iken, Aydıncık’tan itibaren Mersin’e doğru giden yol yeni yapılmış görünüyordu. Bu da demek oluyor ki “Onbeş derece” gibi güzel eğimlerle maalesef tekrar karşılaşamayacaktım… Tüh!!!

    Çabucak hazırlanıp, arkama bile bakmadan yola koyuluyorum. yol gerçekten de yeni yapılmış ve oldukça güzel. Önümde üçyüzelli metre irtifaya çıkacağım bir rampa var. Metanetle kaderimi kabullenip, “Üçte Bir” moduma geçiyorum. Zaten dünkü rampadan sonra bunlar pek bir tatlı geliyor. Yalnız sabah ayazı epey soğuk ve rampa dağın gölgeli tarafında kaldığı için bayağı üşüyorum.

    Her neyse al takke, ver külah zirveyi buluyorum. Tam derin bir nefes alıp inişe geçiyorum ki en illet olduğum şey başıma geliyor. karabasanım: Önden esen rüzgar! Yokuş aşağı olmasına rağmen gitmiyor Karayel, öyle gıcık bir şey ki. İnsanın bütün sürüş zevkini alıyor. Bir dahaki rampayı, keyifli iniş umudu olmadan nasıl çıkacağım şimdi ben ? Zaten olmayan keyfim hepten kaçıyor.

    Rüzgar: Belalım… Sinsi rakip… Yokuş tanrı gibidir yukarıdan basar, çalışıp uğraşıp ona ulaşmaya çalışır, sonunda bir şekilde varırsın… Oysa ki rüzgar tam bir şeytan, ne zaman nereden çıkacağı hiç belli olmuyor ve seni seninle sınamaktan hiç usanmıyor…

    Yokuş aşağı gidebilmek için bile acayip güç harcıyorum. Bu gerçekten rampa çıkmaktan çok daha yıldırıcı… Ha geçti, ha geçecek diyorum. Ama sanki benimle alay edermişçesine, azıcık yavaşlayıp her seferinde daha kuvvetle geri dönüyor.

    Derken kahvaltı etmemiş olmamın da etkisi de kendisini göstermeye başlıyor. Gerçekten zorlanmaya başlıyorum. Ne keyfim var ne de enerjim. bakalım ne olacak. Bir şey olması lazım, çünkü böyle devam etmem pek mümkün görünmüyor…

    Yavaş yavaş yeniden deniz seviyesine iniyorum. Bundan sonrası artık Allah kerim. Derken bir virajı alınca kurtarıcım görünüveriyor, minicik bir bakkal. Bu gerçek bir mucize çünkü: çölde vaha gibi; Allah’ın unuttuğu yerde minicik bir bakkal, üstüne üstlük enerji içeceği satıyor!!! Daha ne kanıt istersin ki?!

    Hemen depoyu fulleyip, iki tane de çikolatayı da mideye indirdikten sonra, motorların yeniden çalışması için oturup beklemeye başlıyorum. Bu turların en güzel yanlarından bir diğeri de bu: Hiç kilo endişesi yaşamadan dilediğin kadar kola vs içip, çikolata yiyebiliyorsun… Çok sürmüyor, on dakika sonra yeniden kendime geliyorum.

    Vakit kaybetmeden son büyük rampaya doğru yola çıkıyorum. Onu da aştım mı artık gerisi irili ufaklı iniş çıkışlar. O şevkle pek bir sorun yaşamadan yokuşu tırmanıyorum. Ama tepeye varır varmaz kabusum yine beni karşılıyor. Bu rüzgar gerçekten ölümcül. Bu tepeyi aşmamla birlikte çok büyük bir düzlüğe geliyorum. Ve rüzgar alabildiğine tadını çıkarıyor bu düzlüğün …

    Dakikalar geçmek bilmiyor. Gittikçe gidiyorum ama ne düzlük bitiyor, ne de rüzgar çekilip gidiyor. Aydıncık’tan çıkalı neredeyse altmış kilometre olmuşken ve bu hayatımın en zor altmış kilometrelerinden biri olarak kalbimdeki yerini almışken sonunda düzlük sona eriyor ve rüzgar da hiç olmazsa biraz azalıyor.

    Artık deniz kenarından Silifke’ye doğru yol alıyorum. Rüzgar hala ön-sağ tarafımdan beni zorluyor. Ama en azından düzlükteki kadar yıldırıcı değil. Aklımda sadece bir an önce Silifkeye varabilmek var. Onu becerebilirsem, gerisini oturup biraz kendime geldikten sonra orada düşüneceğim.

    İyice uyuşup, tüm dikkatimi yola ve pedallamaya veriyorum. Gözlerimi kilometre saatinden bir an bile ayırmadan, geçmekte olduğum her metreyi teker teker sayıyorum. Bir, iki, üç, beş, on, yirmi, yüz, beşyüz derken sonunda bu ızdırap bitiyor. Silifke’nin ara sokaklarına girmemle birlikte rüzgardan kurtuluyor, uzun süre sonra ilk kez derin bir nefes alıyorum…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Acıktım ama, rüzgar beni o kadar yıldırdı ki geri deönmeden bir an önce yol alayım diye durmak bile istemiyorum. Aç biilaç bir on kilometre daha gidip Silifke’den çıkarken, kenarda gördüğüm bir esnaf lokantası bütün kararlılığımı yerle bir ediyor. Kuru fasülye pilavı hem görüyorum, hem de nefis kokusunu alıyorum. Sürekli kebap vs yedikten sonra birden dünyanın en güzel yemeğiymiş gibi gelip aklımı alıyor. Hemen durup masaya yerleşiveriyorum…

    Karnım doydu ama dayak yemiş gibiyim, rüzgar gerçekten de insanı perişan ediyor. Ama yağma yok, devam etmem lazım. Yolun yarısı tamam. Bu kadar daha gidersem akşama Mersin’deyim. Orada acısını çıkarırırm diye kendimi gazlayıp, yeniden yola düşüyorum.

    Ve anladığım kadarıyla iyilik perileri sahne alıp sonunda rüzgarı ikna ediyorlar. Allah’ım kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyorum. Pedala basıyorum ve Karayel gidiyor, inanılmaz!!!

    Yeniden neşelenince, üstüne üstlük yol almaya da başlayınca, nasıl olduğunu anlamadan saat dört sularında kendimi Mersin girişinde buluyorum. Rüzgarın kapana aldığı bacaklarım, özgürlüklerine kavuşunca beni yay gibi fırlatmış olmalılar. Şaka maka yüzaltmış kilometre yol yaptım, hem de ne yol… Üstüne üstlük hala sürüş yapabileceğim bir kaç saatim ve daha da önemlisi gücüm var…

    Yalnız bu trafikte Mersin’i boydan boya geçmek biraz sıkıntı verecekmiş gibi duruyor. yine de pedallara asılıp yönümü Adana’ya çeviriyorum. eğer becerebilirsem, üçüncü günde turu tamamlamış olma şansım var. Harika…

    Bu durum bana öyle bir gaz veriyor ki anlatamam. Yeniden otomatiğe alıp makine gibi pedallamaya başlıyorum. Keyfim de yerine geldi ya, arabalara otostop çeken bir öğrenciye: “Kusura bakma, yerim yok” gibi bir hareket yapıyorum, o da bana gülüyor. Ardından yolda yürüyen ergen kızlara göz kırpıp onları kikirdetiyorum vs. Sanki “vaz geçmeme” hediyem olarak her şey tekrar yoluna girmiş gibi görünüyor…

    Sonunda Mersin’den de çıkıp Tarsus yolunda devam etmeye başlıyorum. Artık denizden tamamen uzaklaştığım için rüzgar da yok. Adana’yla aramızda sadece kilometreler ve çevirilecek pedallar kalmış gibi görünüyor.

    Karayel ile ilk defa bir günde bu kadar uzun bir mesafe yapıyoruz. o yüzden gittikçe daha çok gidesimiz geliyor. Artık tek sınır zaman ve karanlık. Derken kalan mesafe de yavaş yavaş eriyip yok oluyor ve sabahtan beri yaptığımız ikiyüzyirmi zorlu kilometrenin ardından Karayel ile planladığımızdan bir gün önce Adana tabelasının altına ulaşıyoruz.

    bisiklet istanbul ankara

    İşte oldu… Bitirdik…

    Üç gündür içimde şişmekte balon yine yavaş yavaş sönmeye başlıyor. Öbür gün uçağa binip, görmeden, duymadan, koklamadan, hayatın kaslarımdaki gücünü hissedip onları tapagaz çaıştırarak hızlanmanın coşkusunu yaşamadan, insanlara dokunup verip almadan, tadmadan, minnetle gözlerim dolmadan, doğanın azametini farkedip huışu duygusunu hissetmeden, rüzgarla kapışıp gücümün son damlasına kadar zorlanmadan ve içimin taa derinliklerinden gelen çığlıklar atmadan, aşağı yukarı bir saat sürecek, son derece teknolojik, rahat ama bir o kadar da sıkıcı bir uçak yolculuğunun ardından eve döneceğim. Ve her tur sonrası olduğu en az bir haftalık bir depresyon kaçınılmaz… Neyse, sağlık olsun, önümde kebap mabedi Adana’da geçireceğim koca bir gün var...

    Kendimi yorgun ama mutlu ve minnet dolu hissediyorum: Ne güzeldir ki yaptığım her tur beni olgunlaştırıyor, değiştiriyor, dönüştürüyor… En basitinden, artık alglarım eskisine göre çok farklı. Ne büyük mesafeler artık bana o kadar büyükmüş gibi geliyor, ne de iki boyutlu medyadan süzülüp gelen sanal görüntüleri gerçekleriyle karıştırıyorum. Tıpkı televizyonda futbol maçı izledikten sonra sahaya gidip çıplak gözle izlediğinde olduğu gibi, ben de artık her yeri daha yakındaymış gibi, ve her şeyi daha canlıymış gibi hissediyorum… Her turla birlikte dünya daha da küçülüyor, kafamda büyüttüğüm mesafeler, gerçek yerlerine, yani benim onlar için uygun gördüğüm büyüklüklere oturuyorlar...

    İşte… Yine bir yolculuğun daha sonuna geldim. Neyse ki hala şehirin kaotik ortamında alamadığım kokular burnumda, duyamadığım sesler kulaklarımda. En güzeli de, yine en taşlaşmış kalpleri bile eritecek kadar enerji biriktirdim her geçtiğim coğrafyadan, yediğim her güzel yemekten, yaptığım her samimi sohbetten…

    Ne diyeyim: “Büyülüsün hayat!”

    Ha bu arada, bisiklet çantası da daha bugün gelmiş!!!

    Sevgiler…

    Kartal Kendirci
    Şubat 2019

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
  • My Page

    Bisikletle Trans-Avustralya PART I

    Perth > Adelaide http://www.kartalkendirci.com/page/

    Learn More
    Stacks Image 1645
    Stacks Image 1735

    TRANS AVUSTRALYA - PART I

    BİSİKLET ÜSTÜNDE HİNT OKYANUSU’NDAN PASİFİK KIYILARINA
    Başını sonunu birbirine karıştırdığım unutulmaz bir yolculuk…

    Binlerce kilometre yol, milyonlarca koyun, milyarlarca okaliptüs ağacı, devasa mesafeler, minicik şehirler, daha önce hiç duymadığım kokular ve daha önce görmediğim kadar göz alabildiğine düzlük, kıpkızıl bir toprak, envai çeşit bulut, denizi kıskandıracak kadar mavi bir gökyüzü, deli deli esen rüzgarlar, kangurular, emular, wombatlar, üçüncü dereden amele yanıkları, altın arayanlar, maceracılar, bir sürü göçmen, sıcak, soğuk, yağmur, çamur, şimşek, ıssız çöller, dev dalgalı okyanuslar, çokça tek başınalık, kaybolmuşluk ama bir o kadar da özgürlük, başını sonunu birbirine karıştırdığım unutulmaz bir yolculuk: Trans-Avustralya !!!


    Evet, geri sayım başladı. Çocukluğumdan beri rüyalarımı süsleyen o zorlu ama heyecan verici yolculuğa çıkmama artık sadece günler var.

    Önceki yazılarımı okumuş olanlar biliyordur ama bilmeyenler için tekrar edeyim; becerebilirsem, bisikletim Karayel ile Avustralya’yı Batı-Doğu istikametinde baştan başa geçmeyi planlıyorum.

    İnsanoğlunun en son ayak bastığı, ve bence bu yüzden o özel habitatına sahip olan kendine has kıtanın kıpkızıl çölleri kendimi bildim bileli beni bir mıknatıs gibi kendisine çekiyordu. Turistik gezilerin gidilen coğrafyadaki hayatla alakası olmayan yapay dokusu ve gerçeklerden kopuk yapısı bana çok itici geldiğinden, ve bir de hayata seyirci kalmak yerine, kayarcasına geçtiğim yerlerdeki her eğimi, her sesi, her kokuyu hissedip, hayattan aldığım enerjiyi pedallara aktararak akarken yeniden hayat döngüsünün içine karışıp onun bir parçası olduğumu hissetmeye aşık olduğumdan böyle bir işe girişmeye karar vermiştim.

    Ve kalbim son altı aydır neredeyse sadece bunun için atıyor. Zihinsel, fiziksel ve ekipman hazırlıklarım bu kimilerine göre delice serüven için artık son aşamada. Ve heyecanla birlikte stresim de artıyor. Daha yolculuğa çıkmadan dönüşmeye, İster istemez farklı bir dünyaya, bilinmezlerin getirdiği heyecanlarla ve endişelerle dolu bir gerçekliğe doğru kaymaya başlıyorum. Bazen çocuk gibi seviniyor, bazen hastalık hastası yaşlılar gibi endişeleniyorum. Bu manik-depresif hal ne kadar gerginleştirici olsa da soğuk ama taptaze bir bahar rüzgarı gibi yeni yapraklar açıyor ruhumda…

    NASA’NIN UZAYA UYDU YOLLAMASI GİBİ BİR ŞEY

    Artık hazırlıklardan yorulup, beklemekten sıkıldım, ne olacaksa bir an önce olsun istiyorum. Bu iş Nasa’nın uzaya sonda göndermesi gibi bir şey. En ufak detayları bile önceden düşünüp, on gram yükün dahi hesabını yapmak zorundayım. Yanıma almaya karar vereceğim her minik şey, on gram dahi olsa binlerce kilometre taşımak zorunda olunca epey yekün tutuyor.

    Internet’te son araştırmalarımı yapıp, kafamda bilmem kaçıncı kez yolculuğu simüle etmeye çalışırken, bir yandan da; “Bu kadar öngörülebilir hale getirirsen bu yolculuğun ne heyecanı kalacak ki!” diyerek kendimle çelişiyorum;… Sonradan bu sözleri çok anacağımı nereden bilebilirim ki!

    Şaka bir yana, bu minik proje yaşadığım son ayları öylesine anlamlandırıp, günlerimin o kadar dolu dolu geçmesini sağladı ki,. Sanki önceki on seneye bedel bir yıl geçirmiş gibi hissediyorum kendimi… Kennedy’nin “Aya İnsan Gönderme” gibi bir projeyi kullanarak Amerikan teknolojisi, sanayisi ve ekonomisine nasıl çağ atlattığını şimdi daha iyi anlayabiliyorum.

    Askerliğimden beri ilk defa bu kadar uzun süreliğine gündelik hayatın dışında, modern hayatın baş döndürücü sarhoşluğu ve insanı tüketen talepleri olmadan vakit geçirebileceğim için çok heyecanlıyım. Yalnız, İstanbul’dan çıkmak, neredeyse turun kendisinden daha zor. Uzun, teknolojiye ne kadar erişebileceğimi bilemediğim ve riskli bir yolculuğa çıkıyorum. Geride kalanları da düşünüp bütün ayarlamaları yapmam gerekiyor: Faturalar, otomatik ödemeler, vs… Bu esnada şehir hayatının kıskacını daha da bir derinden hissediyorum. Meğer “Aylık Yapılacaklar” listesinde varlığını unuttuğum ama beni bağlayan ne kadar çok şey varmış.

    VASİYETNAME MESELESİ

    Evet angarya ama gezinin gazıyla bir şekilde hallediyorum. Asıl can sıkıcı olan ise “Ya dönemezsem!” ile ilgili ayarlamalar oluyor. Ölüm yasal açıdan son derece temiz bir durum. Vesayet mekanizması hemen devreye giriyor ve mülki işlemler kısa sürede halloluyor. Yalnız öldüğünüz kanıtlanamazsa işte o zaman durum çok vahim, çünkü yakınlarınız mirasınızı alabilmek için on sene beklemek zorunda… Bir süre düşünüp bir yol bulmaya çalışıyorum. Avukatlar vasiyetname yazsam bile öldüğüm kanıtlanmazsa işe yaramayacağını söyleyince notere danışmaya karar veriyorum. Onun önerisi ise vekalet vermem oluyor. Yalnız her varlığımı düşünüp, her birini tek tek vekaletnamede belirtmem gerekiyor ki, noter masrafını hesaplayıp neredeyse gezi bütçeme yakın bir şey çıkınca vazgeçiyorum. Sanırım kaybolmamaya çalışmak çok daha kolay olacak…

    Tam da mülkiyet meselelerinden kurtulup kafa dinleyebileceğim bir yolculuğa çıkacakken yine o mülkiyet meselelerinin kucağına oturmak sinirlerimi bozuyor. Biraz da endişelerimi tetikliyor haliyle. Sayılı günler azaldıkça stresim artıyor. Arttıkça da sanal ahrazlarım ortaya çıkmaya başlıyor: menisküs ağrısı, kalp çarpıntısı, iştah bozukluğu vs…

    Tabi hepsinin ana teması aynı fikir: “Ya bir şey olur da yapamazsam!”… Ya sakatlanırsam veya fiziksel olarak tükenip devam edemezsem, ya Karayel tamir edilemeyecek bir arıza çıkarır veya çalınırsa, ya pasaportumu kaybedersem, ya param biterse, ya saldırıya uğrarsam, ya vahşi hayvanlar beni yerse, ya orman yangınına yakalanırsam, ya kamyon çarparsa, ya çölün ortasında yılan ısırırsa, ya fırtınaya yakalanırsam ve üzerime yıldırım düşerse, vs, vs… İçimdeki hain yine iş başında, tam mesai yapıyor. Ben ise deli gönlümü yardıma çağırıp her kötü ihtimal için akılcı bir çözüm üreterek kendimi rahatlatmaya çalışıyorum.

    Aslında iş başında olan sadece içimdeki hain değil. Çevremdeki insanlar da bu düşünceleri zihnime nakış gibi işlemek için hiç bir fırsatı kaçırmıyorlar. Böyle bir yolculuk yapacağımı söyler söylemez, hiç kimse içsel korkularıyla katkıda bulunmaktan kendisini alamıyor... “Nasıl yani?” diye başlayan cümleler “İyisin değil mi?” diye sonlanırken, aslında akıllarından geçenin “Kafayı yemiş bu!” olduğunu şaşkın bakışlarından anlayabiliyorum Bu gezi etrafımdakileri tanımam için Turnusol Kağıdı gibi bir işlev de gördü diyebilirim. İlk telaffuz ettiğim günden itibaren, aman Allah’ım ne endişeler; vahşi hayvanlar, böcekler, hırsızlar, haydutlar, kazalar, hava şartları, orman yangınları... Oysa ki gazeteleri açıp baksalar şehirlerde meydana gelen şiddet haberlerinin kırsaldakinin onlarca katı fazla olduğunu, ve insanın insana yaptığını ne doğanın ve ne de hayvanların yapmadığını apaçık görecekler. Şöyle bir baktım, aslanlar tarafından yılda öldürülen insan sayısı beşyüzelli iken, trafik kazalarında bir yılda hayatını kaybedenlerin sayısı dörtyüz yirmi bin. Basit bir hesapla, trafik kazalarında bir yılda hayatını kaybedenleri yiyebilmeleri için dünyadaki tüm aslanların yediyüzaltmışüç yıl aralıksız uğraşmaları gerekiyor.

    Aslında bu endişeler beni bir kez daha motive ediyor çünkü bu gezi vasıtasıyla bir süreliğine de olsa asıl kurtulmak istediğim şey, işte tam da yakınlarımın bu hissettikleri ve benim de içimde savaş verdiğim sanal endişeler… Çünkü ben hayattan korkmak değil, onu yaşamak istiyorum. Tabii ki haddimi bilerek ve saygıda kusur etmeden…

    SPONSOR MUHABBETİ

    Her neyse ciddi olduğuma ve vazgeçmeyeceğime kanaat getirdikleri zaman bu sefer başka bir moda geçiyoruz; “Neden bir sponsor bulmuyorsun?” modu…

    “Bir sponsor bulsan iyi olmaz mı?” aslında oldukça saf bir iyi niyet beyanı gibi görünüyor, ama benim için öyle değil… Aslında söylemeye çalıştıkları şey şu: “madem böyle bir iş yapıyorsun, bunu neden paraya tahvil etmiyorsun?”.

    Ve bunun cevabı çok basit: “Çünkü ben zaten paradan ve onun temsil ettiği şeylerden uzaklaşmak için böyle bir şey yapıyorum da ondan!”. Bedenimi, aklımı, zihnimi, vaktimi, yeteneklerimi, doğru olanı seçme/yapma özgürlüğümü türümüze has gereksiz ihtiraslar yüzünden iş hayatım boyunca yeterinden fazla kiraladım zaten. Artık bunu yapmayacağım. Prangalarımdan kurtulmak için keşfettiğim bu naif yolun yeni bir esarete dönüşmesini istemiyorum, hepsi bu…

    Ama bunu anlatmak gerçekten de çok zor. “Bak hem ne güzel gezersin, hem de para kazanırsın!” cin fikri ile başetmem neredeyse imkansız. “Para iyidir, mutlu etmez belki ama en azından her ayıbı örter. Madem böyle bir işe girişiyorsun, aptallık edip de bunu boşa harcayayım deme!!! Ah ben senin yerinde olcam ki!!!” vs vs…

    Her neyse, sponsorluk işleri kulağa hoş geliyor ama aslında pek öyle göründüğü gibi de değil zaten. Her ne kadar yardımseverlik adına yapılıyormuş gibi görünse de (kendim de uzun yıllar pazarlama bütçeleri yönettim, oradan biliyorum) hiç bir firma kendisine maddi olarak geri dönmeyecek bir şeye para vermek istemez. Bunun tek istisnası patronun akrabası veya tanıdığı vs olmanız. Dolayısıyla böyle bir destek almak istiyorsanız gezinizin mahremiyetinden fedakarlık edip, yol boyunca ilginizin büyük kısmını hayalinizi doya doya yaşamak yerine, insanları cezbedecek reklam işlerine vakfetmeniz gerekiyor. Bir de sanki asıl işi yapan parayı verenmiş gibi yetmişiki takla atmanız, “Aman efendim, canım efendim” falan yapmanız gerekiyor ki hiç hoş değil. “Ya yolda ters bir şey olur da geziyi tamamlayamazsam” stresi ve hesap verme sıkıntısıyla geziyi berbat etmek riski de cabası. Bir nevi sevdiğin kızı kaçırıp dağlarda yaşayacağına, fabrikatörün kızıyla evlenip kravat takmak gibi bir şey. Üstelik çocuğu yapan sen olmana rağmen bütün övgüler kayınpedere gidiyor... Siz ne düşünürsünüz bilmem ama, çok fazla maddi kaygı ve ve manipülasyon var. O yüzden benim yapmaya çalıştığım şeye yüzseksen derece ters. Gezerek kaçıp kurtulmaya çalıştığım şeylerin ta kendisiyle tango yapmak sanki. Zaten kravat takmayı da hiç sevmem, yol yakınken bu işlerle çorbamı bulandırmaktan vaz geçip, tuzsuz aşım dertsiz başım modeline dönüş yapıyorum... Biraz da okuyucuları düşündüğümden aslında. Çünkü her pazarlama faaliyeti mutlaka fiyata yansıyor ve her ne kadar bunu ödeyenler sizler olsanız da, sosyal sorumluluk gururu daima sponsor firmaya kalıyor...

    SOSYAL MEDYA MUHABBETİ
    Sponsorluk kurumuyla ilgilenmediğimi söylediğimde karşılaştığım ikinci cin fikir de Sosyal Medya Yayıncılığı. Hani şu hem gezip hem de takipçileri sayesinde ünlü olup dünyanın parasını kazandıkları söylenenler gibi…

    İşin abartılan ekonomik alt yapısı ile ilgili dezenformasyon bir yana, gezip tozup, hayat harika vs diye yutturmaya çalışırken acayip içimi bayıyorlar. Hayat harika falan değil, sadece olması gerektiği gibi. Hayat harika olsaydı, izleyenleriniz kendi hayatlarında mutlu oluyor olurdu. Aslında verilen mesaj şu; “Hey ezikler, hayatınız bok gibi, köle gibi çalışmak zorundasınız, ama biz sizin bağışlarınız sayesinde gezerken, siz de bizim sayemizde gezmiş oluyorsunuz…” Yani gezenlerin açısından bir nebze anlaşılabilir bir durum belki ama takipçilerin ruh halini anlamam gerçekten mümkün değil! İnsanoğlu ne ara bu kadar umutsuz bir hale düştü bilemiyorum?!

    Oysa ki harika olan hayat değil, harika olan yaşamak! Kendi kararlarını alıp cesurca ilerleyebilmek, yoksa başkalarını takip ederek ikinci sınıf tatminler yaşamak değil…

    Medeniyet kılığında yutturulmaya çalışılan açgözlü materyalist felsefe on yıllardır televizyon marifetiyle ezdiği hayatlarımızı, bu sefer de sosyal medya balyozuyla şekillendirmeye devam ediyor. Aslında değişen hiç bir şey yok. Allayıp pullayıp ne yapılacağını gösterenler ve yemi yutup pür dikkat çabalayanlar… Sanayi devrimi zamanında, Victor Hugo Sefiller’i yazarken de pek bir fark yoktu bu iki sınıf arasında. Sadece makineleşme sayesinde ağır işler ince esaretlere evrilmiş durumda! Ama sonuçta kölelik köleliktir değil mi ? Yalnız şimdiki hokkabazlık daha iyi, köleler bunu isteyerek ve hevesle yapıyorlar. Bir şeylerin yanlış olduğunu, mutsuz olduklarını hissetmelerine rağmen, bu duruma isyan etmeyi akıllarından bile geçirmiyorlar...

    Bu işin afyonu da bulunmuş; “Sevdiğin İşi Yapmak”! Yani hem keyif alıyorsun, hem de para kazanıyorsun; “Çifte Kavrulmuş Mutluluk” meselesi… Bana göre ise sistemin bencillikleri tahrik ederek iş hayatını dizayn etmek için kullandığı bir diğer araç…

    Sevdiğin işi yapacaksın ki mutlu olasın. Yani hem sistem çalışmaya devam edecek, hem de sen para kazanmış, üstüne üstlük bunu yaparken bir de mutlu olmuş olacaksın. Yeme de yanında yat walla…

    Ama bence bu iş pek öyle göründüğü gibi değil. Birincisi; en müthiş zevk-heyecan verici şey dahi, iş edinip rutin bir şekilde yapmak zorunda olduğunda hiç de düşündüğün kadar mutluluk verici olmuyor. Dilerseniz aşağıdaki cümlede noktalı alana aklınıza gelen en zevk-heyecan verici şeyi yerleştirip bir deneyin;

    Her sabah kalkıp, canım o gün onu yapmak istemese dahi ……………….. yapmak zorunda olmak, işte benim için mutluluk bu !!!

    Şimdi bir de aynı kelimeleri aşağıdaki cümleye yerleştirip ne hissettiğimize bakalım;

    Bu sabah kalkıp ……………….. yapamayacağım ama en azından canımın istemediği hiç bir şeyi de yapmak zorunda değilim!!!

    Benim için sonuç açık; yaptığın şey dünyanın en güzel şeyi de olsa, istediğini yapabilme özgürlüğünün yerini tutamıyor…

    İkincisi, ben diyeyim insanoğlunun olumsuz hasletleri yüzünden, siz deyin sistemin marifetiyle, bizi mutluluğa ulaştırabilecek yegane varlığımızı yani günlük mesaimizi çoktan mutluluk yerine gelire vakfetmiş durumdayız. Şöyle bir soru sorduğunuz zaman aslında herşey ortaya çıkıyor; “Mecbur kalsaydınız hangisini feda ederdiniz; gelirinizi mi, yoksa mutluluğunuzu mu?”. Cevap, tabii ki “Mutluluk”, yoksa şu anda kimse çalışmıyor olurdu! O yüzden aslında mutluluk çoktan feda edilmiş, yalnızca bir ihtimal olarak gelirin yanına yapıştırılmaya çalışılıyor. Tabii yukarıda bahsettiğim gibi, seçme özgürlüğü olmadıkça mutlu olunamayacağı için bu pek mümkün değil ama milyonda bir de olsa mümkün olma ihtimali olmazsa sistem çökeceğinden itina ile bu umut destekleniyor.

    “İyi ama çalışmazsak açlıktan ölürüz” dediğinizi veya “En azından biraz daha hoşlandığın bir işi yapmak, hiç sevmediğin şeyleri yapmaktan iyidir!” dediğinizi duyar gibi oluyorum.

    Birincisine cevap olarak; doğa ile uyum içinde yaşayıp, modern anlamda bir mesai yapmadan mutlu mesut yaşayan ve açlıktan ölmeyen pek çok topluluk biliyorum. Düşünülenin aksine modern insanın çalışmanın aleyhine terk edemediği şey “Hayatta Kalabilmek Ayrıcalığı” değil, potansiyel gelirinden mahrum olup modern hayatın reklam edilen görüntüsüne göre nimet, eldeki çıktılarına göre ise külfet gibi görünen meyvelerinden faydalanamamak… Bunun uğruna katlanılan gelir adaletsizliğinden, sömürenlerden, sömürülenlerden, her gün yaşanmakta olan insan kaynaklı ve kurbanları yine insanlar olan pek çok trajediden vs bahsetmiyorum bile…

    İkincisine gelirsek; birincisine kafa yormayan birisinin zaten kaçınılmaz olarak varacağı noktadan başka bir şey değil…

    Her neyse, amacım sizi ikna etmek değil, sadece iş-mutluluk ilişkisi hakkındaki naçizane tecrübe ve düşüncelerimi paylaşmaya çalışıyorum. Ve onları çok basit bir şekilde üç madde halinde özetlemem mümkün:

    1- Kendi arzunla yapmadıkça bir şeylerden mutluluk duymak bana imkansız gibi geliyor. Dolayısıyla, hem mesai yapıp hem de mutlu olmak emeli biraz abes ile iştigal gibi…
    2- Gerçek mutluluk ancak değer üretmek ile mümkün. Sadece kendiniz için en sevdiğiniz şeyleri bile yaparak asla tatmin olamazken, herkes için işe yarar bir şeyler yapabiliyorsanız, lağım ile uğraşıyor bile olsanız mutlu oluyorsunuz (en azından kendi adıma böyle).
    3- İnsanı mutlu edeceğine inandığım yukarıdaki iki özelliği; yani özgür yaradılışı ve bireycilikten çok paylaşımcılığa olan eğilimi desteklendiği müddetçe halihazırdaki bireycilik ve çıkarcılık üzerine kurulu sistemimiz çöker! Bu yüzden mutluluğu kişisel gelire feda etmiş durumdayız gibi görünüyor…

    Anlaşılan gaza geldim, hikayemizden baya uzaklaştık ama bunları konuşmak gezimiz ile ilgili perspektifinizi oluşturmak açısından oldukça önemliydi bence…

    Her neyse, kalan bir kaç gün de bu düşüncelerle geçiyor ve son gün Karayel’i paketliyoruz. Artık son gece. Bin bir hesabın ardından yanıma almaya karar verdiğim her şeyi son bir kez yemek masasının üzerine yayıyorum. Endişe gerçekten had safhada. Bir şey unutup unutmadığımı iki kez daha kontrol ettikten sonra her şeyi çantalara doldurup ne yapacağını bilmez halde uykumun gelmesini bekliyorum.

    * * *


    VE YOLA ÇIKIYORUM

    Tabii ki o gece uyuyamıyorum. Neyse neredeyse yirmidört saatlik uçuşum var, yolda uyurum artık diye düşünüyorum. Sabah olduktan sonra vakit çok hızlı geçiyor. Havaalanında hiç bir sorun yaşamadan işlemlerimi yaptırıp uçağı beklemeye başlıyorum. Eşim Şeyma, arkadaşlarım Sinan ve Bülent de benimle birlikteler. Derken vakit geliyor, vedalaşıp uçağa biniyorum. Dubai aktarmasının ardından ertesi gün akşam saatlerinde Perth havalimanına inişe geçiyoruz.

    İşte geldim, inanamıyorum. Dünyanın öbür ucunda, tek başına, bisikletle… Bir kez daha: “N’apıyorum ben!” diye düşününce tüylerim diken diken oluyor ama artık çok geç…

    Pasaport kontrolünden kolayca geçiyorum ama sınır polisi neredeyse bir saat boyunca beni sorguya çekiyor. Amaçları kıtaya virüs, mikrop, vs, habitatı bozacak herhangi bir canlı varlık girişini önlemek. Çantaları didik didik edip yiyecek vs arıyorlar. Derken sıra ayakkabılarıma geliyor, tabanında neredeyse mikroskobik inceleme yapıp, son günlerde çamurlu yerlerde dolaşıp dolaşmadığımı soruyorlar. Ardından cep telefonumda pornografik içerik olup olmadığını sorup, hayır cevabımla birlikte telefonumu incelemeye alıyorlar. Bunlar beni geri çevirmeye mi çalışıyorlar acaba diye rahatsız olup hafiften gerginleşmeye başlıyor ama çaktırmamaya çalışıyorum. O sırada beklerken konuşup ahbap olduğumuz sınır polisi Ann-Marie ile sohbeti koyulaştırıyoruz. O da bisiklete biniyormuş ama bir sakatlık yaşadığı için artık çok fazla kullanamıyormuş. Planlarımı anlatınca önce inanmıyor, sonra emin olup olmadığımı soruyor. O da böyle yapınca içimde giderek büyümeye başlayan endişe yeni bir boyut kazanmaya başlıyor. Ama kendimi kontrol edip pek renk vermemeye çalışıyorum. Artık gerçekten sıkıldım, bir an önce bıraksalar diye düşünürken diğer iki polis cep telefonumu inceledikleri odadan çıkıp Ann-Marie ile göz göze geliyorlar. O sırada Ann-Marie; “Tamam bırakın geçsin, bu adam ne yaptığını biliyor” deyip bana göz kırpınca rahatlıyorum. Çabucak dağılmış çantalarımı toplayıp, Karayel ile birlikte kendimi havaalanının dışına atıyorum.

    Hava neredeyse kararmak üzere. Önceki gün ne olur ne olmaz diyerek kalacak yer ayırtmıştım. Gerçi bir hostel ama idare eder diye düşündüm. Nelerle karşılaşacağımı bilemediğimden başlangıçta tutumlu olmak istiyorum. Eski bir İtfaiye İstasyonundan bozma olduğunu görünce iyice ilginç gelmiş, fazla düşünmeden rezervasyonu yapmıştım. Şimdi bir yolunu bulup oraya ulaşmam gerekiyor.

    ŞUSAN VE RUMMAN, GÖÇMEN CENNETİ AVUSTRALYA

    Yolculuğuma başlayacağım Fremantle, Perth’in batısında deniz kenarında bir sahil kasabası. Aşağı yukarı kırk kilometre uzaklıkta. Elimde çantalar ve kutulanmış haldeki Karayel ile “Taksi mi tutsam acaba?” diye sağa sola bakınırken beş on metre ilerimde duran siyahi güvenlik görevlisi kadın halime acıyıp gülümseyerek bana yaklaşıyor.

    Selam verip taksi soruyorum, “Taksi’yi boş ver, çok pahalı.” deyip “Uber’in yok mu” diye ekliyor. Gülümseyerek adını soruyorum: “Şusan”. Otuzlu yaşlarında, at kuyruklu güleç bir kadın. Şusan’ın yardımıyla telefonuma Uber’i kurup hemen bir araba çağırıyoruz. Beş dakika süre veriyor. O sırada sohbet ediyoruz. Afrika’dan göçmüş. Benimle sanki yıllardır arkadaşmışız veya akrabaymışız gibi rahatça konuşuyor. Karayel’i gösterip “Bu ne” diye sorunca hikayemi anlatıyorum. Gözleri büyüyüp, kahkahayı patlatırken: “Deli olmalısın” diyor. Ben de neşelenip gülmeye başlyorum, şaka yapmadığını nereden bileyim…

    Buradaki arabaların neredeyse hepsi birbirinin aynısı. Hepsi Uzakdoğu markalı ve beyaz. Daha sonra fark edeceğim buraya has pek çok diğer acayip özellik gibi o anda bilmiyorum ama, Avustralya’nın yarısını geçip Adelaide’a varana kadar bir tane bile Avrupa markalı araba görmeyeceğim.

    Şöförüm Rumman Pakistan’lı. Daha yarım saat olmadan üç farklı ırktan üç farklı renkte insanla arkadaş oluyorum. Burası gerçekten çok kozmopolit. Rumman da göçmen. Neden diye sorduğumda cevap bilindik: “Geçim Derdi”. Beş yıl Sydney’de yaşamış. Daha sonra oranın hayhuyuna ayak uyduramayıp buraya göçmüş. “Peki mutlu musun” diye soruyorum, “Evet burası daha sakin” diye cevaplıyor. “Hayır, Pakistan’dan geldiğin için mutlu musun?” diye üsteleyince; “Eeeeh” diye başlayıp, “İçi seni dışı beni” babında bir cevap veriyor… Laf lafı açıyor, daha yarım saat olmadan üç arkadaşım olduğunu, buraların insanları açısından şanslı olduğumu söyleyince, “O kadar emin olma” dercesine bir bakış atıyor. Pek anlam veremeyip, yolculuğumdan bahsetmeye başlıyorum. Sydney’den Perth’e karayoluyla geldiğini öğrenince yol hakkında bilgi almaya çalışıyorum ama o da sanki Şusan ile benzer bir: “Deli olmalısın” bakışı atıyor. Yine de sanki biraz deliliğimden etkilenmiş gibi: “Ben de ilk fırsatta Sydney’e bir araba yolculuğu yapmak istiyorum!” diye ekliyor.

    Hah, şimdi oldu işte…

    DÜNYANIN ÖBÜR UCUNDA YİNE ERDOĞAN

    Yarım saatlik yol boyunca Pakistan’ı ve Erdoğan’ı konuşuyoruz. Cumhurbaşkanımızı oldukça beğendiğini ve .aşaklı bulduğunu söylüyor. İlerleyen günlerde tanışacağım pek çok müslüman göçmenden aynı şeyleri duyacağım ise o sırada aklımdan bile geçmiyor.

    Daha soldan trafiğe alışamadan karanlıkla birlikte Fremantle’a varıyoruz. Karayel’i ve çantaları indirip Rumman ile vedalaştıktan sonra hostel’in kapısını aramaya başlıyorum. Biraz saklambaçın ardından şifreli kilidiyle tam karşımda duruyor. Kolu yokluyorum ama açılmayınca kapıyı çalmaktan başka çarem kalmıyor. Kısa bir bekleyişin ardından kapı açılınca karşımda dışarıdaki karanlık sessizlikle yüz seksen derece zıt bir manzara beliriyor. İçerisi o kadar aydınlık ve dinamik ki. Kızlı erkekli bir sürü genç insan yüksek sesli müzik eşliğinde bir sağa bir sola geçip duruyorlar. Bir süre ne yapacağımı bilemeden öylece bakınıyorum. Derken yirmili yaşlarında güzel bir kız gelip: “Yardım ister misin” diye sorunca dünyaya dönüp, rezervasyon yaptığımı vs söylüyorum. Tanışıyoruz, adı Sanna ve kendisi o akşamki nöbetçi müdür…

    Kaydımı yaparken bir yandan da bana gerekli bilgileri aktarıyor. Ardından yatakhanedeki ranzamı ve kilitli dolabımı gösterip, ortak mutfaktaki işleyişi anlatıyor. Çabucak Karayel’i güvenli bir yere kaldırıp, alış veriş yapabileceğim bir yer soruyorum. Hem açım, hem su vs almam lazım ve hem de en önemlisi Avustralya’ya uygun bir priz dönüştürücü bulmam gerekiyor.

    Neyse ki yakınlarda saat ona kadar açık bir market varmış. Çarşafımı vs serip, çantaları dolaba koyduktan sonra marketi aramaya çıkıyorum. Dışarısı yine karanlık ve çok sessiz. Beş dakikalık bir yürüyüşün ardından marketi bulup, su vs alıyorum, ama priz dönüştürücü yok. Oysa ki en önemlisi o, çünkü o olmadan ne telefonu ne de gps, far vs’yi şarj etmem mümkün değil… Elimde market poşeti , acaba başka açık bir yer var mıdır diye turlamaya, içgüdülerimi dinleyip kasabanın işlek yerlerini bulmaya çalışıyorum.

    Derken bir iki insan görüyorum. Onları takip edince sayıları önce üç dörde, sonra beş ona çıkıyor. Derken kasabanın merkezine ulaşıyorum. Ufak tefek restoranlarıyla, bayağı şirin bir sokak buluyorum. Bu haliyle burası bayağı turistik bir yere benziyor. Zaten hostel de full’dü… Gelmişken karnımı doyurmaya karar veriyorum. Lokantaların vitrinlerini kolaçan ederken, birisinde spagetti görüp hemen dalıyorum…

    UYDURUK SPAGHETTI’YE YİRMİBEŞ DOLAR

    Makarna fena değil ama güzel de değil. Yalnız fiyatı müthiş! Bir lokma uyduruk spagettiye yirmi beş dolar verince biraz canım sıkılıyor. “Münferit bir şey” herhalde diyerek kendimi pışpışlayıp hostele dönmek için yola çıkıyorum. Şansıma yolda açık bir büfe ve büfede de priz dönüştürücü buluyorum.

    Hostelde parti aynen devam. Her yerde aşırı bir enerji, ortalık ot kokusundan geçilmezken gençler tapagaz eğleniyor. “İyi de ben iki gece burada nasıl uyuyacağım?” diye düşünmeden edemiyorum.

    Ama yol yorgunluğu ağır basıyor ve ranzama çıkar çıkmaz yarı uyku, yarı baygınlık yatıp kalıyorum.

    Gözümü açtığımda ilk başta nerede olduğumu anlayamıyorum. Her yer zifiri karanlık. Gece boyunca partileyen gençler ertesi akşama kadar uyuyabilmek için bütün camları battaniyelerle kapatmışlar.

    El yordamıyla yataktan inip, yatakhaneden salona geçince önceki akşamki ile taban tabana zıt bir yer ile karşılaşıyorum… Evet burası dün akşam geldiğim yer ama şu anda burada hiç yaşam belirtisi yok… Bir an ne yapacağıma karar veremeyip öyle aptal aptal bekliyorum. Sonra aklıma kahve içmek geliyor ve mutfağa doğru yollanıyorum. Kahve zihnimi açıyor, yeniden düşünebilmeye başlıyorum.

    Geleli daha bir gün olmadı ama kendimi şimdiden çok uzakta ve yalnız hissetmeye başladım. Hiç hoşuma gitmiyor… Düşünceler içimi karartınca kendimi dışarı atıyorum. Hava güneşli ve güzel. Yürümek beni kendime getiriyor. Kasabayı, sahilini ve sokaklarını keşfe çıkıyorum.

    INDY-PACIFIC YARIŞÇILARI… YARIŞMAK VE BEN…

    Yürürken birden arkamda Karayel’inkine benzer o tanıdık ve çok özel rulman sesini duyuyorum. Akabinde yanımdan iki bisikletli geçiyor… Evet, sanırım bunlar Indy-Pacific yarışçıları. Bisikletlerinden ve özellikle de duruşlarından belli… Aynı gün yola çıkıp, Avustralya’yı baştan başa geçmek için aynı rotayı yapacağız ama onlar birbirleriyle yarışıyor olacaklar, bense kendimle…

    Yine de aramızda hiç bir yakınlık hissetmiyorum. Tamamen ayrı dünyaların insanlarıyız. Oldum olası yarışlardan hoşlanmıyorum. Aslında her meydan okumanın iki boyutu var: biri “kazanmak”, diğeri “başarmak”. Yarışlar “kazanmak”la ilgili. Başkaları ile rekabet ediyorsun ve her kazananın yanında bir de kaybedenler var… Oysa ki benim sevdiğim “başarmak”. O sırada sadece kendinle rekabet ediyorsun ve her başarısızlığın ardından yeniden başlayabildiğin sürece kaybetmek diye bir şey söz konusu değil. Zaten sizi bilmem ama; İngilizce’de “Yarışçı” anlamına gelen “Racer” ile “Irkçı” anlamına gelen “Racist” kelimelerinin aynı kökten türemiş olması bana her şeyi anlatıyor.

    Peki bu zamanlama neden öyleyse. Çünkü onlar için de benim için de bu zorlu yolu yapabilmek için yılın en uygun zamanındayız. Aslında aklımdan bir gün geç çıkmak da geçmiyor değil. Çünkü zaten kısıtlı olduğunu okuduğum konaklama imkanlarını bir de onlarla paylaşmak istemiyorum… Her neyse, zaten onlar biraz deli, günde sadece bir-iki saat uyuyorlar. “Başlangıçta biraz ağırdan alırsam onlar çoktan geçip gitmiş olurlar.” diye düşünüyorum…

    Bir kafe bulup kavhavltı ediyorum… Her şey yine ateş pahası! Bir an önce yola çıkıp bu turistik fiyatlardan kurtulsam iyi olacak…

    Hostele dönüp Karayel’i kurmaya, ertesi sabah yola çıkmadan önce bir deneme sürüşü yapmaya karar veriyorum. Öğlen olmak üzere ve sıcak basmaya başladı. O yüzden ağırdan alıyorum. Öğlen sıcağında sürüş yapıp pişmeye pek niyetim yok.

    Kutuyu açıp, her vidayı sıkmam bir iki saatimi alıyor. Biraz daha oyalanıp saat dört gibi yola çıkıyorum. İlk hedefim Fremantle’ın en batı ucundaki Deniz Feneri… Dalgakıranın ucunda çok güzel kırmızı bir fener. Etrafında da balıkçılar…

    Arkasına geçip, aşağı inerek Hint Okyanusu’nun enginliklerine bakıyorum. Bir aksilik olmazsa bir süre sonra aynı şekilde Pasifik Okyanusu’nun enginliklerine bakacağımı düşünürken, “bir aksilik olmazsa” ibaresi arka fonda daha bir belirginleşiyor sanki…

    Bu düşünce ile canım sıkılınca hemen çıkıp Karayel’e atlıyorum. Bisiklete binmek sanki her kötü düşünceye deva… Çok rüzgar var ama sürüş yine de iyi geliyor. Bir süre sonra gps’i açıp kasabanın güneyine doğru yol almaya başlıyorum. Sanna’nın dediğine göre orada çok güzel plajlar varmış. Bir de yine kasabanın güneyinde bir bisikletçi var. Karayel’i kurdum ama o kadar kilometre yol yapmadan önce son bir kez elden geçsin istiyorum.

    Kasabayı azıcık çıkınca deniz kenarında nefis bir bisiklet yolu buluyorum. Sağ tarafımda bembeyaz kumlarıyla uçsuz bucaksız plajlar, sol tarafımda ise yemyeşil parklar. Bana Suadiye sahili hatırlatınca birden burnum sızlıyor ister istemez. Garip bir şekilde duygularım üzerindeki kontrolüm azalmaya başladı ve bu beni çok rahatsız ediyor…

    Manzara o kadar güzel ki, fotoğraf çekmek için sık sık durmak zorunda kalıyorum. On kilometre sonra bisiklet yolu bitince dönüşe geçip, bisikletçiye varıncaya kadar da durmuyorum.

    Minik ama güzel bir dükkan. Bugün Indy-Pacific yarışçıları için epey çalışmışlar ve benim de onlardan birisi olduğumu düşünüyorlar. Öyle olmadığımı anlatmak, daha doğrusu neden yarışmadığımı anlatmak zor geldiği için bozuntuya vermiyorum. Kontrolleri çok fazla sürmüyor, Karayel’in her şeyi tam da olması gerektiği gibi, artık yola çıkmamız için hiç bir engel yok…

    Pek bir şey yapmadıkları için para almak istemiyorlar ama ben yine de minik bir bahşiş bırakıp tekrar yola koyuluyorum. Bu sefer kasabanın kuzeyine doğru şöyle kırk elli kilometre bir yol yapmak niyetiyle pedallara asılıyorum.

    HARİKA BİR BAŞLANGIÇ

    Günlerden Cuma ve artık saat beş. Herkes paydos edip plajlara üşüştüğü için yolda bayağı bir kalabalıkla boğuşuyorum. Üstelik güneye giden o güzel bisiklet yolu maalesef kasabanın çıkışından sonra kuzeye doğru devam etmiyor. Üstelik yol kenarındaki emniyet şeridi de otuz santimden bile dar.

    Soldan gitmek zaten kafamı karıştırdığından bir de yol dar ve kalablık olunca sürüş iyice can sıkıcı olmaya başlıyor. Bir on kilometre gittikten sonra geri dönmeye karar veriyorum. Yolun karşısına geçip, araçlarla sıkıntı yaşamamak için kaldırımdan sürmeye başlıyorum. Yalnız kaldırım da sürekli ara yollarla kesildiğinden inip inip çıkmak bayağı sıkıntı veriyor. İn çık, in çık derken konsantrasyonumun iyice dağıldığı bir anda ön tekerim bir mazgala giriyor ve tepetaklak düşüyorum.

    Sol dizimin derisi epey sıyrılmış ve ciddi şekilde kanıyor. Üzerindeki kontrolümün zaten azaldığı duygularım iyice şahlanıyor. Hem öfkeden deliye dönüyor, hem de uzakta ve yalnız olmanın çaresizliğinden ne yapacağımı bilemez halde, gelip geçerken garip gözlerle bana bakanlara “İyiyim, iyiyim, bir şeyim yok” diyorum.

    Bir kaç kez derin nefes aldıktan sonra Karayel’i kontrol ediyorum. Gps daha önceden belirlediğim şekilde evdekilere ve Sydney’deki arkadaşım Ant’a kaza sinyali göndermiş. Şimdi bir de onları arayıp bir şeyler uydurmam gerekiyor; öyle ya daha yola çıkmadan düştüm dersem yol boyunca kafayı yerler herhalde…

    “İyiyim, merak etmeyin sadece gps’i deniyorum” diye mesaj atıp, hostele doğru yola çıkıyorum. Henüz Karayel’e çantaları takmadığım için yanımda ilk yardım malzemesi de yok. Dizim hem sızlıyor, hem de kanıyor. Ve daha kötüsü kendimi gerçekten de bok gibi hissediyorum. Kafamın içinde: “Gerçekten harika bir başlangıç oluyor!” cümlesi hiç durmadan resmi geçit yapıyor…

    O sinirli nasıl olduğunu anlamadan hostele varıyorum. Dizime pansuman yaptıktan sonra son derece moralsiz bir şekilde ranzama çıkıp uyumaya çalışıyorum. Ama ne fayda. Bir türlü uyku tutmuyor.

    Gece yarısını biraz geçerken kalkıp otçu gençlere biraz bakıyorum. Çok mutlu gibi görünüyorlar ama nedense içimden bir ses çok mutsuz olduklarını söylüyor. Derken içlerinden üç tanesi ki üçünün adı da Thomas gelip beni tebrik ediyor ve aralarında hatıra selfiesi çektiriyorum.

    Parti de açmayınca tekrar ranzaya dönüp uzanıyorum. Duygularım karma karışık. Hem korkuyorum, hem heyecanlıyım, hem de gerginim. Dizim sızlıyor, canım sıkkın. Bir an önce sabah olsun da yola çıkayım, ne olacaksa olsun istiyorum…
    SIKINTI VE İLK MUCİZE

    Sabaha karşı uyanıyorum. Saat dört buçuk. Az sonra başlayacağım şeyin düşüncesi bıçak gibi kafama saplanıyor. Ama sanki buzdan bir bıçak. Hayallerimi süsleyen o güzel yolculuk nasıl oldu da böylesine bir Cezaya dönüştü bir türlü anlam veremiyorum.

    Yatakta kalıp bunları düşünmeye devam edemem yoksa… Kendimi zorla ranzadan aşağı atıyorum. Kimseyi uyandırmamaya çalışarak eşyalarımı toplayıp yatakhaneden çıkıyorum. Salonda sızmış bir iki kişi var ama varlığımdan haberdar olmaları imkansız göründüğü için rahat rahat hazırlanmaya başlıyorum.

    İşte oldu. Her şey hazır. Ama nedense sanki yola çıkmak için veya belki de çıkmamak için bir şeyler olmasını bekliyorum. Ama hiç bir şey olmuyor. Saat yediyi gösterirken hem vucudumu, hem de zihnimi zorla ittirip kendimi dışarıya atıyorum.

    Güneş tam karşıdan doğruca gözlerimin içine giriyor. Hava güneşli ama biraz soğuk gibi. Hayır, aslında sanki yalnızlıktan benim içim üşüyor… Hiç böyle hayal etmemiştim ama iç sıkıntısıyla başlangıç vuruşunu yapıp pedala basıyorum. Bir, iki, beş on metre gitmişken ilk mucize gerçekleşiyor…

    Tam gps’i kurcalayıp hangi yoldan gideceğimi bulmaya çalışırken karşı yönden hızla bana doğru gelen bisikletli bir genç görüyorum. Beni geçer geçmez bir U dönüşü yapıp yanımda beliriyor Tom. Ve hiç beklemediğim bir soru soruyor: “Sydney’e mi?”

    Şaşkınlıkla ne diyeceğimi bilemeyip gülerek; “Evet ama önce Mundaring’e varmam gerek!” diyorum elli kilometre ötedeki kavşak noktasını kast ederek. Sanki içimdeki kopkoyu yalnızlığı hissetmiş gibi hiç beklemeden yapıştırıyor cevabını: “Seninle gelebilir miyim?” ardından sanki itiraz etmemi engellemek ister gibi; “Oraya giden kestirme bir yol biliyorum!” diye ekliyor.

    Şaşkınım ama daha çok mutluyum. Daha bir iki saniye önce önündeki kavşaktan sağa mı yoksa sola dönmeyi seçmesi bile koca bir yük haline gelmiş adam kılıklı koca bir çocuktum…

    Mavi gözleri parlıyor Tom’un. Hafiften toplu ve afacan bir havası var.

    “Nasıl bildin Sydney’e gittiğimi?” diye sorunca anlatmaya başlıyor. Sabah altıdan beri buralarda turalayıp duruyormuş bir “Indy-Pacific” yarışçısı yakalayıp bir süre yanlarında sürebilmek için. Bunu duyunca keyfim kaçıyor ve her ne kadar benimle birlikte sürmesini çok istesem de bağrıma taş basıp gerçeği söylemeye karar veriyorum.

    HE IS AN UN-OFFICIAL!

    Daha lafımı bitirmeden gözleri parlıyor; “İnanamıyorum, sen bir Un-official’sın!” diyor ve tam o sırada karşı yönden gelip yanımızdan geçmekte olan bir grup bisikletliye beni göstererek çölde su bulmuş gibi bağırıyor; “He is an Unofficial!”.

    Wow naraları arkamızda kalırken bana dönüp heyecanla ekliyor: “Biliyor musun bu yılki tek Un-official sensin!”.

    Şaşkınım ve ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Tek yapabildiğim dürüstçe davranıp, ama bir yandan da bu heyecanlı ve kibar çocuğu kırmamak için özür dilercesine, yarışçı olmadığımı itiraf etmek ve yarışlar hakkındaki fikirlerimi anlatmak oluyor. Başkaları ile rekabet etmeyi değil, içimdeki hainle rekabet etmeyi sevdiğimi söylüyorum. Önemli olanın kazanmak değil, başarmak olduğunu, kazanmanın sadece kapitalist sisteme hizmet eden bir maşa olduğuna inandığımı ekliyorum. Yarışma rotasının özgürlüğü yok ettiğini, derece yapmak uğruna önceden çizilmiş bir rotaya esir olmaktan hoşlanmadığımı anlatıyorum. Vs, vs…

    Ben hayal kırıklığı beklerken , Tom’un gözleri daha da bir parlıyor ve: “That’s it!” diyerek bendeki karşılığı “Budur!” olan cevabını patlatıyor. Şimdi daha da şaşkınım…

    Heyecanla ve biraz itiraf edercesine devam ediyor Tom; “Dün yarışçılarla beraberdik. Bir kafede toplanmış konuşuyorlardı. Biz de takılıp dinledik.” dedikten sonra susup bekliyor. Ben de dayanamayıp; “Ve?” diye sorunca muzurca gülerek cevaplıyor; “Çok fazla testosteron!”…

    O andan itibaren sanki yıllar sonra birbirini bulmuş kırk yıllık iki eski dost gibiyiz. Yol altımızda kayarken laf lafı açıyor. Tom bir Elektrik Teknisyeni ve Perth Havalimanı’nda çalışıyor. Uzun yıllar Sydney’de yaşadıktan sonra bir kaç yıl önce Perth’e göçmüşler. “Sydney’den sonra Perth biraz sakin geldi” diyor ve ekliyor: “Ama sakinliğin de kendine has güzellikleri var!”. Bisiklete binmeyi çok seviyor. Ama sadece binmek gibi değil, gündelik hayatın ardından ikinci sırada gelen bir yaşam tarzı gibi; ufak geziler, sökmeler takmalar, parçalar, markalar, yarışlar, yarışçılar… Ve tabii ki her yıl Perth’den başlayıp Sydney’de biten Indy-Pacific; yani dünyanın en çılgın ultra bisiklet sürücülerini buluşturan etkinliklerden birisi olan beş bin küsür kilometrelik “Indian Pacific Wheel Race” onun için büyük bir olay.

    Her ne kadar yarışmalardan hoşlanmasam da Indy-Pacific Tom ile karşılaşmamıza vesile olduğu için sevinçliyim. Tahtırevallideki çocuklar gibi lafı bir alıp bir vererek sohbete devam ediyoruz. Kısa sürede konu bisikletten uzaklaşıp gündelik hayatlarımıza kayıyor. Ve sıradan sandığımız hayatlarımızın, aslında dünyanın başka köşelerinde yaşayanlar için hem ne kadar tanıdık hem de bir o kadar ilginç olabileceğinin farkına varıyoruz şaşkınlıkla. Galiba önemli olan frekansı tutturabilmek…

    Pedallamaktan ve sohbetten hafif şiddette kafayı bulmuşken aniden arkamıza iki bisikletli daha takılıyor. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken Tom selamlaşıp, sohbet etmeye başlıyor. Ardından beni de Mark ve Nick ile tanıştırıyor. Anladığım kadarıyla onlar da sabah Indy-Pacific yarışçısı avına çıkmış ama bir şey yakalayamamışlar.

    Dört bisikletli yollarda akmaya devam ediyoruz. Yol gerçekten beklemediğim kadar karışık. Zaten önümüzdeki günlerde Avustralya’da hiç bir şeyin beklediğim gibi olmadığını zor yoldan öğreneceğim…

    SADECE ELLİ KM’NİN ARDINDAN MAHRUMİYET BÖLGESİNE GİRİŞ

    Dere tepe derken öğlene doğru Mundaring’e varıyoruz. Az önce söylediğim gibi bir kavşak kasabasının daha büyük olmasını beklerdim ama burası hiç de öyle değil. Tom ve diğerleri beni kasaba parkındaki sebile götürüyorlar. Su içip, mataraları dolduruyoruz. Hava gerçekten çok sıcak olmaya başladı, su tedariki önemli…

    Mark ve Nick dönüyorlar. Ben de Tom’a bir şeyler içelim deyince beni kırmıyor. Perth ve Fremantle oldukça modern yerlerdi. Yalnız daha sadece elli kilometre uzaklaşmış olmamıza rağmen etrafta bir mahrumiyet havası esmeye başlıyor. Kasabadaki tek otelin mutfağı kapalı. Tom: “Bir de Kafe vardı orayı deneyelim” diyor…

    Neyse ki orası açık. Bir şeyler alıp oturuyoruz. Tom beni yan masadaki çifte de tanıştırıp yapmaya çalıştığım şeyi anlatıyor. Onlardan da abartılı bir tepki alınca işkillenmeye başlıyorum… Yani evet biraz zor bir şey yapıyorum ama o kadar da acayip bir şey değil. En kötüsü gideceğin yolu azaltır, yavaş yavaş gider bitirirsin, falan filan yani…

    Tom ile ayrılmaya çalışıyoruz ama olmuyor. Şöyle kafasını kaşıyıp; “Ben de zaten yakındaki arkadaşlarımı ziyaret edecektim, seninle biraz daha geleyim.” deyince ışık hızıyla “Süper.” diye cevaplıyorum.

    Tekrar yola düşüyoruz. Neredeyse öğlen oldu ve sıcaklık otuz dört derece. Hoş beş sohbet derken bir yirmi beş kilometre daha gidiyoruz ve artık ayrılık vakti geliyor. Sosyal medya hesaplarımızı paylaşıyoruz. Türkiye’den ayrılmadan önce Sinan’ın incelikle düşünüp yanıma kattığı Türk bayraklı ve nazar boncuklu küçük yapıştırmalardan hediye ediyorum. Tom bayrağı bisikletine yapıştırıyor, nazar boncuğunun da ne işe yaradığını anlatıp, bir kaç aylık olduğunu söylediği kızının odasına koymasını tavsiye ederken duygu yüklü anlar yaşıyoruz.

    Ve sola dönen yola girip kayboluyor…

    Orada öylece durup biraz bekliyorum. Sanki rüyada gibiyim. Dünyanın öbür ucunda, farklı bir mevsimde, alışık olmadığım pek çok şeyin ortasında ve bir başımayım. Gerçekten de rüyadan farklı olmayan garip bir gerçek-dışılık hissi yaşıyorum.

    Yalnız sabaha göre çok daha iyi olduğum kesin. Tom tam dipte hissederken gelen mucize gibi bir şeydi. Evet şimdi çok daha iyiyim. Keyiflenince uyuşukluğum da geçti. Kendimi güçlü ve kuvvetli hissediyorum. Şimdi tek yapmam gereken bisiklet sürmek, yani çantada keklik…

    SICAK, SICAK VE SICAK

    Ama öyle olmuyor tabii ki… Sıcak üzerime bastıkça basıyor. Üç mataramı da doldurmuştum ama yine de ağız tadıyla içemiyorum. Çünkü yol boyunca Tom ile sohbet ederken pek aklıma takılmasa da, yine de dipten dibe hissettiğim bir düşünce artık iyice belirginleşmeye başlıyor.: Perth’ü geride bıraktığımızdan beri Mundaring dışında ne bir ev gördük, ne bir benzinci, ne de bir mola tesisi… Sadece yol, çayırlar ve ağaçlar var… Yol dediğimiz de haritada otoyol olarak geçiyor ama bildiğin iki şeritli yol ve kırk yılın başında bir araba geçiyor…

    Sanki Tom’un geri dönmesiyle birlikte bütün medeniyet de çekip gitmiş gibi… Gittikçe gidiyorum ama nafile. Yol, yol, yol, başka hiç bir şey yok… Sabahtan bu yana aşağı yukarı seksen kilometre geldim. Öğlen için yüz yirminci kilometredeki Northam’da mola vermeyi akşam da yüz sekseninci kilometredeki Cunderdin’de kalmayı planlamıştım. Mundaring’de oyalandığımız için biraz da olsa planın gerisindeyim ve ilk günden bilmediğim bir ülkede gece trafiğine kalmak istemediğim için iyice konsantre olup pedallara asılıyorum.

    Her şey o kadar biribirinin aynısı ki bir türlü ne kadar yol aldığım hissi oluşmuyor. Çok garip ama kilometre saati olmasa ne saati, ne de nerede olduğumu çıkaramayacakmışım gibi hissediyorum. Zaten sıcak da beynimi jöleleştirdiği için sadece pedal çevirip aval aval sağa sola bakıp değişik bir şeyler görmeye çalışarak geçirdiğim iki saatin sonunda Northam’a giden beş kilometrelik yolu gösteren tabelayı görüyorum.

    Bu kadar iptidai bir yerde yol neden kasabanın içinden geçmiyor ki? Garibime gidiyor ama yapacak bir şey yok. Açlıktan ölüyorum, kasabaya gidip bir şeyler yemem, neredeyse boşalan mataraları da doldurmam lazım.

    Rota çalışmalarımdan bildiğim kadarıyla Northam yoldaki büyük kasabalardan birisiydi. İyi ama o zaman beş kilometre geldiğim halde neden göremiyorum? Biraz daha gidiyorum, sonunda bir iki tane tek katlı ev görüyorum. Biraz daha gidince bir iki tane daha. Ama benim bildiğim anlamda, şöyle merkezi, hafiften kalabalığı vs olan bir şey piyasada yok!

    MC DONALD’S: MEDENİYET

    Biraz daha kurcalayınca bir iki sokak bulup dalıyorum. O da ne! Daha önce bir Mc’Donalds görünce bu kadar sevineceğim hiç aklıma gelmezdi. Gerçi sıcağın altında biraz fazla tek başına ve terk edilmiş gibi duruyor ama…

    Tam sevinçle karnımı doyurmaya giderken bir de bakıyorum ki arka teker patlamış. İnanamıyorum. İstanbul-Ankara, Antalya-Adana yaparken bir kere bile patlamayan teker, daha yüz kilometre bile yapmadan patlamış… Karayel’i yedeğime alıp yürüyerek devam ediyorum. Yol boyunca heyecandan pek anlamamıştım ama inince fark ediyorum ki bayağı yorulmuşum.

    İçeride uyuklayan tezgahtardan başka hiç kimse yok. Neyse ki hamburger ve patatesler aklımdaki can sıkıcı bütün düşünceleri bir süreliğine de olsa askıya alıyorlar… Ben yemeğimi yerken iki üç çocuk geliyor. Sanki dışarıdaki sıcaktan kendilerini içeriye zor atmış bir halleri var. Garibime gidiyor. Günlerden Cumartesi ve ortalıkta kimse yok…

    Yemeğimi bitirince sıkkın görünen çocuklara yaklaşıp kasabada bisikletçi olup olmadığını soruyorum. Cevap olumsuz. “Peki” diyorum, “Sizin bisikletiniz yok mu?”. Şöyle bir bakışıp; “Var.” diyorlar. “Peki bisikletiniz bozulunca ne yapıyorsunuz?”. Yine birbirleriyle bakışıp; “Perth’e tamire götürüyoruz.” diyorlar. “Nasıl yani, ufacık bir parçaya ihtiyacınız olsa bile, yüz yirmi kilometre yol mu gidiyorsunuz?” diye üsteliyorum. Çok garip bir şey sormuşum gibi bakarak “Evet” diye cevaplıyorlar. Şaşırmama rağmen uzatmadan teşekkür edip, kafamda garip düşüncelerle lastiği değiştirmeye gidiyorum.

    Dış lastiği söküp uzun süre incelememe rağmen tekeri patlatan şeyi bulamıyorum. Canım sıkılıyor çünkü diken vs her ne ise dış lastikte gizli kalıp, yeni taktığım iç lastiği de patlatabilir ki giderek daha da ürpermeme sebep olan bu mahrumiyet bölgesinde bu hiç de istediğim bir şey değil. Üstelik dış lastikler piyasadaki en dayanıklı dış lastiklerdendi. Neyin bu patlağa sebep verdiğini bilememek beni çok rahatsız ediyor.

    Tekrar yola düşüyorum. Tekerle uğraşırken saat dört buçuk olmuş. Altmış kilometre yolum var ve hava kararmadan varmak istiyorsam elimi çabuk tutmam gerekiyor… Neyse ki sıcak biraz azaldı. Gökyüzüne bakıp minik bir dua mırıldanıyorum: “İnşallah lastik yeniden patlamaz.”…

    Duam işe yarıyor, lastik patlamıyor. Uçsuz bucaksız yolda gittikçe gidiyorum. Gidiyorum. Gidiyorum…

    İKİSİ BİR ARADA: ISSIZLIK VE KARANLIK

    Cunderdin’e on kilometre kala hava kararıyor. Hava kararınca ıssızlık da yeni bir boyut kazanmaya başlıyor. Farları yakıyorum ama o uçsuz bucaksızlık içinde minikliğimi sanki daha da arttırıyorlar. Bir an önce varabilmek için hiç durmadan pedal basıyorum.

    Ne arkamdan, ne de karşıdan gelen bir araba var. Tekerlerin asfaltta dönmesiyle çıkan sesin dışında hiç bir şey duyulmuyor. İşte tam o sesle hipnoz olmuş bir halde giderken aniden sağ tarafımdaki çalılıklardan gelen bir hışırtı ile irkiliyorum. O sessizlik içinde o kadar net duyuluyor ki fark etmemek imkansız. Anında hızlanıyorum. Bacaklarım sanki benim değil, deli gibi pedal çevirerek ne kadar gittiğimi bilmiyorum ama emin olduğum bir şey var o da hışırtının bir süre peşimden geldiği…

    Aklım “Neydi acaba?” diye arkada kalırken, gözlerim de sürekli önümdeki yolu kesiyor “Acaba karşıma bir şey çıkacak mı?” diye.

    Heyecanlı bir yarım saatin ardından farım “Cunderdin” tabelasının fosforlarını parlatınca derin bir nefes alıyorum… Alıyorum almasına da…

    Tamam tabela burada. Peki ama kasaba nerede ?!

    Biraz daha gidiyorum… Bir şey yok… Biraz daha… Tam “Acaba görmeden geçmiş olabilir miyim?” diye düşünürken ileride sönük bir ışık görüyorum.

    Tünelin ucundaki aydınlık gibi çekiyor beni kendisine. Yaklaştıkça anlıyorum ki minik bir benzin istasyonuna gelmişim. Sağa sola bakınca tek görebildiğim şey karşısındaki nereye gittiği pek de belli olmayan ince ve stabilize bir yol oluyor.

    Karayel’i benzincinin duvarına yaslayıp, kapıdan içeri giriyorum. Girmemle birlikte bir kapı zili çalıyor. Boş rafları olan küçük dükkanda kimse yok… Derken içeriden Hintli bir genç çocuk çıkıp sanki her şey son derece doğalmış gibi: “Buyrun ne istemiştiniz?” diye sorunca kekeliyorum; “Buralarda gece kalabileceğim bir yer var mı?”.

    “Evet, bir Pub var, bir de Karavan Parkı” deyince, özellikle de “Pub” lafını duyunca içimin yağları eriyor ama etrafta hiç ışık görünmediğini hatırlayınca meraklanıp soruyorum; “Nerede?!”.

    Benzincinin karşısındaki ince stabilize yolu gösterip; “O yolu takip et, ikisi de karşına çıkacak.” deyince fazla uzatmadan teşekkür edip çıkıyorum.

    Çıktım çıkmasına da git git bir şey göremiyorum. Üstelik saat daha sekiz bile değil ama ortalıkta bir tane bile insan evladı yok. Sonradan öğreneceğim ki buralarda “Kasaba” kavramı oldukça farklı…

    “ÇAKMA AY ÜSSÜ”NDE GECELİK KONAKLAMA TAM YÜZ DOLAR!

    Bir iki tane tek katlı binanın yanından geçiyorum ama Pub’a benzer bir şey yok… “Karanlıkta görmeden geçmiş olabilir miyim acaba?” diye düşünüp geri dönüyorum. Benzinciye varana kadar karşıma yeni bir şey çıkmayınca tekrar denemeye karar veriyorum. Biraz daha zorlayınca ileride Mundaring’den beri ilk defa iki katlı bir bina görüyorum. Biraz yaklaşınca meşhur Pub karşıma çıkıyor. Ve aynı anda neden onu bulmakta bu kadar zorlandığımı anlıyorum. Çünkü orada bir Pub olduğunu düşündürecek hiç bir ışık, tabela, işaret vs olmadığı gibi buranın pub olduğuna inanmama yarayacak şekilde içeride insan da yok. Yani burası olsa olsa bizim İstanbul’daki apartmanın yönetim toplantısının yapıldığı salon kadar sosyal bir ortam olabilir. Dikkatlice bakıp arka köşede oturan bir iki kişiyi -sonradan tahmin ettiğim kadarıyla Cumartesi akşamı olduğu için dışarı çıkmışlar- fark edince biraz daha rahatlıyorum ama şaşkınlığım yine de geçmiş değil. Çok değil, şunun şurası medeniyetten sadece yüz seksen kilometre uzaklaştık ama sanki Ay’a gelmiş gibiyim…

    Neyse ki bir bar, ve arkasında da güzelce bir genç kız var. Ümitle yaklaşıp merhabalaşıyorum. Biraz perişan göründüğüm için; “Acıyarak bakar herhalde” diye beklerken, odaya ihtiyacım olduğunu söyleyince gözleri parlıyor.

    Şevkle önündeki defteri açıyor ve anında: “Sana 1 numarayı verebilirim.” diyor. “Ya kalacak bir yer bulamazsam” endişelerinin ardından içimin yağı eriyor ama bu kadar kolay olması da garibime gitmiyor değil. İşkillenip “Ücret ne kadar?” diye sorunca nasıl bu kadar kolay olduğunu anlayıveriyorum; Allah’ın unuttuğu, Ay’dan bozma bu yerde bir gecelik oda fiyatı tam “Yüz dolar!!!”.

    Sonradan fark ediyorum ki ister istemez kaşlarım havaya kalkmış… Tekrar deniyorum ve yine aynı cevabı alınca; “Buralarda kalabileceğim başka bir yer var mı acaba ?” diye soruyorum. “Karavan parkı var. Bir iki tane “Kabinet”leri olacaktı, bir dene istersen, ama onlar da altmış dolar ve duş tuvalet yok.” diyor kendinden emin bir şekilde göz kırparken.

    Az önce havaya kalkmış kaşlarım bu sefer çatılmış halde, yorgun argın, aç bi-ilaç tekrar bisiklete binmek öyle zoruma gidiyor ki. Ama yapacak bir şey yok. Yüz dolar çok büyük para ve her gece bu kadar verirsem bu turu bitirmem mümkün değil…

    Karavan parkını arıyorum ama etraf o kadar karanlık ki bir şey bulmak pek mümkün değil. Derken asfalt ta sona erince yelkenlerim düşüyor. Bu günlük dayanma gücümün sınırına geldiğim gerçeği üzerime buz gibi çöküveriyor.

    Gerisin geri dönüp, tıpış tıpış Pub’a yollanıyorum. O anda aradaki kırk dolar fark, duş ve tuvaleti düşününce sudan ucuz geliyor. “Bu gecelik böyle idare edelim, önümüzdeki günlerde bir şeyler yaparız.” diyerek kendimi pışpışlayıp, tekrar paragöz ablamızın karşısına geçiyorum.

    Beni görünce pişkin pişkin gülerek kaşlarını kaldırıyor. Fazla söze gerek yok, ben de cevaben kaşlarımı kaldırıyorum ama omuzlarım düşmüş vaziyette. Sanki son hamleyi yapmak istermişçesine; “Eğer bir şeyler yemek istiyorsan elini çabuk tut, mutfak kapanmak üzere…” diyor anahtarı uzatırken.

    Sessizce anahtarımı alıp, öyle olmadığına adım kadar emin olsam da; “Burada, bu fiyata olsa olsa saray yavrusudur her halde” diyerek, kendimle kaybedeceğime emin olduğum bir iddiaya girerek odama yollanıyorum.

    İçten içe tahmin ettiğim gibi… Karanlıkta odayı bulmam epey bir zaman alıyor. Pub binasının arka bahçesinde, elli metre ileride, bir sıra prefabrik oda ile karşılaşıyorum. Ve neden bana 1 numarayı verdiğini anlıyorum, çünkü diğer odaların tamamı boş…

    Bisikletin farını söküp kilidi aydınlatarak kapıyı açmam bir iki dakikamı alıyor. Ve içeriden gelen bayat havayı koklayarak odaya giriyorum. Evet, gerçekten tam bir saray yavrusu…

    Oda ne kadar sade ve lüksten uzak olsa da, duş ve tuvalet kendimi kral gibi hissetmem için yeterli oluyor… Duşun altına girmemle birlikte, hem bilinmezlerden, hem sıcaktan, hem de onca yoldan gerçekten ne kadar yorulduğum gerçeği bir anda üzerime çöküveriyor.

    Duygularım çok karışık. Sıcak su mükemmel bir şekilde fiziki yorgunluğumu alıyor ama sanki Mars’a gelmiş gibi hissediyorum. Etrafta ne insan, ne de doğru dürüst bir dükkan vs var… Can sıkıntısıyla bunları düşünürken, kızın son sözlerini hatırlıyorum; eğer karnımı doyurmak istiyorsam kendimi duşun hipnozundan kurtarmam gerek. Bunu düşününce daha da sinirleniyorum ama yapacak bir şey yok. Tanrıların banyosuna son vermem gerek. Neredeyse ağlayarak banyodan çıkıp Pub’a doğru yollanıyorum.

    BİRİSİNİN BEDELİ ÖDEMESİ GEREK

    İçerideki iki kişinin hala durduğunu görünce seviniyorum… Sanki o iki kişi beni uzaydan dünyaya bağlıyormuş gibi hissediyorum… Masalardan masa beğenip oturuyorum. Menüyü açıp bakıyorum. Ve tam tahmin ettiğim gibi; her şey acayip pahalı!

    O kadar açım ki canım menüde ne varsa yemek istiyor. Ama önümdeki uzun yolu ve daha ilk günden karşılaştığım sürprizleri düşününce ayağımı yorganıma göre uzatmaya karar verip sadece biftek ısmarlıyorum. Zaten makarna ile aynı fiyat… İlerleyen günlerde fark edeceğim ki et buradaki nispeten ucuz şeylerden birisi.. Ama lütfen dikkat; ucuz değil, nispeten ucuz!

    Açlık ve karamsarlık ile geçen bir on beş dakikanın ardından kız yemeğimi getirince, dayanamayıp aklımdan geçenleri söyleyiveriyorum ve hayatım boyunca hiç unutamayacağım şu diyaloğu yaşıyoruz;

    • Böyle Allah’ın unuttuğu bir yerde bir oda neden bu kadar pahalı?
    Gülümseyerek ve bilmiş bilmiş cevaplıyor: “Oda beş para etmez ama, civarda başka yok da ondan!”.

    “Yerse!” demeye getiriyor anlayacağınız… Bense hala saf bir şekilde konuşmaya devam ediyorum;

    • “Böyle söylerken, yani bir başkasının zor durumundan faydalanırken hiç rahatsız olmuyor musun peki?!”
    Sanki bunu söylememi bekliyormuş gibi cevabını yapıştırıyor; “Tabi ki olmuyorum, birisinin de benim burada yaşadığım boktan hatın bedelini ödemesi gerek, öyle değil mi?!”

    Doğru söze ne denir?! O anda, o gün başıma gelenler biraz daha anlam kazanmaya başlıyor. Her ne kadar benim hoşuma gitse de, koca bir yalıtılmışlık dışında etrafta insanları burada olmaya özendirecek pek bir şey yok aslında…

    İnsan olmayınca da tedarik olmuyor, dolayısıyla her şey ateş pahası!

    Az önce tavan yapmış iştahım aniden kaçıveriyor. Yemek fena değil ama benim havam kaçtığı için sadece karnımı doyurmak içinmişçesine yiyorum. Bir yandan da diğer masadaki iki kişiyi kesiyorum.

    Önceki bisiklet turlarımın en keyifli anları akşam yemekleri olurdu. Hem aç karnını doyurmanın keyfi, hem de etraftan duyup merakla masamı dolduranlar… Oysa burada tam anlamıyla öksüz gibiyim… Belki bir iki laf edip, yol hakkında biraz bilgi alabilirim hesabıyla diğer iki kişiyi kesiyorum ama, sanki dünya umurlarında değilmiş gibi ağır çekimde biralarını yudumluyorlar.

    O anda onları suçlamam imkansız; “Burada yaşıyor olsam, muhtemelen ben de bu kadar ağır çekimde yaşıyor olurdum herhalde!” diye düşünüyorum yemeğimi bitirirken…

    Biraz daha oturuyorum ama hiç bir şey olmuyor. Kalkıp muhteşem odama yollanıyorum. Sabah gün ağarmadan kalkıp, ilk ışıkla yola düşmem gerek.

    Ayılıp kendime geldikten sonra çantaları kapatıp Karayel’i hazır hale getirmem yaklaşık bir yarım saat alıyor. O yüzden saatimi şafaktan bir saat öncesine kuruyorum.

    Bilinmezlikler, özellikle de önümdeki kasabalar, daha doğrusu su, yemek ve yatak tedariği ile ilgili yaşamaya başladığım endişeler canımı sıkıyor. O yüzden işimi şansa bırakmayıp yola erken çıkmam gerek. Bu düşünceler içerisinde yatağa girip, gözlerimi kapatıyorum…

    NABZIM DA EPEY YÜKSELMİŞ

    Sıkıntılıyım ya, sabah zınk diye geliveriyor… Söylenerek doğrulmaya çalışırken gözlerimi ovuşturuyorum… Kapıyı açıp dışarı bakıyorum. Etraf zifiri karanlık ve neredeyse çıt çıkmıyor. Son derece ilham verici…

    Nabız bandını göğsüme takıp uzanıyorum. Her sabah dinlenir halde kalp ritmimi ölçmem gerek. Vücudumun durumunu ve ne kadar yorulduğumu anlamak için en iyi yol bu. Ve belki de bu sabah canımı daha çok sıkmanın!

    Nabzım bayağı yükselmiş. Bir bu eksikti… “Belki de strestendir” diye düşünüp, sinirle geçiştiriyorum. Gerginim ve bir an önce bisiklete binip pedallamak, o enerjiyi hissetmek, ve kendimi giderek hem vahşileşip hem de güzelleşen o doğaya atabilmek için sabırsızlanıyorum ama önceki gün su, yemek, kalacak yer vs bulmak ile ilgili başıma gelenler oldukça keyfimi kaçırıyor…

    Nedense içimden bir his, şartların bırakın giderek düzelmeyi, daha da kötüleşeceğini söylüyor… Kendimi rahatlatmak için olsa gerek bir şeyler yapmak zorunda hissediyorum. Aklıma ilk gelen ise safralardan kurtulmak oluyor. Evet, iş ciddileşiyor, o yüzden laubaliliğe gerek yok. Çantayı elden geçirip, belki tatil yaparken giyerim diye yanımda getirdiğim iki pamuklu tişörtü, parmak-arası terlikleri, havluyu ve iki kitabımı o muhteşem saray yavrusu odamda terk ediyorum… Yazık, tişörtlerden birisini de çok seviyordum halbuki. Ama durum vahim…

    Akşam o dalgınlıkla mataraları doldurmayı unuttuğumu fark ediyorum. Pub kapalı ve uzun süre açılacakmış gibi durmuyor. Musluk suyu içilir mi acaba ? Cesaret edemiyorum. Yolda bağırsakları bozmak, susuz kalmaktan bile daha kötü olabilir. Tekrar benzinciye dönüp şansımı denemeye karar veriyorum.

    “Acaba açık mıdır bu saatte?” Düşününce bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde pek açık olacakmış gibi gelmiyor ama başka şansım yok. Eğer kapalıysa beklerken bayağı vakit kaybedeceğim. Bu günkü rotada yüz kilometre ara ile iki kasaba var. Birincisine bir şekilde varırım ama benzincide beklerken ikincisini sonraki güne ertelemek zorunda kalmak fikri beni iyiden iyiye endişelendiriyor. Özellikle de dün itibarı ile, su-yemek-yatak derken günlük geçimim bana aşağı yukarı iki yüz dolara patlamaya başladığından beri…

    BİR ŞİŞE SU BEŞ DOLAR

    Dua edip, yola düşüyorum… Benzinciyi açık bulunca derin bir nefes alıyorum… Bir şişe su beş dolar! Cimrilik edip sadece bir şişe alıyorum. Mataraların tamamını dolduramıyorum ama suya bu kadar para vermek de zoruma gidiyor. Yolda daha ucuza bulabilirim diye düşünüyorum. Dayanamayıp bir de Kit-Kat alıyorum. O da üç dolar, evlat acısı gibi…

    Sonunda yeniden yoldayım. Keşke hep yolda olabilsem, yemek, içmek, yatmak dertleriyle uğraşmadan…

    Güneş doğana kadar hava nefis. Hafif, serin ve taptaze. Yol bomboş. Etrafta kıpkızıl bir toprak ve tek tük okaliptüs ağaçları. Tam da bisiklet sürmelik…

    Ama güneş ile birlikte her şey değişiveriyor. Türkiye’deyken konuştuğumuzda Ant söylemişti ama pek ciddiye almamıştım. “Bodrum’da Marmaris’te çok yandık, bize bir şey olmaz!” demiştim ama buranın güneşi gerçekten farklı. Ant: “Güneşin açısı farklı o yüzden.” vs gibi bir şeyler söylemişti. Tam hatırlayamıyorum ama sanırım söyledikleri çıkacak ve hindi gibi kızaracağım…

    O da yetmezmiş gibi rüzgar tam karşımdan ve oldukça sert esiyor… Kendimi zorlayıp, tempomu bulmaya ve pedallamanın hipnotik dünyasına kaymaya çalışıyorum. Ve işe yarıyor. Yavaş yavaş uyuşurken düşüncelerim de keskinliklerini kaybediyor. Hafiften gülümsemeye bile başlıyorum.

    Yirmi beş kilometre sonra Tammin’e varıyorum. Daha doğrusu burasının Tammin olması gerekiyor ama bir benzinciden başka hiç bir şey yok… Burada su daha da pahalı: beş dolar yetmiş beş sent! “Keşke sabahki benzinciden alsaydım!”. Neyse ki sporcu içeceği de aynı fiyat. Mataraları doldururken, önümüzdeki günlerde ana yemeği olacak keşfimi yapıyorum; “Pie”.

    Pie deyince aklımıza turta, tatlı vs geliyor ama bunlar daha çok bizim Talaş Böreği’ne benziyor. Tuzlu hamurdan bir cup-cake düşünün ve içini, et, tavuk, mantar vs gibi şeylerle doldurun. Adedi beş dolardan iki tanesi ikişer lokmada midemi boyluyor…

    Çıkmadan bir de otuz faktör güneş kremi alıp pehlivan gibi yağlıyorum kendimi. Ama sanırım biraz geç kaldım çünkü çoktan amele gibi olmuşum.

    Mataralar da midem de doldu. Biraz pahalı oldu ama yapacak bir şey yok. Tekrar yola düşüyorum. Şikayet edeceğim ama etraf o kadar güzel ki. Sadece ben ve Karayel varız. Tek tük ağaçlarıyla birlikte sonsuzluğa kadar dümdüz gidiyormuş gibi görünen yol giderek daha da ıssızlaşıyor.

    Yol o kadar düz ki, bir süre sonra zaman kavramımı yitirmeye başlıyorum. Ne kadar gittim bilmiyorum ama ileride bir şeyler parlamaya başlıyor. Yaklaşınca anlıyorum ki yol yapımı var. O kadar hiçlikten sonra birilerini görmek çok acayip geliyor…

    Selam verip devam ediyorum. Ziftin üzerine yeni mıcır dökülmüş. Oldukça zor yol almaya başlıyorum. Ama daha da kötüsü zemin pırıl pırıl parlıyor. Sanki dökülen mıcırın malzemesinde ya metal ya da cam var. Tekerleri düşününce canım sıkılıyor. Bir an önce bitmesini umarak yavaş yavaş devam ediyorum.

    Kırk kilometre sonra Doodlakine’e varıyorum. Hava o kadar sıcak ki, hiç anlamadım ama mataraların ikisini boşaltmışım. Oracıkta üçüncüyü de boşaltmak için içim gidiyor ama korkudan tam içemiyorum.

    Ve ne kadar haklı olduğum ortaya çıkıyor. Bu gün günlerden Pazar ve Doodlakin’deki beş metrekarelik bakkalımsı şey de kapalı. Gerçi günlerden Pazar olmasa bile burası açık mıdır, şüphelerim var…

    Merredin’e kadar kırk kilometre yolum ve sadece bir matara suyum var. Tam öğlen saati ve ortalık cayır cayır… Ama akşam Merredin’den yüz on kilometre ilerideki Southern Cross’a varmak istiyorsam öğlen yemeğini Merredin’de yeyip en geç üç gibi tekrar yola çıkmış olmalıyım. O yüzden bir gölgelikte dinlenip güneşin geçmesini beklemek ne kadar cazip gelse de tekrar yola düşüyorum.

    O kırk kilometrelik yol sıcak yüzünden bir türlü geçmek bilmiyor. Kendimi sanki yuvarlanamayan patlak bir topa vurup duruyormuş gibi hissediyorum. Enerjimin çoğunu vücut ısımı regüle etmek için harcadığımdan sanki içim boşalmış gibi geliyor.

    BAYAN “O”

    Ve derken yine küçük bir mucize oluyor. Hines Hill diye normalde hiç bir şey olmaması gereken küçük bir kavşakta, zar zor yeşertildiği belli olan küçük bir bahçe içindeki minik bir kulubenin uzak doğu melodileri sızan kapısını fark ediyorum.

    Biraz daha dikkatlice bakınca gördüğüm bahçe hortumu iştahımı kabartıyor. İshal vs umurumda değil, akıyorsa içeceğim!

    Karayel’i kulubenin kenarına yaslayıp kapıdan içeri giriyorum. Anında yine bir zil çalıyor. Birisinin gelmesini beklerken sağa sola bakıyorum. İçerisi minik bir bakkala benziyor. Sağ taraftaki salonumsu yerde ise bir televizyon ve karşısında da arkası bana dönük, hareket etmeden oturan yaşlı bir adam var.

    Derken sol taraftaki kapıdan gülümseyerek çekik gözlü ve orta yaşlı bir hanım girip selam veriyor. Keyiften yüzüm güldüğü için olsa o gerek, o da bana gülümsüyor. Önce bir kola, ardından da su içiyorum. Derken tezgahın üstündeki muzları görünce rüyada olduğumu düşünüyorum. Tam hamle edip alacakken, “Onlar sahte” deyince uyanıyorum ve karşılıklı gülüşüyoruz. Galiba söylemeyi unuttum, burada meyve sebze bayağı az ve bulsan bile gerçekten ateş pahası…

    Keyfim yerine geldi ya sohbet etmeye başlıyoruz. Adını soruyorum “O” diye cevaplıyor. Şaşkın şaşkın baktığımı görünce; “Çok kısa değil mi!” deyip gülüyor ve içeride tepesinde sinekler uçuşurken kıpırdamadan oturan adamı gösterip; “O yüzden kocam beni ‘O my god’ diye çağırıyor!” deyince ben de gülmeye başlıyorum… Buralarda o kadar az şey oluyormuş gibi ki, en basit şey bile çok büyük bir hikayeymiş ağırlığını taşıyor sanki…

    Dışarı çıkıp zar zor yeşertilmiş olsa da yine de bir vaha havası taşıyan bahçede takılıyorum. Tişörtümü çıkartıp, gölgeye çektiğim Karayel’in üzerine asınca pek bir hoşuma gidiyor… Derin bir nefes alıp, huzurla etraftaki sessizliğe dikkat kesiliyorum. Bayan O tekrar gelip, geçenlerde oradan geçen bir Japon’un hikayesini anlatıyor. Adam elinde tekerlekli bir çanta, yürüyerek gelip gülümseyerek “Merhaba” demiş. Meğer o da benim yaptığım gibi Avustralya’yı geçmeye çalışıyormuş… Ama minik bir farkla; “Yürüyerek!”. Seviyorum şu acayip Japon’ları…

    Benden daha delilerin olduğunu bilmek keyfimi iyice yerine getiriyor… İşte oldu, sağolsun yukarıdaki yine yapacağını yaptı ve tüm zorluklara rağmen hem bedenimi hem de zihnimi tekrar yola çıkacak hale getirmeyi başardı…

    Bayan O’ya teşekkür edip tekrar yola düşüyorum. Ne olur ne olmaz diyerek mataraları sporcu içeceği ile dolduruyorum tabii ki. Pahalı ama su ile aynı fiyata ve üstelik elektrolit haplarımı harcamak zorunda kalmıyorum. Ayrıca bayan O’ya kanım ısındı ve pub’daki kız ile olduğu gibi kendimi kazıklanmış hissetmiyorum.

    PROMOSYONLU SUYUN İNTİKAMI ACI OLUYOR

    Hava hala sıcak ama artık kendimi çok daha iyi hissettiğimi için Merredin’e kadar olan yol çabucak bitiveriyor. Merredin üç yüz kilometre boyunca gördüğüm en büyük yer. Öyle ki bir IGA bile var. Burada IGA, bizdeki Migros, Carrefour vs’ye denk düşüyor… Hemen dalıp, hem alış veriş yapabilmenin hem de klimanın tadını çıkarmaya başlıyorum…

    Tabi ki hemen içeceklerin olduğu bölüme gidiyorum. Yeni bir şey yok; bir buçuk litrelik pet şişe sular dört dolar civarında… Ama o da ne? Promosyon: üç şişesi altı dolara! Rüyada olmalıyım…

    Ama bir dakika… Mataraların üçünü de doldurmuştum. Belki birini içmişimdir ama diğer ikisi duruyor… Yine de kendimi tutamayıp üç şişe suyu alıyorum. Dışarı çıkınca bir şişesini kafaya dikip içiyorum. Sadece yarısı boşalıyor ama göbeğim şişti… Kalanıyla boşalan mataramı dolduruyorum. İkincisini zar zor sırt çantama sıkıştırıyorum ama hala bir şişe daha var. Sağa sola bakınıyorum ama aklıma bir şey gelmiyor. Zaten en ufak ağırlığın bile hesabını yapmak zorundayım ve üçüncü şişeyi yanımda taşımam pek mümkün değil… Derken acı gerçeği fark ediyorum; son şişeyi dökmek zorundayım… Ve neredeyse ağlayarak o bir şişe suyu otoparkın kenarındaki bir ağacın dibine döküyorum. Bu gerçekten hiç aklıma gelmezdi, Avustralya çok zalimsin…

    Karayel’e binip yemek yiyebileceğim bir yerler bakınıyorum ama bulamıyorum. Daha en az yüz kilometre yolum var ve vakit kaybetmek istemediğim için kasabanın girişinde gördüğüm benzinciye gitmeye karar veriyorum. Sabahki Pie’ların tadı damağımda kaldı, “Eminim orada da vardır.” diye düşünüyorum…

    Yanılmamışım. Üstelik burada çeşit de fazla… Abartıp yanına bir de büyük boy patates kızartması alınca dünyam değişiyor. Nereden nereye… Daha bu sabah yokluktan ölmek üzereyken…

    “THIS IS NOT FUCKING INSPIRING ME!”

    Patates kızartmasının yarısını bitirip, ikinci pie’a başlarken gözlerim biraz açılıp etrafımda olup bitenleri görmeye başlıyor. Tam o sırada çaprazımdaki masada oturan oldukça kilolu bir adamın beni kestiğini fark ediyorum. Yanında da yine oldukça kilolu bir hanım var. Sanırım karısı…

    Garibime gidiyor ama yemekle öyle meşgulum ki aldırmıyorum. Bir süre sonra karısı tuvalete giderken tekrar göz göze gelince adam bana nereden geldiğimi, ardından da nereye gittiğimi soruyor. Cevaplayınca da bu sabaha karşı saat dörtte yolda benim gibi birisini daha gördüğünü ve şaşırdığını söylüyor.

    “Indy-Pacific yarışçısı olmalı, ama ben onlardan değilim.” diye cevaplıyorum. O sırada karısı dönüyor ve adam gülerek kadına dönüp; “Sydney’e gidiyorlarmış!” diyor…

    Kadın; “Ben sana söylemiştim, deli bunlar!” dedikten sonra bana dönerek: “Sabaha karşı dörtte, doksan mil geride bir arkadaşını gördük, az kalsın eziyorduk sabahın kör karanlığında. Sahi deli misiniz siz, bunu niye yapıyorsunuz?” deyince açıklama ihtiyacı hissedip Indy-Pacific yarışından bahsedip, onlardan olmadığımı, kendi başıma takıldığımı, vs ekliyorum…

    Kadın gözleri açılmış halde söylediklerimi kavramaya çalışırken bir kaç saniye geçiyor. Bu sırada kocası dayanamayıp karısının son sorusunu tekrarlıyor:” Tamam da bunu niye yapıyorsunuz?!”

    Bu sefer duraklama sırası bana geçiyor ama çok sürmeden, söylediğim kelimelere kendim de inanamadan ağzımdan; “To inspire you (Size ilham vermek için) !” sözcükleri dökülüyor…

    Hava anında geriliyor. Üçüncü bir masada söylediklerimize kulak misafiri olan bir aile de olayın farkına varıp dikkat kesilince, ortam western filmlerinde düello yapılan barları aratmaz hale geliyor…

    Duyduklarına inanamadığından olsa gerek karısına dönüp bakışlarıyla onaylatamaya çalışan kamyon şöförü ardından bana dönüp, gülerek mi yoksa kızarak mı olduğu pek anlaşılmayan bir ifade ile ama neredeyse tükürerek; “This is not fucking inspiring me (Bu bana hiç te .iktiğimin ilhamını vermiyor) !!!” deyince üçüncü masadaki herkes kahkahayı basıyor… Bir yandan da dönüp merakla bana bakıyorlar. Sanırım benden ortamı yumuşatacak bir şeyler duymayı bekliyorlar ama bakışlarımı üzerlerine dikip ciddiyetimi bozmadan süzmemle birlikte yardım umarcasına tekrar kamyon şöförünü ve karısını kesmeye başlıyorlar…

    Bir şeyler söylemek istiyorum ama şöförün aşırı tepkisinden söylediğim sözlerin söylenebilecek en güzel sözler olduğunu ve tam da gitmesi gereken yere gittiğini anladığım için hafifçe sırıtmakla yetinip, yemeğime dönüyorum…

    Bir iki saniye geçmeden tahmin ettiğim şey oluyor, -sinirden mi yoksa pişmanlıktan mı bilemiyorum- kızarmış bir halde bir şeyler söylemek isteyip de bir türlü aradığı kelimeleri bulamıyormuş gibi duran şöförün karısı lafı alarak beni gösterip; “Aslında haklı!” deyince dayanamayıp devam ediyorum; “Sadece ne kadar sınırsız olduğunuzu ve isterseniz her şeyin yapılabileceğini hatırlatmaya çalışıyoruz!!! Bunu kafanıza kakacak halimiz yok ama merak ediyor olmalısınız ki siz sordunuz ben de söyledim, işte hepsi bu!!!”.

    Yeniden bir sessizlik hali yaşıyoruz… Haksızlığa uğramış bir edayla ve kaşlarım hafifçe havada bir cevap beklercesine şöför ile karısına bakarken kadın bu sefer merakla bana dönüp en küçük ayrıntıları bile anlattırmaya başlıyor: ne yiyiyoruz, ne içiyoruz, nerede yatıyoruz, kaç saat sürüyoruz, yalnız sıkılmıyor muyuz, vahşi hayvan görüyor muyuz, korkmuyor muyuz, vs, vs…

    Bir iki dakika sonra oyuncağı elinden alınmış gibi küskün bir halde yemeğini tırtıklayıp duran şöför de konuşmaya katlıp sorular sormaya başlıyor: ve tabii ki onun soruları biraz daha erkek işi: nereden geliyorum, ne iş yapıyorum, günde ne kadar gidebiliyorum, vs, vs…

    Fırsatı kaçırmayıp ben de onları sorguya alıyorum. Avustralya’da mesafeler çok uzun olduğu için birlikte seyahat ediyorlar. Neredeyse kamyonda yaşıyorlarmış… Bu arada şimdi buradaki kamyonların neden bu kadar konforlu olduğunu çok daha iyi anlamaya başlıyorum. Kısa ama tatlı bir sohbetin ardından gitmeleri gerektiğini söyleyip davranıyorlar. Tanıştığımıza memnun olduğumu söyleyip İstanbul’a davet edince hafiften duygulu bir an yaşıyoruz. Çok teşekkür edip, bana şans dileyerek giderlerken hem yemekten hem de sohbetten doygun bir halde arkalarından bakıp el sallıyorum…

    FIRTINA: KARAR ZAMANI

    Yorgunum ama yola çıkmam lazım yoksa bu ‘Mesafelerin Efendisi Kıta’da işim zor. Telefonumu açıp, çabucak hava durumuna bakıyorum. Hiç de iç açıcı gözükmüyor. Az önce sıcaktan kavrulurken, şimdi tam önümden bana doğru gelen bir fırtına olduğuna inanmak biraz güç ama artık bu kıtada her şey mümkünmüş gibi gelmeye başladığı için dışarı çıkıp gözlerimle kontrol etmeye karar veriyorum…

    Aynen… Tam da korktuğum gibi. İleride kapkara bulutlar toplanmış. Çok uzaktalar ama yine de şimşeklerin parıltıları seçilebiliyor. Kararsızlık yaşıyorum. Ne olursa olsun yol yapmam lazım, çünkü yolum çok uzun. Ama diğer yandan önümde neler olduğunu artık hiç kestiremiyorum. Burası giderek lojistik bir kabus olmaya başladı. Yüz kilometre daha gidip Southern Cross’a varmam lazım. Arada bir iki nokta var gibi görünüyordu ama artık bunlara bel bağlayamayacağımın farkındayım. Yani eğer yola çıkarsam oraya varmak zorundaymış gibi gitmem lazım, arası yok! Peki ya fırtına?

    En sinir olduğum şey bu; karar verme stresi! Ama galiba yaşamak tam da bu aslında. Verdiğimiz karalar hayatımızı, seçimlerimiz de bizi oluşturmuyor mu zaten?! Öyle sıkıntı çekmeden pedala basmayı herkes biliyor! Bu düşünceyle cesaretlenip yola düşmek için hazırlanıyorum.

    Karayel’i hazırlarken beş dakika bile geçmedi ama sanki kara bulutlar bayağı bir yaklaşmışlar… Neyse ki hala çok uzaktalar… İçim hafiften biraz eziliyor. Yine de kendimi zorlayıp ilk pedala basıyorum… Çevirdikçe yavaş yavaş tekrar havamı bulmaya başlıyorum. Yolda in cin top oynuyor. Bedenim ipleri ele almaya, düşüncelerim yavaşlamaya başlıyor. Az önce şöför ve karısı ile yaşadıklarım artık puslu bir rüya gibi kafamda dönüp duruyor. İster istemez ben de kendime soruyorum yeniden: “İyi ama neden?”. Daha cevap bile veremeden doğanın ritmine karışıp uçmaya, uçamasam da yolda kaymaya başlıyorum…

    Hipnoz halinde ne kadar gittim bilmiyorum ama yüzüme düşen ilk yağmur damlasıyla uyanıp kilometre saatine bakınca on beş kilometre gelmiş olduğumu fark ediyorum. Diğer fark ettiğim şey ise oldukça somut: fırtına artık tam önümde ve hiç de içinden geçip gidilebilecekmiş gibi görünmüyor. Sanırım bugün Sothern Cross’a varmak hayal oldu. Çok sinirleniyorum. O sinirle aklımdan delicesine devam etmek geçiyor; belki o sayede biraz hıncımı alabilirim. Ama çok yakınlarımda bir yere düşen bir yıldırım bunu yapamayacağımı bana öylesine kesin bir dille anlatıyor ki… Ve bir ikincisi de “Çabuk geri dön” direktifini verince sinir minir lüksünü bırakıp anında dönerek hızla pedallamaya başlıyorum.

    Anlamadığım şey ise şu; bu fırtına o kadar uzaktan dibime nasıl bu kadar çabuk gelebildi ki? Ve bu düşünce asıl önemli olan ikincisini bilinç düzeyime yükseltiyor: eğer bu kadar çabuk hareket edebiliyorsa on beş kilometre gerimde kalan Merredin’e varana kadar beni de yakalaması kaçınılmaz olmalı!!!

    Bu düşünceyle canımı dişime takıp tüm gücümle pedallamaya başlıyorum. Önce tek tük hissettiğim yağmur damlaları giderek çoğalmaya, başlangıçta beni güzelce serinletirken giderek soğuktan tüylerimi diken diken etmeye başlıyorlar. İnatla ve kendimi temize çıkarmak istercesine; “İyi de bu kadar hızlı hareket etmesi imkansız! Nasıl bu kadar çabuk gelebildi ki?” diye hayıflanırken rüzgar da şiddetlenmeye başlıyor…

    Deli gibi pedal basarken hiç bir şey düşünmeye fırsat kalmıyor ama yine de korku beni yavaş yavaş avucuna almakta hiç zorluk çekmiyor… Kaçıyorum, kaçıyorum… Ama çok iyi farkındayım ki o benden daha hızlı ve sanki arkamdan sırıta sırıta bana doğru yaklaşıyor.

    Beni cezalandıracak biliyorum çünkü onu hafife aldım…

    MESAJ

    Gidiyorum, gidiyorum ama yol bir türlü bitmiyor. Artık sırılsıklam oldum ve rüzgar o kadar şiddetlendi ki hızım neredeyse yarıya düştü. Her virajın ardından Merredin tabelasını görmeyi umuyorum ama bir türlü gelmiyor… Durup bir ağacın altında beklesem diye aklımdan geçiriyorum ama o kadar çok şimşek ve yıldırım çakıyor ki, bu resmen intihar olur…

    O anda boynuzlarım kırılıyor… Kendimi kibirli ve oyunbozan hissederken, gerekli mesajı alıyorum;

    “Her zaman her istediğin olmaz. Arzu ne kadar kudretli olsa da, sabır ondan daha kadimdir!”…

    İçimden kimden olduğunu bilmeden özür dilemeye başlamamla birlikte sanki fırtınanın öfkesi azalmaya, rüzgar Karayel’in kelepçe vurduğu tekerleklerini yavaş yavaş salarken, yağmur da giderek seyrelmeye başlıyor… Korku yerini giderek bir minnet duygusuna bırakırken “Merredin” tabelasını da görünce iyice rahatlıyorum. Belki yol alamadım ama değerli bir mesaj aldım. O yüzden her ne kadar sırılsıklam olmuş olsam da keyfim tekrar yerine geliyor.

    Kasabanın girişindeki ‘Karavan Parkı’ tabelasını görür görmez dalıyorum. Park yerinde pek karavan yok. Prefabrik odalar ise o anda gözüme o kadar güzel geliyorlar ki anlatamam. Resepsiyonda kimse yok. Zili çalıp bekleyince orta yaşlı bir hanım kapıyı açıyor.
    Oda soruyorum. Varmış… Oh, çok iyi! Peki fiyat? Yüz dolarcık!!! İçimden; “Oha, bu boktan prefabrik odalara mı yüz dolar istiyorsunuz!” diye celalleniyorum ama önceki gece Cunderdin’de yaşadıklarım aklıma gelince kendimi tutuyorum;

    • “Daha ucuz bir alternatif yok mu acaba?”
    • “Evet, altmış dolara küçük ‘Kabinet”lerimiz var ama onlarda duş tuvalet yok.”

    Keyfim kaçıyor. Sırılsıklam haldeyim ve o anda en çok istediğim şey güzel bir duş alıp üzerime kuru bir şeyler giyebilmek. Üstelik havluyu da safra niyetine Cunderdin’de bırakmıştım…

    Artık suratım nasıl bir hal aldıysa kadıncağız; “Tamam, bir tane oda var onu sana Kabinet fiyatına vereceğim.” deyince dünyalar benim oluyor: Neredeyse sarılıp öpeceğim ki içeriden kocası geliyor…

    Anahtarımı alıp hemencecik prefabrik ama bana o anda saray yavrusu gibi gelen odama geçiyorum. Gel de çık çıkabilirsen duşun altından…

    KOCAMAN BİR YATILI OKUL GİBİ

    Bütün hücrelerim mayışmış halde duştan çıktığımda artık vakit akşama yüz tutmuş halde. Yine de hem vaktim var, hem de Merredin’de süpermarket var. Bu lüksü kaçırmamam gerek. Çabucak giyinip Karayel’i çantalardan kurtarıyorum. Çantasız ve sürüş kıyafetleri olmadan binmek öyle güzel geliyor ki, süpermarketin kapanma tehlikesine rağmen bir iki tur atmadan duramıyorum.

    Neyse ki kapanma saati akşam yediymiş. Bayağı büyük bir mağaza. Her şey var ama o kadar pahalı ki. Komple iki tur atıyorum ucuz olanları tespit edebilmek için ama nafile… Sonunda hayatımda yediğim yiyeceğim en pahalı muzları ve günlerdir hasretini çektiğim bir paket yumurtayı alıp odama yollanıyorum.

    Keyfim yerinde çünkü odamın tam karşısında karavancıların kullanması için yapılmış bir ortak-mutfak var. Ve haftada en az yirmi tane haşlanmış yumurta yiyen ben günlerdir ağzıma bir tane bile haşlanmış yumurta koymadım. Benim için öyle büyük bir lüks olacak ki!

    Bu tavuk ürünlerinin beni bir gün bu kadar mutlu edeceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Dört yumurtayı kaynattığım on dakika bir türlü geçmek bilmiyor. kabuklarını soyarken bir de bakıyorum ki ıslık çalmaya başlamışım…

    Yumurtaları ortadan ikiye kesip, karabiber ve tuz ile kutsadıktan sonra odama geçiyorum. İçerideki minik masayı daha önceden çıkarıp kapının önüne koymuştum, açık havada keyif yaparım diye.

    Yağmur kesildi. Üstüne üstlük bir de gökkuşağı çıkmış; süper… Bir de bakıyorum ki yan komşum da masasını beş metrekarelik odamızın dışına çıkarmış, elindeki bir dosyaya bakarken bir yandan da diğer elindeki sandviçini kemiriyor.

    Keyfim yerinde ya, hemen merhaba deyip o anki en büyük hazinemden yani haşlanmış yumurtamdan ikram ediyorum. Hafiften garipçe beni süzerken kibarca geri çeviriyor. Galiba sevindim, ne de olsa yumurta bana kaldı…

    Adı Sean. Altmışlı yaşlarında olduğunu tahmin ediyorum. Kısa ve kesik konuşuyor. Neredeyse her soruma sonuna yumuşak g eklenmiş bir “Yeeğ” ile cevap veriyor.

    Evi Perth’deymiş. Yakınlardaki bir şantiyede çalıştığı için burada kalıyormuş. Zaten sonradan öğreneceğim ki; Batı Avustralya taşrasında bu odacıkları bulabilmemin en büyük sebebi de ‘var olmayan turizm’den ziyade taşra şantiyelerinde çalışan Sean gibilerin konaklama ihtiyacıymış.

    “En son evine ne zaman gittin?” diye soruyorum, hatırlamıyor. Zaten sadece bir köpeği varmış. “Burada tek başına yaşamak sana zor gelmiyor mu?” diye sormak istiyorum ama o kadar doğal konuşuyor ki bunu gereksiz buluyorum. Zaten buradaki insanları tanıdıkça içimdeki şu his daha da kuvvetlenmeye başladı; burası sanki kocaman bir yatılı okul gibi. Herkes biraz mecburiyetten gelmiş. Kimsenin bir kökeni yok. Herkes yüzer gezer yaşayıp günü kurtarmaya çalışıyor. Tek düşündükleri sanki o günü bitirmek, ertesi gün ise Allah Kerim…

    Biraz daha sohbet ediyoruz. Daha doğrusu ben sorularımla sohbeti ittiriyorum, o da “Yeeğ”leri ile topu geri bana gönderiyor. Bir süre sonra iyi geceler deyip odasına giriyor. Ben de tabuttan hallice odama girip kapımı kapatıyorum. Bugün planladığım yolun ancak yarısını yapabildim. O yüzden erken yatmak, sabah erkenden kalkıp bir an önce yola koyulmak istiyorum. O hevesle Karayel’i yola çıkmaya hazır hale getirip yatağa giriyorum. Tam fırtınayı ve beni ne kadar yorduğunu düşünmeye başlayacağım ki pilim bitiyor ve uykuya dalıveriyorum…

    BİR BEN, BİR KARAYEL, BİR DE UCU BUCAĞI OLMAYAN ASFALT

    Yine hemencecik sabah oldu, ne çabuk… Endişeyle kaslarımı yokluyorum. Yok yok hiç fena değil. Enerjim de yerinde. Hafiften gülümsüyorum. İşler pek iyi gitmiyor ama en önemlisi; “ben iyiyim”…

    Nabız bantımı takıp, biraz endişeli biraz umutlu yatağa yatıp beklemeye başlıyorum… Nabzım da seksene düşmüş, oley. Dünkü doksandan sonra oldukça umut verici…

    Dışarıya bakıyorum, hava ağarmak üzere. Üzerimde bir sabırsızlık, bir an önce yola düşüp kilometreleri yutmak istiyorum. Önceki gün gidip geri döndüğüm yollardan tekrar geçerken hafiften sinirlenir gibi oluyorum ama hem sabah serinliği nefis, hem de yol harika.

    Dün fırtına endişesiyle pek farkına varmamışım ama artık bayağı bir ıssızlığa varmışım. Ne etrafta bir hareket var, ne de bir araba geçiyor. Önümde yol bir uzanıyor ki öyle böyle değil, ucu bucağı görünmüyor. İster istemez gülümsemeye ve neşeli bir şarkı mırıldanmaya başlıyorum…

    Güneş tam karşımdan kendisini götermeye başlarken bayağı bir yol almış durumdayım. Etrafta tek tük okaliptüs ağaçları ve sonsuz çayırlardan başka hiç bir şey görünmüyor. Her yer o kadar sessiz ki nefesim kulaklarıma sanki konser salonundaki binlerce wattlık hoparlörlerden çıkıyormuş gibi geliyor.

    Çok garip ama bir o kadar da güzel. İşte uzun zamandır hayalini kurmakta olduğum ıssızlık yavaş yavaş beni öpmeye başlıyor. Bir ben varım, bir Karayel, bir de ucu bucağı olmayan asfalt. Git gidebildiğin kadar…

    Keyiflendim ya, tabi ki uzun sürmemeli. Sıcak ile karşıdan esen rüzgar aynı anda ziyaretime geliyorlar. Tam “Ulan teker teker gelsenize!” diyecekken karşıma bir de rampa çıkınca Nescafe’nin “Üçü bir arada” reklamının anti-tezini yaşamaya başlıyorum.

    Siz de bilirsiniz, iyi şeyler uzun sürmez ama benimki de pek kısa sürdü… Üstüne üstlük ne sıcak azalıyor, ne de rüzgar. Neyse ki ıssızlık harika. Arkamda kilometrelerce yol, önümde ise ne kadar olduğunu bilemediğim bir uçsuzluk. Bir yukarıdaki var sanki bir de ben. Issızlık arttıkça ona daha da yakınlaştığımı hissediyorum. Umarım beni hepten çekip alıvermez yanına diye düşünmeden de edemiyorum tabi ki… Güvenli ama sıkıcı modern hayattan uzakta, uçurumun ne kadar kenarında olduğunu da pek bilmeden gitmek o kadar garip ama bir o kadar da heyecan verici ki…

    VE İLK KANGURU

    Dilim damağım kurudu ama suyumu çabuk tüketmek istemediğimden sadece her yirmi kilometrede bir su molası vermeye karar verdim. O yüzden devam ediyorum. Tam kırk kilometreyi dolduracakken birden tam önümde kocaman bir şey beliriyor. Durup bakınca anlıyorum ki bu bir Kanguru leşi. Yeni ölmüş olmalı çünkü hiç çürüme emaresi yok, üstelik ağzının kenarından akan kanlara ait kuru izler hala seçilebiliyor.

    Yıllardır Sydney’de yaşayan arkadaşım Ant beni çok korkutmuştu Kangurularla ilgili olarak: “Aman dikkat et, saldırıyorlar… Kocaman hayvan onlar, ne yaptıklarını bilmiyolar… Arabalara çarpıp mahvediyorlar… Vs…”. Ama gördüğüm manzara beni korkutacağına daha çok üzüyor. Gerçekten oldukça büyük bir hayvan ama öylesine zavallı görünüyor ki o haldeyken.

    Yine de tedbirli olmak adına oradan uzaklaşıyorum. Etrafta bir eşi vs varsa her an gelebilir… Biraz ileride su molası verip, bir yandan da leşi kesiyorum belki eşi vs gelir de canlı hallerini görebilirim diye. Ne gelen oluyor ne de giden… Pardon unuttum, kara sinekler hariç. Nerden çıktılar bilmiyorum ama daha durur durmaz beni ablukaya aldılar ve o kadar arsızlar ki ne yaparsam yapayım bir türlü gitmiyorlar…

    Orada daha fazla duramayacağımı anlayıp tekrar yola düşüyorum. Öğlene Southern Cross’a varırsam, belki ondan sonra bir yüz kilometre daha yapar, en azından Kalgoorlie’ye kadar olan yolu yarılamış olurum diye düşünüyorum ama Southern Cross’tan sonrası için hiç kimseden bilgi alamadım. Yani haritada bir sürü küçük yer gözüküyordu ama yaşadıklarımdan sonra Kalgoorlie’ye kadar duracak bir yer var mı yok mu emin olamıyorum.

    Yol almam lazım ama ne sıcak bırakıyor ne de rüzgar. Southern Cross yolunda aşağı yukarı bir yirmi kilometre sonra Bodallin diye bir noktada bir Roadhouse olduğunu okumuştum ama şu ana kadar kimseye onaylatamadığım için endişeliyim. Burada herkes öylesine sadece kendi ölçeğinde yaşıyor ki…

    Kan ter içinde pedallara asılıp yirmi kilometreyi eritmeye çalışıyorum.. Etraf ne kadar harikaysa bu havada bisiklet sürmek de bir o kadar zor.. Zorlana zorlana da olsa yirmi kilometreyi bitiriyorum. Ama ne bir tabela gördüm ne de bir yerleşim yeri. Halbuki haritaya göre tam da burada olması gerekiyordu. Biraz daha gidiyorum ama yine bir şey yok. Acaba geçtim mi diye kendimden şüpheye düşmeye başlıyorum ki bir virajı dönünce ağaçların arasından minicik bir benzin istasyonu beliriyor. Büyüklük ve toz toprak açısından aynı reklam filmlerindeki gibi ama nedense hiç de o filmlerdeki gibi çekici değil. “Neden acaba?” diye düşünüyorum kendi kendime… Sanırım o filmlerde ne olursa olsun içeride güzel bir şeylerin bizi beklediğini biliyoruz da ondan. Halbuki o ıssız istasyona bakınca benim hissettiklerim hiç de öyle hoş şeyler değil…

    YES

    Ve tam da tahmin ettiğim gibi oluyor. Filmlerde kapıyı açınca aniden süper bir hayal alemine düşerken, benim kapıyı açınca tek duyduğum yine ağır ağır öten zilin sesi oluyor… Üstelik bu sefer gelen giden de yok… Biraz bekliyorum. Belki duymamışlardır diye gidip kapıyı bir daha açıp kapatıyorum. Nafile…

    Biraz daha bekleyince içeriden kısa boylu bir Hintli çocuk çıkıp “Yes?!” diyor…

    Aptallaşıyorum. Bir iki saniye dilim tutuluyor: “Bre insafsız, sanki bu Allahın unuttuğu yerde yaşayan sen değil misin? Bak Allah sana birisini göndermiş, “Yes”te neymiş! Bir merhaba desene! Sorsana nereden geliyorum, nereye gidiyorum… Muhabbet etsene be geri zekalı.”…

    Ben kafamın içinde onun adına üzülürken o bir kez daha: “Yes?!” deyince pes edip; “Burası Bodallin Roadhouse’mu acaba?” diye soruyorum ne dediğimi pek de umursamadan… Bir iki saniye aval aval yüzüme baktıktan sonra aramızda şöyle bir diyalog geçiyor;

    “Evet burası Bodallin ama hayır burası Roadhouse değil.”
    “Peki Roadhouse nerede?”
    “Bilmiyorum”
    “Burada başka bina var mı?”
    “Hayır yok.”
    “Adın ne?”
    “Garow”
    “Peki Garow, benim adım da Kartal.”
    “Merhaba Kartal”

    Vaay, sonunda bir merhaba kopardım!

    “Peki Garow, o zaman Roadhouse nerede?”
    “Söyledim ya bilmiyorum.”
    “Ne zamandır buradasın?”
    “Altı ay… Buralarda kimse daha fazla kalmaz.”
    “Peki sen burada ne yapıyorsun?”
    “Hindistan’dan geldim, burada çalışıyorum.”
    “”Wow, tebrikler”
    “…”
    İşin baya yorucu olmalı?!”
    “Yok aslında pek bir şey yaptığım söylenemez…”
    “Hadi canım!!!”

    Bir süre susuyoruz. Onu bilmiyorum ama ben kendimi kelimelerin bittiği yerde hissediyorum.

    “Peki Garow, burada yiyebileceğim bir şey var mı?” diye sorunca bana minik bir camekanın içinde plastik ambalajların içinde duran iki üç parça atıştırmalıkı gösterip; “Sadece bunlar var” diyor.

    “İyi ama dışarıda Hamburger, Patates kızartması vs var yazıyor?!” diyorum
    “Üzgünüm” dercesine kaşlarını kaldırıp bana bakıyor.

    Tahin ettiğim gibi, yine aç kaldık… Pek de bir şey beklemeden, son bir umutla; “Başka hiç bir şey yok mu?” diyorum. “Hayır, buradan pek kimse geçmediği için biz de pek bir şey bulundurmuyoruz.” diyor ve ekliyor; “Zaten sipariş ettiğim şeyleri de getirmiyorlar, çünkü kargo çok pahalı…”.

    İçecek dolabını kontrol edince ne demek istediğini gayet iyi anlıyorum. Bir şişe su tam altı dolar!!! Gözlerimin büyüdüğünü görünce devam ediyor; “Buralarda insan çok az… Bu daha bir şey değil, doğuya doğru gittikçe her şey daha da pahalanıyor!”

    Çocuğun sözleriyle jetonlarım yavaş yavaş düşmeye başlıyor. Öyle ya insan olmayan yerde hiç bir hizmet karlı olamıyor ki yapmaya değsin… Benzin alan yoksa benzinciyi ne yapacaksın ki?! Veya uğrayan olmazsa mola tesisini veya oteli?!

    ÇAKMA ZEMZEM SUYU

    Ne olursa olsun susuzum ve açım. Paraya kıyıyor o bir şişe suyu alıp tekrar yanına gidiyorum ve ya tutarsa diyerek; “Peki Patates Kızartması da mı yok?” diye soruyorum. Öyle ya, sonuçta bu çocuk da bir şeyler yiyor olmalı… Biraz bekleyip; “Yapabilirim ama yarım saat sürer.” deyince dünyalar benim oluyor…

    “Tamam büyük boy yap o zaman” deyip yalnız başıma o bir şişe ‘Çakma Zemzem Suyu’nun edepsizce tadını çıkarmak için dışarıya çıkıyorum… Hava o kadar sıcak ki ağaçlar olmasa dışarıda durmak neredeyse mümkün değil… İçmeden önce o bir şişe suyun fotoğrafını çekip WhatsApp’den paylaşıyorum. Çünkü o sadece bir şişe su değil, o anda hem paha olarak hem de hayatımda tuttuğu ağırlık olarak çok daha fazlası.

    Su hemen bitiyor ama yarım saat bir türlü bitmiyor. Bir iki içeriye girip yokluyorum ama ortalıkta kimse yok. Zaten elli kilometre çapımda Garow ve sineklerden başka hiç bir şeyin olduğunu da zannetmiyorum.

    Ve derken altın gibi kızarmış patateslerim geliyor. Mutluluktan ağlamak üzereyim… Hemen; “Peki ya Ketçap” diye soruyorum. “Ketçap?!” diye yineleyip yüzüme bakınca, “Ketçap işte, kırmızı sos!” diye üsteliyorum… Bir sessizliğin ardından; “Aha, Tomato Sos.” deyip içeriden üç gramlık bir mikro paket keççapcık getiriyor. Sonradan öğreneceğim ki; Batı Avustralya kırsalında “Ketçap” deyince kimse anlamıyor, onun adı “Tomato Sauce” ve pek de kullanılan bir şey değil. Yine aynı şekilde “Burger King”deyince de burada pek bir şey ifade etmiyor, çünkü onun adı da “Hungry Jack’s”. O da başka bir hikaye, ileride anlatırım…

    Dışarı çıkıp patateslerin tadını çıkarıyorum. Saat oniki civarı ve hava çok sıcak. Sanırım bir iki saat orada durmam gerekecek. Sağolsun Garow, büyük boy deyince gerçekten de ‘Battal Boy’ yapmış patates kızartmasını. Ye ye bitiremiyorum ama hiç de şikayetçi değilim yani…

    Karnım doyunca biraz etrafı keşfe çıkıyorum ve az ileride metruk bir kameriye ile altında kırık bir bank bulunca keyifle yerleşiyorum. Karnım tok, suyumu da içtim… Şimdilik iyiyim ama önümde beni bekleyen olasılıkları düşününce ister istemez endişelenmeye başlıyorum…

    Yani Türkiye’de beş kilometre gitsen yanyana üç tane mola yeri görürken, birden böylesine ıssız bir yere düşünce insan afallıyor. Hadi aradaki mesafeler önemli değil, elli kilometrede bir de olsa düzgün ve uygun fiyatlı mola yerleri olsa hiç sorun değil. Hatta yüz kilometreye bile razıyım ama birincisi, mola yeri olup olmadığı belli değil, haritada var görünüyor ama gidince bulamıyorsun, ikincisi de olsa bile hem su çok pahalı hem de yiyecek bir şey yok!

    İKİNCİ MELEKTEN ACI HABER

    Ben kameriyenin altındaki kırık bankta uygun bir pozisyon bulup dinlenmeye çalışırken bir imkansız gerçekleşiyor ve bir panelvan geliyor… İlgiyle dikiliyorum tabi ki… Üstelik gelip kameriyenin yanında duruyor. Gençten bir çocuk inip merhaba diyor. Neredeyse kendimi cimcikleyeceğim. Ben de merhaba deyince Karayel’i gösterip; “Yolculuk nereye?” diye soruyor.

    “Sydney” dememle birlikte muhabbeti koyulaştırmaya başlıyoruz. Adı Aaron, kendisi de dağ bisikletçisiymiş. Perth’ten Sydney’e taşınmış. Şimdi de panelvan ile gelip Perth’ten kalan eşyalarını almış, Sydney’e götürüyormuş… Kul sıkışmayınca hızır yetişmezmiş derler ya tam o hesap. Tom’dan sonra ikinci meleğimle karşılaştığımı anlıyorum…

    Laf lafı açıyor, ben anlattıkça anlatıyorum. “Nasıl bir yere düştüm ben?” diye sorunca acı acı gülümsemesinden işlerin pek de yolunda olmadığını anlayabiliyorum. Dilinin döndüğünce ve kibarca, pek aptalca bir işe giriştiğimi anlatmaya çalışıyor bana. Çünkü Batı Avustralya kırsalında insan bulmak imkansızmış. O yüzden de doğal olarak hizmet bulmak da imkansız…

    “Peki” diyorum “Haritada görünen kasabalar, internetten kontrol ettiğim nüfusları vs?!”. “Sandığın gibi değil” diyor. “Buralarda insan olsa bile senin işine yarayacak şekilde yaşamıyorlar. Zaten az olan nüfus dağınık, dolayısıyla kasaba meydanları veya hizmet alacak yerler bulman çok zor.” deyince her şey biraz daha anlam kazanmaya başlıyor.

    “İyi de ne yapacağım o zaman?” diye sorunca acı acı gülümsüyor. Sonra sanki beni avutmak istermişçesine; “Bak ne diyeceğim, arabamda bir ‘Camel Back” var, onu sana vereyim, suyla doldurup sırtına takarsan seni epey idare eder.” deyip panelvanın arka kapısına yöneliyor. O bagajını kurcalarken ben de yavaşça yaklaşıyorum. Teşekkür edip bunun çok yardımcı olacağını ama yine de tam ihtiyacım olan çözüm olmadığını söyleyince ister istemez o da kafasını sallıyor; “Evet, sen hızlı ve hafif seyahat ediyorsun, ve bu tercihin bu yol için pek uygun değil. Aralarda durabileceğin noktalar olsaydı sorun olmazdı ama ancak yüklü ve dolayısıyla yavaş gidersen bu çölü geçebilirsin ve bunun için de gerçekten uzun zamana ihtiyacın var.” diyor.

    Bir süre bir şey konuşmuyoruz. Halime üzüldüğünü hissedebiliyorum. Ama yapacak pek bir şeyi yok. Anladığımı belirtmek istercesine gülümseyip, “Takma kafana Mate, bir yolunu bulurum.” diyerek göz kırpıyorum. O da bir yol bulamayacağımı biliyor ama kibarlıktan; “İyi şanslar cesur dostum.” deyip elimi sıkıyor ve arabasına binip uzaklaşırken bana el sallamayı da ihmal etmiyor…

    TİLKİ GİBİ KURNAZ

    Sohbet ederken epey vakit geçmiş. Sıcak da azaldı. Eşyalarımı toplayıp, Garow’la vedalaşıyorum. Her ne kadar ileride Moorine Rock’ta bir bakkal var dese de ben yine de patates kızartmasının kalanını çantama tıkıştırmayı ihmal etmiyor, altı dolarlık zemzem sularıyla da mataralarımı doldurup tekrar yola düşüyorum.

    Canım bayağı sıkkın ve ne yapacağımı pek kestiremiyorum. Şu anki tek hedefim akşam olmadan Southern Cross’a varabilmek. Gerisini orada salim kafayla düşüneceğim artık…

    Ve yine haklı çıkıyorum: Moorine Rock’taki dükkan kapalı. Ama sinirleneceğime gülmemi tutamıyorum. Dükkan sahibi çılgın olmalı, çünkü cama çalışma saatlerini yapıştırmış. Bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde bunu neden yapmış ki acaba? Ya benim gibi buralarda yeni, ya da can sıkıntısından… Ama daha da komik olanı çalışma saatleri: Dokuz ve Onbir arası…

    Patates kızartmalarım bayatlamış ama olsun, o anda onlar dünyanın en güzel yemeği gibi geliyor ve onları bırakmayıp yanımda getirdiğimi için kendimi bir tilki kadar kurnaz hissediyorum. Hayat insanı nasıl da şekillendiriyor!

    Yavaş yavaş ve her birinin tadını çıkartarak yiyorum patatesleri. Utanmasam yemeden önce yalayacağım. Her şey bir yana buranın öyle de güzel bir yanı var; etrafta hiç bir şey olmadığı için canın ne isterse onu yapabiliyorsun. Bizim oralarda ne kadar çok insan olup, her delikten çıktıklarını düşününce, bayağı bir özgürlük aslında.

    Southern Cross’a az kaldı ama günde ikiyüz kilometre hayallerim de çoktan çökmüş durumda. Bırak ikiyüz kilometreyi, çölün daha fazla içine girip giremeyeceğimden bile emin değilim. Yani girsem bile günde yüzelli ikiyüz dolar harcayarak ne kadar daha gidebilirim ki?!

    İşler sarpa sarıyor…

    PARÇASI OLDUĞUM O “HERŞEY”

    Kalan yol olaysız geçiyor. Öğleden sonrasının ışığında etraf o kadar muhteşem ki. Her yer göz alabildiğine dümdüz. Tek tük ağaçlar, kıpkızıl toprak, alçalan güneşle uzayan gölgeler, sonsuza kadar gidiyormuş gibi duran yol…

    Gerçekten eşsiz bir yerde ve hayatımın çok kayda değer anlarından birinde olduğumu hissediyorum. Vidalarım o kadar gevşiyor ki gözlerimden ister istemez yaşlar dökülmeye başlıyor. Ama bu ağlamak değil, sanki daha çok derin bir nefes alıp kendini sonsuzluğa bırakmanın huzurunu yaşamak gibi bir şey. O kadar eksiksiz, zorlamasız ve kendiliğinden hissediyorum ki kendimi ve o anda bir parçası olduğumu kavradığım “Herşey”i…

    O kadar uçmuşum ki saat ancak yediyi geçerken Southern Cross’a varıyorum. Adı pek havalı; insanda şöyle büyük bir kavşak kasabası filan imajı uyandırıyor ama ben diyeyim üç, siz deyin beş bina var… Ama bir dakika haklarını yemeyeceğim, burada karşılıklı iki tane benzin istasyonu var. Ve bu buralarda oldukça havalı bir şey…

    Kasaba’nın girişindeki ilk bina bir otel. Çok ilginç. Çünkü bina biraz eski. Neredeyse yüz yıllık falan var diyeceğim. Buralarda böyle eski bir bina bulmak pek kolay değil. Hemen damlıyorum. Ve yine hüsran…

    Gerçi şanslıyım kalacak bir yer buldum. Ama odada duş tuvalet yok ve buna rağmen geceliği yüz dolar. İçimden geçirdiklerimi yazmaya utanıyorum tabii ki… Bir de resepsiyondaki orta yaşlı Michelle kibarca uyarıyor beni: “Mutfak kapandı, elini çabuk tutup beş dakika içinde inmezsen aç kalacaksın!”.

    İşte bundan nefret ediyorum. Gerçekten. Stresten uzak olur diye geldiğim Allahın dağ başında yine acele etmek zorundayım! Karayel’e bir yer bulmak, ekipmanları ve çantaları söküp odaya taşımak, vakumlu çantayı açıp içinden giyecek çıkartmak, ortak banyoyu bulup Cunderdin’de terk etmek zorunda kaldığım havlum olmadan duş almak, üstümü değiştirmek ve sonra da yemek salonunda olmak için tamı tamına beş dakikam var: Harika!!!

    ÜNİFORMA CENNETİ AVUSTRALYA

    Her yer işçi kıyafetli insanlarla dolu. Ha bu arada şunu da söyleyeyim: Avustralya’da insanlar üniformlara bayılıyorlar. Orada kaldığım süre boyunca üniformasız bir tane okul çocuğu görmedim. Ve mağazalarda özel bir üniforma reyonu var: kadın, erkek, çocuk, tamirci, boyacı, madenci, ne olurlarsa olsunlar, beden gücüyle iş yapan insanların hepsi o reyondan aldıkları bir örnek gömlek, pantolon, şort ve olmazsa olmaz olan hardal renkli botları giyiyorlar. Ve işte bütün otel sanki sendika toplantısı varmış gibi işçilerle dolu. Zaten buralarda yol işçilerinden ve madencilerden başka kimse yok…

    Hızıma kendim bile şaşarak beş dakika içinde yemek salonunda oluyorum. Tabii ki bu arada, eğer varsa bir süpermarket ziyareti yapma şansımı sıcak yemek için feda etmek zorunda kaldığımı da unutmayalım. Yani, yarın erken çıkarsam yol tedarikini benzin istasyonundan yapmak zorunda kalacağım için yine bayağı bir dolarcık bir tarafıma kaçıverecek…

    Neyse ki yemek güzel. Koca bir biftek ve yanında patates kızartmaları. Bisiklet turu için en uygun gıda olmayabilir ama o an benim için tam bir kral yemeği olduğu kesin… Yalana yalana yedikten sonra, göbeğim şişince ayaklarımı uzatıp nefes almaya çalışıyorum. Zevkten erimek üzereyim…

    Doygunluktan ve keyiften gözlerim kapanıyor ama kendimi zorlayıp uyanmam, yol hakkında bilgi toplamam lazım…

    BUYUR BURADAN YAK!

    Tam bunları düşünüp, telefonumu kurcalarken gelen bir e-posta dikkatimi çekiyor. Daha önceki yazılarımı okuyan bir Türk’den geliyor. Kendisi Avustralya vatandaşı ve Devlet Radyosu SBS’te çalışıyormuş. Eğer Melbourne’a uğrarsam benimle röportaj yapmak istediğini yazıyor.

    Normal bir zamanda olsa çok sevinirdim belki ama şu anda bir şişe su kadar bile ilgimi çekemiyor… Yine de belki destek alabilirim umuduyla cevap gönderiyorum. Bulunduğum yeri yazıp, buralarda yardım albileceğim Türk’ler tanıyıp tanımadığını soruyorum.

    Şaşırtıcı bir şekilde beş dakika içinde bir cevap geliyor. Ama cevabın içeriği daha da şaşırtıcı:

    “Maalesef oralarda tanıdığım Türk, hatta tanıdığım kimse yok. Eşim Avustralya’lı ve hemen oralardan uzaklaşsın, bir an önce Doğu’ya gelsin. Şaka değil, gerçekten tehlikeli dedi!” diyor.

    Buyur buradan yak!!!

    Zaten canım sıkkındı, keyfim iyice kaçıyor. Oteldeki yol işçileri ile biraz laflayınca otuz kilometre ötedeki tek mola yerinin de kapalı olduunu öğreniyorum. Yani Kalgoorlie’ye kadar ikiyüz kilometre boyunca durabileceğim bir yer yok. Yani su yok, yemek yok, bisikletçi zaten yok ve bir aksilik olursa yapacak hiç bir şey yok…

    Bir karar vermem lazım. Ya risk alıp yola çıkacağım, ya da başka bir yol bulacağım. Düşün düşün bir şey bulamıyorum. Üstüne üstlük uyku da iyice bastırıyor. Artık dayanamayıp çözümü ertesi sabaha bırakıyorum. Kibirt kutusu odama çıkıp yatağa girer girmez uykuya dalıyorum.

    KISA YOLDAN TÜRKİYE’YE DÖNME ZAMANI

    Sabah yine şafakla uyanıyorum. Nabzımı kontrol ediyorum, iyice normale dönmüş. Sabah dinginliğinde tekrar düşününce ikiyüz kilometre ne olduğunu bilmeden gitmeye çalışmak saçma geliyor. Yola çıkmaktan vazgeçip biraz daha kestirmeye karar veriyorum.

    Bir yolunu bulup Kalgoorlie’ye ulaşabilirsem oradan sonraki mola yerleri hakkında bilgi alabilirim. Belki kamyonlara otostop yaparım. O üç dört dorseli ‘Yol Trenleri’nden birinde bir süre yolculuk etmek fikri aslında hiç fena gelmiyor. Bir de Perth’ten Kalgoorlie’ye günde bir tren olduğunu hatırlıyorum. Ama saatini bilmiyorum, o yüzden en geç yedi gibi kalkıp resepsiyona giderek bilgi almaya karar veriyorum. Bu Allah’ın unuttuğu yerde günlük masrafım neredeyse ikiyüz dolar ve günde bir olan treni kaçırıp ikiyüz dolar daha harcamak hiç işime gelmiyor.

    Bu düşünce beynimde dönüp durunca tabi ki uykum kaçıyor. Bir sağa bir sola dönerek saati yedi yapınca resepsiyona iniyorum. Michele yine orada. Şaşırmadım çünkü neredeyse dünyada nüfus yoğunluğunun en az olduğu yerlerden birisinde olduğumu artık gırtlağıma kadar hissediyorum.

    Birlikte bilgisayarı kurcalayıp tren saatlerine bakıyoruz. Bu arada dayanamayıp soruyorum; “Burada arabanız yoksa başka bir şehire nasıl gidiyorsunuz ?”. Şaşkınlıkla gözlerini açınca başlangıçta pek anlam veremiyorum ama anlatmaya başlayınca kafamdaki taşlar yerine oturuyor.

    Birincisi, burada mesafeler o kadar uzun ve yerleşim o kadar az ki araban olmaması, hatta karavanın olmaması diye bir şey insanlara çok garip geliyor. İkincisi de “şehir” kavramı buraya oldukça ters, önümdeki en yakın şehir sadece ikibin kilometre uzaklıkta. Hal böyle olunca tabi ki toplu taşım aracı işletmenin pek bir karlılığı ve dolayısıyla da mantığı kalmıyor. O yüzden önümdeki yol boyunca ne otobüs var ne minibüs.

    Sadece kibin kilometre ötedeki ilk şehir olan Adelaide’a giden tek araç süper lüks “Indian Pacific Express” treni. Onun da fiyatı uçaktan pahalı, üstelik haftada sadece tek sefer yapıyor. Üstüne üstlük o sefer de dünmüş! Yani, “Lanet olsun, vazgeçtim, Batı Avustralya’yı pas geçeceğim!” desem bile, günlük ikiyüz dolardan altı gün daha burada kalıp, üstüne bir altıyüz dolar da trene vererek Adelaide’a gitmem gerekiyor. Param bitmiş olacağı için haliyle oradan da Türkiye’ye dönüş için bir yol bakmaktan başka yapacak bir şey kalmayacak…

    DÜŞÜN DÜŞÜN DÜŞÜN

    Gözlerimi kapatıp, kafamı çalıştırmaya, öyle ya da böyle bir çözüm düşünmeye çalışıyorum. Her şeyi göze alıp, çölü bisikletle geçmeye kalksam bile, yolculuk en azından on, onbeş gün sürecek ve günlük ikiyüz dolardan bunu karşılamam mümkün değil. Geriye tek mantıklı çözüm olarak kamyonlara otostop yapmak kalıyor. Ne olur ne olmaz diyerek, yine de Michelle’den rica edip, Kalgoorlie’ye giden tren ile ilgili bilgi alıyorum. Kalgoorlie’den gelen tren sabah dokuzda, giden tren ise onbirde.

    Son anda aklıma gelince bisikletin taşınması ile ilgili bir kısıtlama var mı yok mu diye bakmasını rica ediyorum. Ve korktuğum başıma geliyor. Bisikleti kutusuz halde trene almıyorlar. İyi de ben bu kuş uçmaz kervan geçmez yerde bisikleti nasıl kutulayacağım ?

    “Yok canım, o kadar da katı değillerdir.” diyerek dokuzda ters yönden gelecek olan trendekilerle konuşmaya karar veriyorum.

    Michelle’den istasyonun yerini öğrenip az ilerideki benzincinin yolunu tutuyorum. Karşı karşıya iki benzinci, gerçekten de o anda tüketici olarak kendimi çok özgür hissettiriyor. İçeri girip Pie ve kahve alıyorum. İdeal kahvaltı değil ama standartları düşünecek noktada değilim.

    Parayı öderken kasiyer hanımla sohbet etmeye başlıyorum. Amacım kamyonlara nasıl otostop yapabileceğimi, alıp almayacaklarını vs öğrenmek. Hoş beş sohbetin ardından bir darbe de burada yiyorum. Kısa süre öncesine kadar otostop pek yaygınmış ama, sigorta firmalarının yayınladığı yeni yönetmelikle birlikte artık kamyonlar otosptopçu almıyormuş. Çünkü kasko firmaları yolculara ait hasarları ödemek için gereken primi oldukça arttırmışlar. O yüzden kamyoncular sigortalarını indirimli yaptırmak için artık yolcu taşımıyorlarmış…

    AMAN TREN, CANIM TREN

    Kaderime isyan bile edemeden Pie’ları ağzıma tıkıştırıp hemen istasyona yollanıyorum, çünkü şu anda buradan kurtulmamın tek yolu olarak o tren kalmış durumda. Minnacık kasabada istasyonu bulmam oldukça vaktimi alıyor. Çünkü ben adam gibi bir istasyon arıyorum ama buradakilerin istasyon dediği şey bizim otobüs duraklarımızdan bile daha küçük.

    Karayel’i beş metrekarelik durağın içindeki bankın arkasına yaslayıp , treni beklemeye başlıyorum. Bir tane bile yolcu yok ama, yüzlerce ısırgan kara sinek var. Öyle de arsızlar ki. Hareket etmeden duramıyorum.

    On dakika sonra bir yolcu geliyor. Yaşlı bir teyze. Kızı bırakıp gidince birlikte beklemeye başlıyoruz. Ve bir on dakka daha geçince meşhur trenimiz görünüyor: lokomotif dahil tamı tamına iki vagon! İçimden dualar ederek, biniş için yapılmış bir metre yüksekliğindeki minik rampaya tırmanıyorum. Tren tam önümde duruyor. İnanılmaz ama o ortama hiç uygun olmayan bir şekilde oldukça lüks. Koyu renk camlara sahip otomatik kapı yavaşça açılınca iki bayan kondüktörle yüz yüze geliyoruz. Ve çok komik bir şekilde o lüks trenin kapısından bizim üzerinde durduğumuz rampaya doğru bir metre eninde ve bir metre boyunda metal bir levhayı köprü niyetine uzatarak binmemizi bekliyorlar.

    En sevimli halimi takınıp merhabalaşıyorum. “Merhaba” deyip soğuk bir ifade ile yüzüme bakıyorlar. Anladığım kadarıyla tren bir dakika içinde kalkmak zorunda. Hemen kekeleyip, Karayel’i göstererek meramımı anlatmaya çalışıyorum. Diğer yönde giden trendekilerin Kalgoorlie’ye kadar kutulanmamış bisikleti idare edip edemeyeceklerini soruyorum. Soğuk bir şekilde bilet alıp almadığımı sorunca, bir soğuk ter daha dökerek hayır diyorum. Cevapları çok net ve soğuk: “Biletler en geç bir gün önceden kesildiği için eğer trende yer yoksa binemezsin. Ayrıca bisikleti kutulamadan trene bindirmen imkansız!”

    Ben daha yutkunamadan bir metre en ve boyundaki levhayı trenin içine kaydırıp, kapıyı kapatarak uzaklaşıyorlar. Bense o küçücük rampanın üzerinde bir başıma, ağzı açık kalakalıyorum.

    İki saat içinde bir yolunu bulup Karayel’i kutulamam ve kasabadan en az iki kilometre uzaklıktaki bu istasyoncuk’a getirmem lazım. Üstüne üstlük trende yer olup olmadığı da belli değil!

    Kafayı yemek üzereyim. Neden her şey bu kadar ters gidiyor?! Buraya gelirken en çok korktuğum şey bisikleti sürecek gücümün olmaması idi ama şu ana kadar başıma gelenlere bakınca, Avustralya’da yaptığım en kolay şeyin her gün yüzlerce kilometre bisiklet sürmek olduğunu fark ediyorum.

    “Allah’ım, sopan yok ki vurasın!”

    Bir an önce çölün içine dalmak, beni mıknatıs gibi çeken o ıssızlığa ulaşmak istiyorum. Tek istediğim her elli kilometrede bir su, her yüz kilometrede bir biraz yemek ve her ikiyüz kilometrede bir bir yatak… Ama ben arzuladıkça o önüme daha çok sorun çıkarıyor! Bırak çölün içine dalmayı, şu anda buradan kurtulabileceğim bile şüpheli..

    CİNNET VE KARAYEL’İ FEDA

    Aceleyle kasabaya dönüp etrafı kontrol etmeye başlıyorum. Dikkatle dolaşınca bir tane küçük nalbur buluyorum. Belki Karayel’i burada kutulayabilirim. Yalnız elimi çabuk tutmam lazım. Çünkü burada kutulasam bile diğer eşyalarım ile birlikte istasyona kadar nasıl taşıyacağım hakkında hiç bir fikrim yok. Sanırım; “Burada taksi var mıdır?” diye sorsam bana popoları ile gülerler.

    Nalburdaki yaşlı kasiyer hanımı görünce umutlarım biraz suya düşmüyor değil. O anda önündeki bir başka yaşlı müşteri ile ağır çekimde sohbet ederlerken ben de kenarda bekliyor, kıymetli dakikaların uçuştuğunu hissediyorum. Derken dayanamayıp araya giriyor ve derdimi söylüyorum. Yaşlı kasiyer “Peteeeeeer” diye bağırınca içeriden en az onun kadar yaşlı erkek versiyonu “Peter” geliyor.

    Durumumu anlatınca evet belki kutulayabiliriz ama bence önce “Shire Office”e (Bizim muhtarlığın Avustralya’cası gibi bir şey) uğrayıp tren bileti ve taşıma kuralları ile ilgili bilgi almamı söylüyor. Yerini tarif etmesine rağmen bir kaç dakika da orayı ararken kaybediyorum. Neyse ki içeride birisi var ve tren şirketine benim için telefon açıyor. Trende yer var ama taşınabilecek kutu için verdikleri maksimum ebatlara Karayel’i sığdırmam imkansız.

    Gerçekten kafayı yemek üzereyim. Buradan bu gün gitmek istiyorsam tek şansım yarım saat içinde gelecek olan o tren ve şu anda Karayel ile birlikte ona binmem de imkansız görünüyor.

    Son bir gayret, elimde Shire Office’teki kızın verdiği ebatlarla tekrar nalbur Peter’a gidiyorum. Ölçüyoruz, biçiyoruz ama bu Karayel’i o ebatlardaki bir kutuya sığdırmamızın imkansızlığını kesinleştirmekten başka bir işe yaramıyor.

    Peter son bir opsiyon olarak, eğer istersem bisikleti kutulayıp postayı çağırabileceğini, ama iki günden önce Kalgoorlie’ye veya Perth’e varmayacağını söylüyor.

    Çok komik ama, vaz geçip geri dönmek istesem bile, bunu bisiklete binerek yapmaktan başka şansım yokmuş gibi görünüyor.

    Teşekkür edip, “Artık ne olursa olacak!” diyerek tekrar istasyona yollanıyorum.

    Yolda minik bir cinnet geçirince aklıma intihara yakın bir fikir geliyor…

    İstasyona varınca Karayel’i söküp, duraktaki bankın arkasına kilitliyorum. Eğer bisikleti trene almazlarsa, kendim binerek Kalgoorlie’ye gidip, en kötü ihtimal araba kiralayıp gelir alırım diye düşünüyorum. Düşünüyorum ama bir yandan da: “Ya başına bir iş gelirse!” diye içim kan ağlıyor… Fakat o kadar umutsuz bir haldeyim ki, yapacak başka bir şeyim yok. Ya Karayel’e binip bütün geldiğim yolu gerisin geriye gideceğim ki bu da neredeyse bütün turu iptal etmek olacak, ya da bir yolunu bulup kapağı Kalgoorlie’ye atacağım… İyi ama nasıl?!

    ÜÇÜNCÜ MELEK KEVIN

    Tam bu düşüncelerle ve Karayel’den ayrılacak olmanın verdiği sıkıntıyla allak bullak haldeyken, istasyona bir kamyonet yaklaşıyor. Üzerindeki yazılardan anladığım kadarıyla bir maden şirketine ait.

    Gelip neredeyse tam önümde duruyor ve içinden Avustralya’da karşılaştığım üçüncü melek iniyor: “Kevin”….

    Elinde küçük çantasıyla bir bana bir de Karayel’e bakarken onu getiren kamyonet geri dönüp uzaklaşıyor. O ıssızlıkta yan yana olan herkesin ister istemez yapacağı gibi merhabalaşıp sohbet etmeye başlıyoruz.

    Kalgoorlie’de yaşadığını, yakınlardaki büyük bir madende baş mühendis olduğu için sürekli bu trenle gelip gittiğini anlatıyor. Uzakta yaşayan ve ziyaretlerine gelmeyen oğlunu bir de otuz yaşında ölen kızını anlatıyor. Birlikte dertleniyoruz. Her yerinden öylesine yalnızlık akıyor ki. Hele bir de bu kayıp kıtanın yine bu insan olmayan yerinde sanki yalnızlığı devleşiyor…

    Ben de dilim döndüğünce başıma gelenleri anlatınca kaşları çatılıyor. Kısaca düşündükten sonra; “Merak etme ben trendekileri tanıyorum, senin için konuşur bisikleti almalarını rica ederim!” deyince dünyalar benim oluyor. “Kondüktörler bayan mıydı erkek miydi?” diye sorunca hemen: “Kadındı” diye cevaplıyorum. Göz kırparak; “İyi o zaman çünkü ben erkek olanları tanıyorum.” deyince iyice rahatlıyorum…

    Bir iki dakikalık sohbetin ardından tren görününce kalbim de deli gibi atmaya başlıyor. Yine aynı ritüelin ardından bir metrelik metal levhayı yerleşitrmek için kapı açılınca ise başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor: az önceki iki bayan kondüktör ilerideki bir durakta tren değiştirmiş olmalılar ki aynen karşımda duruyorlar.

    Kevin, ben ve kondüktörler Hint dizilerindeki aktörler gibi sıra ile birbirimizi süzüyoruz. Ben suç üstü yakalanmış gibi bakarken kondüktörler de sabırsız bir şekilde Kevin’a dönüp, bir şeyler anlatmaya çalışan adamcağızı dinliyorlar…

    Ama nafile, suratlarında “Kural kuraldır!” bakışı, levhayı içeri almak için hamle ederken, Kevin bir kez daha ısrar ediyor. Artık neredeyse sinirden ağlamak üzereyim. Suratım ne hale gelmiş olmalı ki sonunda insafa gelip; “Nakitin var mı?” diye sorunca hızlıca kafamı sallıyorum. “Tamam, içeri gir ve kimse görmeden bisikletini vagonun en dibine götür.” deyince kendim bile anlamadan iki saniye içinde vagonun o en dibinde oluveriyorum.

    Çok geçmeden kondüktörlerden birisi elinde bilet ve ekstra yük makbuzuyla yanımda bitiveriyor. Kısa ama okkalı bir fırçanın ardından, ikiyüz kilometrelik kısa bir tren yolculuğu için tam altmış dolar para ödüyorum. Neyse, yeniden yola düştüm ya feda olsun…

    Tren bayağı lüks. Çünkü sonradan öğreneceğim ki burada insanlar ulaşım için karavanlarını kullanırken, trene sadece lüks bir seyahat etmek istediklerinde biniyorlar.

    Her neyse o kadar gerilmiş olmalıyım ki, rahatlayınca birden bire uykum geliyor. Etrafı izlemek için can atmama rağmen, beş dakika içinde gözlerim kapanıyor ve Kalgoorlie’ye kadar da açılmıyor…

    KALGOORLIE: GÜNLER SONRA İLK TRAFİK LAMBASI

    Trenin yavaşlamasıyla birlikte gözlerim de açılıyor. Kalgoorlie Batı Avustralya standartlarına göre bayağı büyük bir yerleşim yerine benziyor benziyor. En azından gerçek bir istasyonda duruyoruz. Avustralya’ya geldiğimden beri, buranın temel sorunu olduğuna inandığım insan kıtlığı yüzünden olsa gerek, danışma işleri için hep call center veya internet sitelerine yönlendirilmiştim. Hiç değilse burada danışma vardır, konuşup bilgi alabilecek birilerini bulabilirim diye son derece sevinçliyim.

    Ama tabii ki yine düşündüğüm gibi olmuyor. Trenden inip, nispeten büyük olan istasyonda turlamama rağmen ne açık bir ofis, ne de bilgi alabilecek birisini bulabiliyorum. Derken duvardaki çalışma saatlerini gösteren tabelayı görünce jetonum düşüyor: Hafta içi çalışma saatleri sabah altı buçuk ile öğleden sonra üç arası ve saatim üçü çeyrek geçiyor.

    Yine hüsran. Ama artık alışmaya başladığım için o kadar koymuyor. Hemen yola düşüyorum. Kalgoorlie gerçekten büyük sayılır. Hatta istasyonun hemen çıkışında bir trafik lambası görünce gözlerime inanamıyorum. Ana caddede bir iki tur atıp pek bir şey bulamayınca, telefonumdan araba kiralayan firmaları araştırıyorum. Gittiğim iki yer de boş çıkıyor. İkisi de şehirdeki ofislerini kapatıp havaalanına taşınmışlar.

    Derin bir nefes alıp, havaalanına doğru yola düşüyorum. Hava çok sıcak ve, abartısız bütün binalar tek kat olduğu için hiç gölge yok. Dilim damağım kuruyarak havaalanına giderken gördüğüm herkesin Southern Cross’daki işçiler gibi giyindiğini görmek dikkatimi çekiyor. Bir de burada hiç normal binek araba yok. Bütün araçlar kamyonet ve hepsinin kasasında birbirine benzer garip bir alet ile ön kaputlarının üzerinde kocaman birer telsiz anteni var. Zihnimi biraz zorlayınca burasının aslında bir “Altın Madeni Kasabası” olduğunu hatırlıyorum. o zaman gördüklerim biraz yerli yerine oturmaya başlıyor.

    On beş kilometrelik sürüşün ardından havaalanına varıyorum. Ufak tefek de olsa uçakları görünce kendimi yeni bir gezegene gelmiş gibi hissediyorum.

    Araba kiralayan firmaların üçü de birbirine komşu üç binada. Sırayla tavaf ediyorum. Ama sıfıra sıfır, elde var sıfır. Çölü geçmek için Kalgoorlie’den Adelaide’e kadar olan iki bin kilometrelik mesafe için araç kiralamam gerek. Yalnız Kalgoorlie’nin bağlı olduğu eyalet Batı Avustralya iken, Adelaide’ınki ise Güney Avustralya. Ve eyaletler arası araç kiralama yapılmıyor. Yine taşa tosladık. Bu Avustralya tam da: “Seni öldürmeyen şey, seni sadece güçlendirir!” tarzı bir deneyim olmaya başladı benim için…

    Geriye iki yol kalıyor: Ya bisiklete binip her şeye rağmen sürmeyi deneyeceğim, ya da uçağa binip önce Perth’e dönecek, oradan da yine uçakla Adelaide’a gideceğim. Kafam o kadar karışık ve düşünceleim o kadar yorgun ki. O yüzden seçim yapmayı erteleyip, kalacak bir yer bulmaya karar veriyorum.

    RED KIT’IN ÇAĞDAŞ VERSİYONU

    Telefondan yaptığım araştırmanın sonuçları hiç de hoş değil. Burada oteller daha da pahalı. Altın madenleri yüzünden olmalı diye düşünüp, biraz da gezerek araştırmaya karar veriyorum. Bisikletle rolantide giderken gözlerim parlıyor, çünkü Perth’den beri ilk kez bir Coles hipermarket görüyorum. Tabii ki içimde artık iyice yer etmeye başlayan açlık korkusu hemen devreye giriyor ve Karayel’i kilitleyip dalıveriyorum.

    Yiyecek ve içeceklerin sadece görüntüsü bile sarhoş olmama yetiyor. Çok bir şey almamama rağmen yaklaşık bir yarım saat turluyorum içeride. Zaten dışarıdaki cehennem sıcağından sonra içerideki klima serinliği cennetteymişim gibi hissettiriyor.

    Elimde torba ile Karayel’e atlayıp tekrar turalamaya başlıyorum. Ve birden bir mucize oluyor. Yolun karşı tarafında gördüğüm bir otelin tabelasında “Promosyon - Geceliği Doksandokuz Dolar” yazıyor. Durup gözlerimi ovalayıp tekrar bakıyorum. Yine aynı olduğunu görünce hemen karşıya geçiyorum.

    Karayel’i otelin duvarına yaslayıp, kafamda kask ve elimde market poşeti ile otele girdiğimde ise hayatımın şoklarından birisini yaşıyorum. Küçük bir lobinin açıldığı bara girer girmez dikkatimi ilk çeken, ellerinde koca koca bira bardaklarıyla yuvarlak bir barın etrafına sıralanmış, günün o saati olmasına rağmen hepsi de sarhoş görünen madenciler oluyor. Sonrası ise tam bir sürpriz, çünkü barın ortasında ise onlara hizmet eden barmaid’ler var. Yalnız burası önemli, çünkü barmaidlerin üzerinde giysi namına pek bir şey yok!!!

    Bu görüntü ile birlikte Kalgoorlie zihnimdeki gerçek yerine oturuyor. Burası bildiğin bir altın madeni kasabası. Tıpkı küçükken okuduğum Red Kit çizgi romanlarında olduğu gibi. Biraz daha modern görünümlü ama özünde hiç bir farkı yok. Şu anda tek eksik olan, havaya metelik atıp silah sıkan kovboylar. Ama onları görsem de hiç şaşırmayacak bir haldeyim.

    Bir iki saniyelik şaşkınlığımın ardından, bana bakan barmaidlerin yüzünde de benimkine yakın bir şaşkınlık olduğunu fark ediyorum. Öyle ya, o anda çıplak kadınlarla dolu bir madenci barında, kafasında kaskı, elinde market poşeti çölün ortasında bisiklet sürmeye çalışan birisi onlardan çok daha garip kaçıyor…

    Silkinip dışarı çıkmamla birlikte gülmeye başlıyorum. Gerçekten de layığımı buldum, bildiğin abzürt bir filmin içindeyim sanki…

    “ALTINTOZU” YATAKHANESİ

    O sırada Ant arıyor. Merak etmiş. Olanları anlatınca katıla katıla gülüyoruz. Yiyecek, içiecek, kalacak yer sıkıntımı bildiğinden, o da bana yardım etmek için internetten gittiğim yerlerdeki marketleri, otelleri vs kolaçan etmeye başlamış. Kalgoorlie’de bir hostel bulduğunu, oraya bir bakmamı söylüyor. Hostel bende hep öğrenci seyahatlerini çağrıştırdığı için böyle bir yerde hostelin ne işi var ki acaba diye düşünmeden edemiyorum. Adı “Kalgoorlie Backpackers”. Navigasyondan kontrol edip, yakınımda olduğunu görünce seviniyorum.

    Bir kaç dakika içerisinde kapısındayım. Ve tabii ki yine kapı duvar ve danışabilecek kimse yok. Biraz bekleyince kapı açılıyor ve iki madenci dışarı çıkarken ben de içeriye dalıyorum. İçerisi eski püskü ve tozlu koltuklarla dolu. Ortalıkta hiç kimse görünmüyor. Biraz ilerleyince yarı çıplak oturan iki genç görüyorum. Sorunca resepsiyonda kimseyi bulamayacağımı, çünkü yatakhanenin dolu olduğunu söylüyorlar. Suratım asılmış olsa gerek, acıyarak, az ileride “Golddust Backpackers-Altıntozu Yatakhanesi” diye bir yer daha olduğunu, bir de orayı denememi söylüyorlar.

    Bu sefer şansım tutuyor. Girer girmez Jen ile tanışıyorum. Yirmilerinin başında sürekli gülümseyen bir kız. Onu görünce biraz içim açılıyor. Üstelik yatakhanede yer de varmış. Normal hostellere göre bayağı pahalı ama buranın standartlarına göre oldukça ucuz. Biz konuşurken erkek kardeşi geliyor. Burayı geçen sene devralmışlar. başlangıçta bayağı sıkıntı çekmişler ama işleri yavaş yavaş düzeliyormuş.

    Sohbeti biraz daha derinleştirince tahminlerimde yanılmadığımı anlıyorum. Kalgoorlie’de her şey altın etrafında dönüyor. Dünyanın dör bir yanından gelmiş, genci yaşlısı, kadını erkeği bir sürü madenci ile dolu bir kasaba. Zaten yatakhanenin girişindeki madenci botları ile dolu ayakkabı rafı her şeyi anlatıyor. Bin bir umutla buraya gelerek önce iki büyük madende işe girip biraz para biriktiryorlarmış. Bir kamyonet ve dedektör kiralayacak kadar para biriktirince de kendileri altın aramaya başlıyorlarmış. Taa ki paraları bitip, tekrar büyük madende çalışmaya dönene dek. Etraftaki tipleri bir görseniz; gerçekten de çılgın bir yer burası…

    YENİDEN KARAR ZAMANI

    Eşyalarımı kilitli dolabıma yerleştirip yatağıma uzanmamla birlikte düşüncelerim de normale dönmeye başlıyor. Bir karar vermem lazım. Çölde bisiklet sürmek en büyük hayallerimden biriydi. Şu anda bunu yapmayı her şeyden çok istiyorum ama hem çok riskli, hem de çok pahalı. Aç bi-ilaç da olsa belki çölü geçebilirim ama paramın biteceği kesin. O zaman da Doğu Avustralya’yı ve özellikle de dünyanın en güzel bisiklet rotalarından birisi olduğu söylenen ‘Great Ocean Road’u geçemeyeceğim.

    Tanrım ne kadar zor. Karar veremiyorum. Sanki bir şeylerin olup, vereceğim kararı kolaylaştırmasını bekliyorum. Ama hiç bir şey olmuyor. Sıkılıp dışarı çıkmaya, bir şeyler yiyip içmeye karar veriyorum.

    Artık hava kararmış. Yolda evsiz ve sarhoş Aborijin’lerle karşılaşıyorum. Sürekli küfür ediyorlar. Aslında orijinal hallerine, mitolojilerine ve yaşam felsefelerine hayranım. Hatta o kadar ki sol kolumun yarısını yaratılış efsanelerinin baş kahramanı olan semendere ait bir dövme kaplıyor.

    Yanlarından geçerken bir tanesi bana dönerek; “Eminim ibnenin tekisin diyor.”. Aldırış etmeyip devam ediyorum. Üzülüyorum ama kendimden çok onlar için, daha doğrusu öylesine saygın bir kültüre sahip kadim bir bir halk, sadece bir kaç yüz yıldır buraya yerleşmiş olan beyaz nüfusun arasında bu hallerde yaşamak zorunda kaldığı için…

    Keyifli bir akşam yemeğinin ardından Golddust’a döndüğümde beklediğim işareti buluyorum. Jen beni yatakhanede kalan bir başka bisikletçi ile tanıştıracağını söylüyor. Bir kaç dakika içinde ortak-mutfaktaki büyük masalardan birinde Tobias’la sohbete başlıyorum. Otuzlu yaşlarında bir Alman vatandaşı. Yaklaşık bir yıl önce yola çıkmış ve on altı bin kilometre yol yaptıktan sonra parası bitince bir süreliğine burada duraklamaya karar vermiş. Kendisi bir muhasebeci ve maden sektörü yüzünden burada çok iş olduğunu, yeniden yola çıkacak parayı biriktirene kadar çalışacağını söylüyor.

    ÇÖLE VEDA

    Benden farklı olarak Tobias ‘Yüklü ve Yavaş’ olarak yol alıyor. Bir iki günlük yiyecek ve suyunu yanında taşıyıp, akşamları kurduğu çadırda kalıyor. Şansıma o doğu tarafından gelmiş ve önümdeki yolu biliyor. Laf lafı açıyor. Ekipmanımı değiştirip, ‘Yüklü ve Yavaş’ modeline geçmezsem çölü geçmemin çok zor, uzun ve pahalı olacağını o da onaylıyor. Ve çölü pas geçerek Adelaide’a uçup, oradan ‘Great Ocean Road’da sürmemin daha iyi bir fikir olduğunu söyleyince ben de o çok zorlandığım kararımı veriyorum.

    Biraz daha sohbetin ardından kız kardeşim Evrim’e mesaj atıyorum. Kendisi eski tur organizatörü. Uçak bileti için yardımını istiyorum. O bakarken ben de internetten bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Bir iki saat içinde hallediyoruz. Üstelik neredeyse Indian Pacific treni’nden daha ucuza. Burası gerçekten çok acayip bir yer…

    İnanılmaz ama sanki bütün sorunlarım hallolmuş gibi. Ertesi gün öğlen ikide önce Perth’e, ardından da Adelaide’a yani medeniyete uçuyorum… Bir yandan çok rahatlamış hissederken, diğer yandan da görmeyi çok istediğim çölü pas geçeceğim için içim sızlıyor, ama yapacak bir şey yok…

    O çok zor kararı aldığım için rahatlamış bir halde odama çıkıyorum. Sohbet esnasında Tobias’ın bahçede boş bir bisiklet kutusu gördüğünden bahsettiğini hatırlayınca tekrar aşağı inip arka bahçeyi kolaçan ediyorum. Gerçekten de orada duruyor. Şansım döndü mü sanki ne…

    Odama dönüp, ertesi gün acele etmeme gerek olmadığından günlerdir ilk defa yavaşlığın tadını çıkara çıkara yatağıma giriyorum. Yalnız bir sorun var. Bu gün havaalanına gitmek dışında neredeyse hiç pedal basmadığımdan olsa gerek, günlerdir üst düzey performansa alışmış olan metabolizmam yorulmadığı için cin gibiyim. Bir türlü uykum gelmiyor. Üzerine oda arkadaşımın horlamaları da eklenince sabaha kadar neredeyse gözümü bile kırpmıyorum.

    TERK EDİLEN THIJS

    Erken kalkmama gerek kalmıyor. Çünkü zaten neredeyse hiç uyumadım. Günün ilk ışıkları ile aşağıya inip Karayel’i demonte etmeye başlıyorum. Başlangıçta her şey yolunda gidiyor. Neredeyse hiç zorlanmadan kutuya sığacak hale getiriyorum. Yalnız pedallar o kadar sıkışmışlar ki. Üstelik çok büyük olduğu için yanıma pedal anahtarı da almamıştım. Elimdeki çoklu anahtarla halletmeye çalışıyorum ama bütün denemelerim boşa çıktığı için giderek sinirlenmeye başlıyorum.

    Sonuç yok. Kendimi kontrol ederek, sinirlenmektense bir mola verip mutfakta bir şeyler atıştırmanın daha akıllıca olacağına karar veriyorum. Önceki gün marketten aldığım ekmek ve kaşar peyniri aklıma gelince ağzım sulanıyor.

    Çok erken olduğundan olsa gerek mutfakta henüz hiç kimse yok. Keyifle sandviçimi hazırlamaya başlıyorum. Yanına bir de kahve yaparken yirmili yaşlarının başında sarışın bir çocuk gelip uykulu gözlerle merhaba diyor. Selamını alıp, sandviç ister mi diye soruyorum. Nazikçe teşekkür edip oturduğu sandalyede gözlerini ovalamaya başlıyor.

    Çekici bir yanı var. Kendime engel olamayıp sohbet etmeye başlıyorum. Adı Thijs. Hollandalı. O da evini barkını bırakmış, bisikletiyle dünyayı gezmeye çalışıyormuş. Bu arada da videolar çekip kendi kanalında yayınlıyor. Bir iki aydır buralardaymış.

    “Ne yapıyorsun burada?” deyince anlatmaya başlıyor. Bir çocukluk arkadaşının davetiyle buraya gelmiş, ama arkadaşı onu bırakıp gitmiş. O da parası bitince ne yapacağını bilemeyip madencilik kursuna kaydolmuş ve önceki gün diplomasını almış. Bu gün yarın çalışmaya başlayacağı için çok heyecanlı olduğunu söylüyor.

    O da beni soruyor, ben de anlatınca sohbet epey koyulaşıyor. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadan epey konuşuyoruz. Bir süre sonra dikkat ettiğimde mutfağın neredeyse dolmuş olduğunu fark ediyorum. Ve aniden Karayel’in inatçı pedallarını hatırlayınca acele etmem gerektiğini hissediyorum. Zar zor bulduğum o uçağı kaçırıp burada mahsur kalmak gerçek bir felaket olur…

    Alışverişten kalan peynir, konserve balık, ekmek vs’yi Thijs’a hediye ediyorum. Duygulanıp çok eşekkür ediyor. Vedalaşıp tekrar bahçeye dönüyorum. Karayel’in pedalları aynen bana bakıyor. Ani bir kararla kadroyu elime alıp dışarı çıkıyorum. Yanlış hatırlamıyorsam dün gelirken bir araba tamircisi görmüştüm. Eğer açıksa onda muhakkak anahtar vardır diye düşünüyorum.

    KAHROLASI PEDALLAR

    Gerçekten de iki blok ötedeki tamirciyi bulmam beş dakikamı almıyor. İçerideki tamirci çocukla selamlaşıp yardım isteyince Avustralya’ya has bir şekilde: “No worries” deyip pedalı sökmeye çalışıyor. Çalışıyor ama ne yaparsa yapsın bir türlü sökemiyor. Epey bir süre uğraştıktan sonra pes edip, bana tern istasyonunun orada bir bisikletçinin yerini tarif ediyor.

    Endişelenmekten nefret etmeme rağmen kendimi engelleyemiyorum. İçimden de: “Neden hep bunlar benim başıma gelip duruyor!” nidaları yükselirken kadroyu elime alıp çıkıyorum. Golddust’a dönüp Karayel’i tekrar birleştirdikten sonra eşyalarımı da alıp sürerek gidebilirim. Ama bir aksilik çıkıp da bisikletçiyi bulamazsam veya pedalları sökemezse o zaman tekrar Golddust’a dönüp Tobias’tan veya Thijs’tan yardım istemem gerekecek.

    Bir karar vermem gerek. Fazla vaktim olmadığı için risk alıp bisikletçiye doğru hızlıca yürümeye başlıyorum. Güneş bayağı yükselmiş ve sıcak yine iş başında. Kısa sürede ter içinde kalıyorum. Ve tabii ki yol yürü yürü bir türlü bitmek bilmiyor. Stres yaşamaktan o kadar usandım ki…

    Neredeyse yarım saatlik hızlı bir yürüyüşten sonra Avanti Bikes’ın kapısından girdiğimde meşhur zil sesi ile birlikte harika bir klima serinliği tarafından karşılanıyorum. Keyifle kapanan gözlerimi açtığımda karşımda hafiften kısa boylu, kısa saçlı, orta yaşlı, ciddi görünümlü ve gözleri parlayan bir bayan duruyor. Adı Anna’ymış. Durumumu anlatınca: “Sorun yok, hallederiz, sen git bisikletin kalanını getir.” diyor.

    Kaybedecek vakit yok, çabucak çıkıp yine hızlıca ve yine kan ter içinde Golddust’a dönüyorum. Eşyalarımı ve Karayel’in kalanını alıp Avanti’ye dönerken haliyle daha da bir kan ter içerisinde kalıyorum. Aklım da sürekli pedallarda. “Acaba sökebildiler mi?”. Negatif bir cevabı düşünmek bile istemiyorum.

    “Uçağı kaçırır mıyım acaba?”. Hayır buna dayanamam…

    BURALARDA HER ŞEY SUDAN UCUZ

    Yanımdaki tek normal tişört üzerimde sırılsıklam, perişan bir halde bisikletiçiye varınca Anna halime acıyıp bana su ikram ediyor. Buralarda hiç kaynak suyu yokmuş. Bütün su taşıma yoluyla getiriliyormuş. O zaman suyun neden bu kadar pahalı olduğunu daha iyi anlamaya başlıyorum.

    Neyse pedalları sökmüşler. Anna’yla sohbet etmeye başlıyoruz. Kocası tam bir bisiklet hastasıymış. Önceleri bu mağazada işçi olarak çalışıyormuş. Bir kaç yıl önce de eski sahibinden devralmışlar. Şanslarına o zamandan beri maden sektöründe işler pek iyi gitmiyormuş. Ama bu sene biraz yüzleri gülmeye başlamış: “Madenlerde işler iyi gidiyor, dolayısıyla bizim satışlar da fena değil.” diyor.

    Saat ikide uçağım olduğunu söyleyip, buralarda taksi var mı diye soruyoum. Taksi olmadığını ama merak etmememi, ayarlayacağını söylüyor. “Saat yarım iyi mi?” deyince, ne olur ne olmaz diye düşünerek “Oniki olsun.” diyorum. Başıyla onaylayınca bu işi de halletmiş olduğum için içten içe seviniyorum.

    Anna’ya nereden ucuz t-shirt alabilirim diye soruyorum. ‘Target’a git diyor. Yine kan ter içinde yürüyüp, Target’a girince cennete gelmiş gibi serinliyorum. Ama su almayı unuttum. Girişteki Gloria Jeans’te küçük suya 4$ bayılıyorum. Ardından aldığım t-shirt ise 5$, neredeyse sudan ucuz…

    Saat onikide Avanti’ye dönüyorum. Her şey hazır. Arabayı beklemeye başlıyorum. Dakikalar geçiyor ama bir türlü gelmiyor. Hayır, büyük bir yer de değil ki trafik vs olsun. Endişe yine yakama yapışıyor ve dakikalar sıkıntıyla geçmek bilmiyor.

    Derken saat yarımda taksim geliyor. Eski püskü bir minibüs. Hop diye içinden zıplayıveren şöförü ise daha da ilginç. Enerjik hareketlerle kutulanmış Karayel’i ve diğer eşyalarımı bagaja koyarken. Ben de Anna ile vedalaşıyorum.

    O ZAMAN ANNENLE YATAYIM!

    Şöförümün adı Vicey. Hindistan’ın Pencap eyaletinden. Sürekli gülüyor ve hiç durmadan konuşuyor.

    Zengin bir ailenin çocuğuymuş. “İşe yaramaz’ın tekiydim.” diyor. Yıllarca hiç çalışmayıp, hep para harcayınca ailesi bunu kovmuş. “İngiltere, Kanada Amerika ya da Avustralya, seç birini!” demişler, o da havasi guzel diye Avustralya’yı seçmiş. Cok havaiymiş, yirmisekiz yaşına kadar çalışmayıp hep baba parası yemiş. Bir gün karısı para isteyince; “Annemden iste.” demiş, karısı da; “Ben annenle değil seninle evlendim! İstersen yatağa da annenle gireyim!” deyince jeton biraz düşmeye başlamış. Altı sene Sydney’de, İki sene Perth’de yaşamış. Şimdi de iki yildir karısı ile birlikte Kalgoorlie’de yaşıyormuş. “İlk paramı kazandığımda sevinçten ağlamıştım!” diyor.

    Yol boyunca konuşuyor da konuşuyor. Buralardan kurtulacağımdan olsa gerek, enerjisi bana da geçiyor. Havaalanına kadar hiç müdahale etmeden, kafamı sallayarak ve gülümseyerek dinlemeye devam ediyorum…

    Havaalanı pek sakin. Çabucak bilet ve bagaj işlemlerimi tamamlayıp bir fincan kahve eşliğinde klimalı salonda kalkış saatini beklemeye başlıyorum. Derken minik salon kadınlı erkekli madenci kıyafetli insanlarla hınca hınç dolmaya başlıyor. Anlaşılan buldukları altınları harcamak için Perth’e gidiyorlar. E bu Allah’ın unuttuğu yerde bunu haketmiyor da değiller hani…

    Uçak havalanınca yukarıdan madeni görüyorum, gerçekten devasa ve son derece etkileyici. Spiral şeklinde kıvrılarak aşağıya doğru inen koca koca kamyonlarla dolu yol, dibinde neredeyse iki üç yüz metre derinliğe kadar ulaşıyor.

    Bir saat bile geçmeden Perth’e iniyoruz. Medeniyete döndüğüm için keyfim yerinde ama çölden uzaklaştığım için de içimde bir burukluk yok değil.

    Havaalanında uçağımı beklerken Evrim, Ant, Sinan üçlüsüyle WhatsApp’ta lojistik işlerimde yardımcı olmaları için yeni bir grup kuruyorum. Bu işi tek başıma beceremeyeceğim artık neredeyse kesinleşti. Grup sayesinde kısa sürede Adelaide’daki otel rezervasyonum da hallolunca, serin havaalanı binasında keyifle beklemekten başka yapacak bir işim kalmıyor.

    Adelaide’a giden uçak da full. Onbeş dakika gecikme ile kalkıyoruz. Kulağımda kulaklık: ‘Gente di Mare’ çalıyor; ‘Denizin Oğlu’. Evet, Denizin Oğlu bu çöllerde çok çekti, ama buraları terk ettiği bu son anda anlıyor ki galiba buralara aşık olmuş.

    Bugüne kadar pek çok güzel yer gördüm. Hatta aşık olunabilecek kadar güzel pek çok yer. Ama Batı Avustralya kırsalı gerçekten çok farklıydı. Bu resmen Mars’a gelmek gibi bir şeydi…

    Hissettiklerim o kadar farklı ve anlatılmaz ki… Sanki bir ucubeye, onun eşsiz garipliğine, kalbindeki uçsuz bucaksız ve bambaşka doğasına aşık olmuş gibiyim. Sanki tanrının nefesi olan aşk, dibime kadar gelip beni sarmaladıktan sonra, nanik yaparak çekip gitmiş gibi hissediyorum. Ama yağma yok, yine geleceğim!!!

    Uçaktan aşağıyı süzerken, binbir zahmetle geçtiğim, ip gibi görünen o ıssız yolda kendimi bisiklet sürerken hayal edip, “Ben bu kadar yolu nasıl gelmişim?” diye hayret ederek gülümsekten kendimi alamıyorum…

    Ve artık kendimi tutamıyorum; gözyaşlarım boşanıveriyor…

    Kahretsin uçak da tıka basa doluydu!!!

    My Image
  • My Page

    Bisikletle Trans-Avustralya PART II

    Adelaide > Sydney / PEK YAKINDA http://www.kartalkendirci.com/page/

    Learn More
    Stacks Image 2084

    TRANS AVUSTRALYA - PART II

    BİSİKLET ÜSTÜNDE HİNT OKYANUSU’NDAN PASİFİK KIYILARINA
    Başını sonunu birbirine karıştırdığım unutulmaz bir yolculuk…

    Binlerce kilometre yol, milyonlarca koyun, milyarlarca okaliptüs ağacı, devasa mesafeler, minicik şehirler, daha önce hiç duymadığım kokular ve daha önce görmediğim kadar göz alabildiğine düzlük, kıpkızıl bir toprak, envai çeşit bulut, denizi kıskandıracak kadar mavi bir gökyüzü, deli deli esen rüzgarlar, kangurular, emular, wombatlar, üçüncü dereden amele yanıkları, altın arayanlar, maceracılar, bir sürü göçmen, sıcak, soğuk, yağmur, çamur, şimşek, ıssız çöller, dev dalgalı okyanuslar, çokça tek başınalık, kaybolmuşluk ama bir o kadar da özgürlük, başını sonunu birbirine karıştırdığım unutulmaz bir yolculuk: Trans-Avustralya !!!


    PEK YAKINDA…

    Stacks Image 2117
  • My Page

    Bisikletle Kuzey Ege Turu

    Sahil Boyunca Edirne'den İzmir'e http://www.kartalkendirci.com/page/

    Learn More
    Stacks Image 2205

    BİSİKLETLE EDİRNE’DEN İZMİR’E
    Sahil Boyundan Kuzey Ege Yolculuğu


    Dünyayı ilk kez ziyaret eden uzaylı bir kaşif olsam, Hollywood’un iddia ettiğinin aksine, dünyada ineceğim ilk yer; sanırım kadim üç kıtanın kesişim noktası Türkiye olurdu… Uzaylılar için bile HerŞeyDahil turizmin bir numarası olmaya aday ülkemde yok yok yeminle… Kuzey Ege Bisiklet Yolculuğuma başlamak için İstanbul’dan sadece üç saatlik kısa bir yolculuk yaptım ama yine bambaşka bir dünyaya düştüm. Trakya-Ege şivesi, Çingene şakıması, Ayçiçeği denizleri, Zeytin ormanları, deniz türküleri, yurdun dört bir yanından ekmeğini aramaya gelmiş her tipte insan, sayısız iklim, envai çeşit coğrafya, muhteşem yemekler, modern hayatın kafası karışık ben bilirimciliği yerine binlerce yıllık tecrübelerden süzülüp gelen kristal gibi duru taşra bilgeliği… Bugüne kadar çok yer gezdim ama oralarda görüp de burada olmayan hiç bir şeye rastlamadım. Üstelik bunların hepsi harikalar diyarı ülkemizde dip dibe yaşıyor. Hem yurt dışında hem de Türkiye'de yaptığım her keşif yolculuğundan sonra daha da bir emin oluyorum ki: Dünyanın en çeşitli coğrafyalarına ve en zengin gen havuzuna sahip, en eğlenmeye amade ve üstelik de en yedi-yirmidört sürprizlerle dolu yerinde yaşıyorum…


    Evet… Uzun Avustralya geçişimden beri neredeyse altı ay geçti ve bu kadar uzun süredir bisiklet turu yapamadığım için oldukça huzursuz hissediyordum. Özellikle sıcak yaz ayları, tatil vs yüzünden bir türlü uzun bir tur yapamamanın verdiği gerginlikle son bir kaç haftadır yeni rotalarla uğraşıp durdum.

    İlk aklıma gelen uzun zamandır yapmak istediğim Hakkari-Edirne Trans-Türkiye geçişi idi. Eylül ayının ilk üç haftasını gözüme kestirmiş, Ağustos’un ikinci haftasından itibaren de hazırlık sürüşlerine başlamıştım. İki haftalık testere dişi formatında ve giderek yükselen bir tempoda hazırlık sürüşlerinin ardından Ağustos ayının son haftasını dinlenerek geçirip, Otuz Ağustos’tan itibaren de Hakkari-Yüksekova-Esendere sınır kapısından başlayıp Edirne-Kapıkule’ye kadar bisiklet sürmeyi planlıyordum. Uğruna ne savaşlar verilmiş rengarenk coğrafyamızı baştan başa geçerek zihnimde yeni baştan yaratmak fikri beni oldukça heyecanlandırıyordu.

    Bu projemi duyan profesyonel fotoğrafçı ve çocukluk arkadaşım Murat Pulat, beni takip ederek amatör bir bakış açısıyla fotoğraflamayı teklif edince, önce biraz düşündüm ama ardından değişik bir tecrübe olabileceği fikri ağır bastı ve kabul ettim.

    İlk bakışta zamanlamayla ilgili Murat’ın da herhangi bir sorunu olmadığı için hazırlıklara olduğu gibi devam ettim. Fakat maalesef Ağustos ayının sonlarına doğru Murat’ın acil bir burun ameliyatı olması gerekince ve buna rağmen hala benimle gelmeyi çok istediğini söyleyince, ilk zamanlamamızın artık imkansız hale gelmesi yüzünden bu projeyi bir başka bahara bırakıp, azami bir hafta sürecek daha kısa bir yolculuk yapmaya karar vererek çalışmalara başladık.

    Çeşitli zamanlarda İzmir’den Adana’ya kadar Ege-Akdeniz sahilleri boyunca sürüş yapmıştım. Ve ne zaman haritaya baksam Yunanistan sınırı ile İzmir arasındaki sahil boyu kırık diş misali sırıtıp duruyordu. Dolayısıyla Batı-Güney Sahili rotasını tamamlamak için bu yolculuğa karar vermemiz hiç de zor olmadı.

    Hazırlıklar sırasında video çekmeye de karar verince kız kardeşim Evrim de amatör kameraman olarak ekibe dahil oluverdi. Planımız basitti: Karayel’i arabaya yükleyip Yunanistan sınırındaki kıyı kasabası Enez’e gittikten sonra, ben oradan bisikletle İzmir’e devam ederken Murat ve Evrim arabayla beni takip ederek çekim yapacaklardı. Ardından da yine Karayel’i arabaya yükleyip İstanbul’a dönecektik.

    Sayılı günler hazırlıklar vs ile çabucak geçip yola çıkmak için belirlediğimiz Cumartesi günü gelip çattı… Sabah beşte uyanıp, önceki geceden hazırlayarak arabaya yerleştirdiğimiz eşyalarımızı ve Murat ile Evrim’i alıp yola düşmem altı buçuğu buldu. Cumartesi günüydü. Karşıya geçip İstanbul trafiğinden bir an önce kurtulmam gerektiği için biraz gergindim ve acele ediyordum.

    Neyse ki bir sorun yaşamadan kendimizi İstanbul dışında buluverdik. Çok güzel bir sabahtı. Güneş pırıl pırıl parıldarken, Karayel’in kendisi tepemizde, gölgesi ise kah yanımızda, kah arkamızda, kah önümüzde otoyolda akıveriyorduk.

    Akıveriyorduk ama ben bir an önce bisiklete binip asfalta çıkmak istiyordum. éHeyecanımdan olsa gerek yol bir türlü bitmiyor!” diye düşündüm. Ama biraz daha düşününce tek sebebin bu olmadığının farkına vardım. Uzun zamandır bilinçaltımda olgunlaşmakta olan bir düşünce aniden aklıma düşüverdi. Size çok garip gelebilir ama, araba ile yolculuk ettiğimde yol bisiklete göre daha uzun geliyor, bir türlü bitmek bilmiyor. Bunu açıklamak gerçekten çok zor ama şöyle bir örnek verdiğimde daha iyi anlayacaksınız. Çocukluğunuzu, ve çok sevdiğiniz bir oyunu oynadığınızı düşünün. Ben çocukken saatlerce futbol oynasam bile bana yalnızca beş dakika geçmiş gibi gelirdi. Ama eve gelip de babamla birlikte televizyonda beş dakika futbol maçı izlemek zorunda kalsam sanki beş saattir izliyormuşum gibi bir hisse kapılırdım. İşte bisiklet üzerindeyken aldığım yol ne kadar uzun olursa olsun tamamen olayın içinde olduğum için bana beş dakika gibi gelirken, aynı yolu araba ile giderken zaman bir türlü geçmiyormuş gibi oluyor… Aslında bunu hayatımızdaki diğer tüm etkinliklere de uyarlamak mümkün! Ne zaman bir etkinliği içinde yaşayarak bilfiil yapıyorsak vakit çok güzel geçiyor. Ama maalesef bugünlerde herkes bütün etkinliklerini televizyon, sosyal medya vs üzerinden ihale etmekle meşgul…

    Dönüp dolaşıp aynı soruya gelmeden edemiyorum: “İnsan gerçeği varken, neden taklidini yaşamak ister ki ?!”.

    Neyse biz hikayemize dönelim. Turlarımı genelde yalnız yaptığım için, hissettirmemeye çalışsam da merakla karışık bir gerginlik içindeydim. Gerçi biri kız kardeşim, diğeri de çocukluk arkadaşım olduğu için bir rahatsızlık duymuyordum. Üstelik ikisi de çok eğlenceliydiler. Ayrıca bu yolculuğa karar vermemdeki en önemli sebeplerden birisi de: Hayatımda büyük yerleri olan bu iki kişinin bu sıra dışı yolculuk esnasında beni, daha doğrusu görmedikleri, bilmedikleri yönlerimi daha iyi tanıyacaklarına olan inancımdı ki bu da hoşuma gidiyordu. Ama diğer yandan yolculuklarımın en önemli boyutlarından biri olan “Yalnızlığımı yaşayabilmek” kısmı eksik mi kalacak acaba diye endişelenmeden de edemiyordum.

    Ben bu kafa karışıklığını yaşarken onların da gergin olduğunu hissedebiliyordum. Murat belgesel fotoğraf konusunda çok tecrübeli olmasına rağmen ilk defa böyle bir proje yaptığından ve konu fotoğraf olduğunda yaptığı her şeyi son derece ciddiye alan birisi olduğundan, Evrim ise her ne kadar asistan olarak sorumluluktan sıyırma şansını cebinde tutsa da, yine de yeterince tecrübeli olmadığından endişeliydi.

    Ayrıca ne bir bütçemiz, ne de bir prodüksiyon ekibimiz vardı. Ben normal turumu gerçekleştirirken her şeyi kendimiz yapmak zorundaydık. Işıkçılar yerine yaratıcılığımızı kullanıp, doğal ışığı kendi lehimize kullanabileceğimiz en iyi noktaları tespit etmeli, mümkünse en güzel fonu da kareye dahil edebilmeliydik. Ayrıca yedek bir bisikletçi veya geri dönüşler olmayacağı için kaçırılacak fırsatların telafisi de olamayacaktı.

    Yol boyunca bunları tartışırken konu ister istemez sosyal medyadaki meşhur “Gezgin Blogger” geyiğine geldi. Daha önceden de bunun çok büyük bir üçkağıt olduğunu biliyordum ama böyle bir projenin içinde olunca insan nasıl da büyük bir palavra olduğunu çok daha iyi anlıyor. Muhtemelen seçtikleri bir iki gezginin peşine prodüksiyon ekibini takıp harika fotoğraflar, videolar çektikten sonra gariban takipçilerin kucağına bombayı bırakıveriyorlar: “Siz neden yapmayasınız?!”… Kusura bakmayın da babayı yaparlar…

    Ama günahın büyüğü de takipçilerin aslında: Bütün dolandırıcılık hikayelerinin en eski ve en meşhur olanını yutuveriyorlar. Dolandırıcılığın altın kuralı: “Karşındakini kendisine kısa yoldan çıkar sağlayabileceğine inandır, gerisi kendiliğinden geliverir.”. Sanırım olup biten de şöyle bir şey.: Düşünülen; “Bir blogger olurum, hem dünyayı gezerim, hem para kazanırım, hem de keyfime bakarım.”, maalesef gerçekleşen ise; “Siteye üye olursun, promote edilen bloggerları yani aslında sitenin kendisini kalkındırır, sonra da başarısızlık hikayenle omuzların daha da düşmüş halde kalakalırsın.”. Sinir bozucu…

    Her neyse bu can sıkıcı, daha doğrusu öfkelendirici düşüncelerin ardından tekrar kendi endişelerimize yoğunlaşıyoruz ve yolun nasıl geçtiğini anlamadan kendimizi bir anda Keşan’da buluyoruz. Bir karar vermem gerekiyor. Her ne kadar yolu iyi çalıştıysam da, Erikli’den sonra sahilden devam eden yolun durumunu bilmiyorum. Çok kullanılan bir yol olmadığı için büyük bir çekim hissediyorum. Ama yolun durumunu bilmediğim için ve yalnız başıma olmadığım için risk almak da istemiyorum. Üstelik arabamız da var. O yüzden direk başlangıç noktamız olan Enez kasabasına gitmek yerine, küçük bir lüks yaparak bisiklet ile gelmeyi planladığım sahil yolunu araba ile tersten giderek Enez’e varmaya karar veriyorum. Eğer yol iyiyse sorun yok ama kötüyse belki de sahil yerine karadan tekrar Keşan’a dönüp tura oradan devam etmem gerekecek.

    Saros körfezine inip, Adilhan tabelasını görünce anayoldan sağa sapıyoruz. Başlangıçta yol fena değil. Soğuk asfalt ve yer yer çukurlar var. Bisikletle hızlı gidemeyebilirim ama en azından geçilmeyecek kadar kötü de değil. Hem sahilin manzarası da bu kayıpları kolayca telafi ettireceğe benziyor.

    Bir kaç kilometre sonra Adilhan’a varıyoruz. Genişçe bir meydanı olan tipik bir Trakya köyü. Meydanda bir kahve, bir masasında da oturan bir kaç kişi var. Birer çay söylüyoruz. Ben ardından masadakiler ile selamlaşıp yol hakkında bilgi almaya girişiyorum. Haberler pek iyi değil. Sahilden giden yolun bir kaç kilometre sonra bozulduğunu ve Mecidiye köyüne kadar da düzelmediğini söylüyorlar. “En iyisi geri dönüp Keşan üzerinden gidin” diye akıl veriyorlar. Haliyle biraz canım sıkılıyor. Ama öyle kolay kolay vazgeçmeye de niyetli değilim. Çayları içtikten sonra geri dönmek yerine yine de yolu görmeye karar veriyorum.

    Bir kaç kilometre sonra yol giderek bozuluyor. Ve Gökçetepe’den sonra artık Karayel ile geçmemin imkansız olduğu bir hale geliyor. Haritayı kontrol edip alternatif bir yol arıyorum. Kahvedekilerin bahsettiği bir başka yol aklıma gelince Gökçetepe’den Kuzey’e dönüp Pırnar üzerinden Çeltik köyüne ulaşmaya çalışıyoruz. Fakat bu çabamız da yarım saatlik bir vakit kaybından başka bir şeye yaramıyor. Geri dönüp, uyarılara rağmen Gökçetepe’den Mecidiye köyüne gitmeye karar veriyoruz.

    Ve gergin saatler başlıyor. Yol, bırakın bisikleti araba için bile çok kötü. Murat ve Evrim’in hafiften tırsmaya başladığını hissediyorum. Gerçekten çok bozuk bir yol ve gelip geçen kimse de olmadığı için biraz da ürkütücü. Üstelik git git bitmek bilmemesi bir yana, umut kırıcı bir şekilde giderek daha da bozuluyor. Yalnız bu arada itiraf etmeliyim ki son zamanlarda gördüğüm en güzel ve bakir kıyılardan geçiyoruz. Zaten nasıl ki deniz kestaneleri temiz denizlerin turizm canavarlarını uzak tutan sigortasıysa, bozuk yollar da aynı işlevi görerek bizim gibi tatil-konfor kardeşliğine pek pas vermeyenler için kıyıda köşede kurtarılmış bölgeler kalmasını sağlıyorlar. Çadırda kalmayı sorun etmeyenler için Gökçetepe Milli Parkı gerçekten muhteşem bir yer. Doğasever herkese şiddetle tavsiye ediyorum…

    Gergin geçen bir birbuçuk saatin ardından Mecidiye köyüne ulaşıyor, ve komik bir şekilde dünyanın en iyi asfaltlarından birisine çıkıyoruz. Güzel ülkem, gerçekten de sürprizlerle dolusun…

    Güzel bir keşif yaptık ama bu sırada oldukça vakit kaybettik. Vakit öğleni geçti ve sürüş saatlerim giderek azalıyor. Sürüş programına sadık kalabilmek adına bir karar daha alıyor ve turun başlangıcını Ezine’den elli kilometre daha yakınımızda olan Erikli’ye almak zorunda kalıyorum.

    Kaymak asfaltın üzerinde çabucak Erikli’ye varıyoruz. Ben üzerimi değiştirirken Murat ve Evrim de hazırlık yapıp çekimlerine başlıyorlar.

    Önceki gün yaptırdığım Aborijin desenli tişörtümü giyip, kızım Cemre’nin boyadığı alevli kaskımı da takıyorum. Ve işte yine hazırım. Daha tura başlamadan kendimi çok iyi hissetmeye başladım. Hava çok sıcak. Çok kıymetli sürüş saatlerini kaybettiğim için bu saatlerde dinlenme lüksüm de olmayacak. Ama olsun. Yola çıkıyorum ya, gerisi vız gelir, tırıs gider…

    1.GÜN / ERİKLİ-ÇANAKKALE / 142 km yol - 1.100 mt irtifa

    İlk pedalla birlikte o özgürlük duygusu içime akmaya başlıyor. Ve aldığım her metre yol ile sanki daha da hafiflediğimi ve giderek uçmaya başladığımı hissediyorum. Önce vücudum uyanıp kendisini yeniden doğmuş gibi duyumsamaya başlıyor, ardından zihnim de onu takip ediyor. Beş dakika içinde ister istemez gülümsemeye başlıyorum…

    Çok ilginç, modern şehir hayatı içimdeki açgözlü ve bencil şeytanı beslerken, bisiklete binip doğaya çıkmak sanki içimdeki meleği ortaya çıkarıyor. Yolda bu saptamamı Murat’a açtığımda o da benzer şeyler hissettiğini; zor ortamlarda da olsa geceli gündüzlü çalıştığı fotoğraf projeleri boyunca ihtiraslarının azaldığını, yemek, içmek, eğlence, karşı cins, alışveriş, para, pul vs gibi egoyu geçici olarak tatmin edip, sonra yine başladığı yerde üstelik başladığından daha da tatminsiz bir şekilde ayılmasına sebep olan bağımlılıklardan hiç birisinin aklına bile gelmediğini söylemişti… Ben de aynen öyle hissediyorum işte. Bir kere yola düşüp, hem bedenen, hem de zihnen meşgul olmaya, enerjimi harcayıp tatmin olmaya başlayınca, şehirdeyken peşimi bırakmayan irili ufaklı tüm o bağımlılıklar aklıma bile gelmiyor… Al sana bir özgürlük daha…

    Erikli güzel bir yer. Çok uzun ve derin bir kumsalı var, üstelik neredeyse kimsecikler de yok. Karayel ile birlikte bu doğal huzur ortamında kayıp giderken ruhumun derin bir nefes aldığını hissediyorum.

    Sağımda koca kumsal alabildiğine seriliyken, solumda da sanki ona nispet yaparcasına Ayçiçeği tarlaları uzanıyor. Yol ise gerçekten çok güzel. Tabiri caizse tam kaymak gibi asfalt. Hava biraz sıcak ve tam öğle saatinde sürmek zorundayım ama bu hiç de canımı sıkmıyor. Yollardayım ya, nasıl olsa her şeyin bir çaresi bulunur…

    Murat ve Evrim arkamda kalıp Erikli’de çay molası vermişlerdi. Yirmi kilometrelik bir sürüşün ardından arabayla yanımdan geçiyorlar. İleride uygun bir yer bulup beni bekleyecekler sanırım. Benim için yapacak bir şey yok. Sürmeye devam ediyorum.

    Derken deniz kenarından ayrılıp içerilere doğru yöneliyorum. Sahil yolu kötü olduğu için Keşan’a gidip, oradan Gelibolu yönüne dönerek Saros körfezinden önceki dağları aşmam gerekiyor.

    Yol genelde düz. Ara sıra çok hafif ve kısa rampalar çıkıp iniyorum. Yolun iki tarafında da ekilmiş tarlalar var. Ve genelde buraların iki ağır topu Ayçiçeği ve Mısır ile dolu. Şansıma bir iki bulut güneşin yakıcılığını kesiyor ve çok da zorlanmadan ilerliyorum.

    Bir virajı alınca ileride Bizim ekibi görüyorum. Biri yolun sağında diğeri solunda vaziyet almış beni bekliyorlar. Hiç istifimi bozmadan hızla geçiyorum yanlarından. Hafiften merak ediyorum “Acaba ne yaptılar” diye ama hepsi o…

    Sakin bir sürüşün ardından, pek de sıra dışı bir şeyle karşılaşmadan Keşan’a varıyorum. Murat ve Evrim benden önce gelip sapakta konuşlanmışlar. Önce bir poz geçişi yapıp ardından geri dönüyorum. Dağlara tırmanmadan önce yakıt almam, yani bir şeyler yemem lazım. Bizimkilerle konuşup ilerideki ilk mola yerinde durmayı kararlaştırıyoruz.

    Çok sürmüyor, duble yolda beş kilometrelik bir sürüşün ardından mola yerine varıyoruz. Güzel bir yer, üstelik binanın arkasında yolun hay huyundan uzak kocaman bir de bahçesi var. Gözleme ve salata istiyoruz. Gözleme güzel ama salatanın lezzetini tarif etmek çok zor. Öyle ahım şahım değişik bir şey değil, bildiğiniz çoban salatası ama, iki ana malzemesi; domatesi ve zeytinyağı muhteşem. Zaten Çanakkale domatesiyle, Ege de zeytinyağıyla meşhurdur ya, bir kez daha niye öyle olduğunu anlayıveriyoruz. Başka bir şeye gerek yok, biraz taze ekmekle bolca bu salatadan olsun yeterli hem karnımızı hem de nefsimizi tıka basa doyurmaya.

    Gözlemeyi mideye indirip, salatayı kaşıklarken komi çocuk yanaşıveriyor hemen; “Abi yolculuk nereye?” diyerek. İzmir’e gidiyorum deyince sohbet koyulaşıveriyor haliyle. Adı Hasan. On dört on beş yaşlarında. Erzurum’dan gelmişler buralara ekmeklerinin peşinden. Ama her zaman şaşırdığım şekilde, hiç de garip kaçmıyor bu memleketinden bin küsür kilometre uzak yerde. Güzel yurdumda kim nereye giderse gitsin garip kaçmıyor ya, son derece mutlu oluyorum dünyayı gezerken tanık olduğum onca ırkçılıktan sonra. Kim ne derse desin, gerçekten de medeni benim memleketim. Ama öbür adı maddi zenginlik olan öyle çakma medeniyet değil benim bahsettiğim, bin yıllardır üzerinde yaşanmış topraklar olmanın bahşettiği doğuştan genlerimizle geliveren bir medeniyet. Ne zengin ülkeler gördüm kendilerine medeni demelerine rağmen sokaklarında insanların açlıktan öldüğü ama çok şükür benim fukara sayılan memleketimde böyle bir şeye tanık olmadım hiç…

    Sohbet tatlı ama tabi yola koyulmak gerek. Sabahki keşif macerası yüzünden zaten programın gerisinde olduğumuz için, istemeyerek de olsa Hasan ile vedalaşıp yeniden yola düşüveriyorum.

    Yol çok güzel ve trafik de o kadar yoğun değil. Derken ileride dağların siluetleri belirmeye başlıyor. Saros körfezine inebilmek için dört yüz rakımlı o tepeleri aşmam gerekiyor. Yakıtımı aldım. Keyfim de yerinde. O zaman değil dört yüz, dört bin olsa kaç yazar. Bu düşünce ile daha da bir basıveriyorum pedallara sağımı solumu çepeçevre kaplayan ve msi gibi kokan çam ağaçlarının arasından.

    Eğim giderek artmaya ben de giderek kendimi unutmaya başlıyorum. Akarcasına sürüş yerini yavaş ama hep aynı tempoda neredeyse bir zikir ayinine bırakıyor. Nefesimin sıklaştığını, bacaklarımın yanmaya başladığını hissediyorum. Kulağa can sıkıcı geliyor ama güzel olan şu ki; her ne kadar ciğerlerim ve bacaklarım “ben”mişim gibi dursalar da, “asıl ben kim?”, onlara devam etmelerini söyleyen şey. O yüzden ben dur diyene kadar durmayacaklarını da çok iyi biliyorum. İşte bunu bilmek müthiş bir özgüven yaratıyor. Böyle anlarda kendimi her şeyi yapabilecek kadar güçlü ve bu yüzden de dünyanın en özgür insanıymış gibi hissediyorum. Harika…

    Bu hislerle yavaş yavaş rampayı tırmanırken ileride başka bir bisikletli görüyorum. Çadır, uyku tulumu vs… Donanımı baya yüklü. Benim gibi “Hafif ve Hızlı” takılanlardan değil. Ağırlıktan yorulmuş olmalı ki, aşağı inmiş bisikletini ite ite gidiyor.

    Beni farkedip hafifçe irkiliyor. Sonra gülümsüyor. Merhabalaşıyoruz. Adı Günay. Otuz yaşında ya var ya yok. Sanırım pek deneyimli değil. Kırklareli’nden gelip Çanakkale’ye gidiyormuş. “Bir sorun var mı?” diye soruyorum. “Yok ama yoruldum” diyor. “Merak etme, rampanın yarısındayız, bundan sonra da Çanakkale’ye kadar rampa yok.” diyorum, seviniyor. Çok yorulmuş olmalı ki; “Gerçekten mi?” diye garantiye almak istiyor, “Evet” diye onayladığımda iyice rahatlıyor. “İte ite çıkarsın, sorun yok diyorum.”. Kafa sallıyor. “Yeterince suyun var mı?” diye soruyorum. Yine kafa sallıyor. “Biterse çekinme, yoldakilere el et.” diyorum. “Ne el etcem ya, küfredip duruyorlar zaten!” deyince şaşırıyorum. “Moralini bozma. Bir iki kendini bilmez denk gelmiş sana. Normalde yardım ederler.” deyince; “Hadi ya” deyip biraz daha rahatlıyor. Telefon numaramı verip, ihtiyacı olursa aramasını, eşliğimde bir araba olduğunu, yardım edebileceğimi söyleyince iyice rahatlıyor. Kısaca gülüşüp ardından helalleşiyoruz ve tekrar rampamla baş başa kalıyorum.

    O zikir halimle ne kadar sürdüğünü anlayamadan doruğa varıyorum. Murat ve Evrim beni bekliyorlar. Bir iki çekim ve kısa bir su molasının ardından sıra inişe geliyor.

    Tek başına bisiklet inişi zaten çok güzel bir şey ama, onca rampa çıkışının üstüne daha da bir güzel oluyor. Bir yanda engeli aşmış ve görevini tamamlamış olmanın verdiği iç rahatlığı, diğer yanda aşağıda pırıl pırıl parlayan Ege denizine doğru hızla yol almanın verdiği lunaparkları çağrıştıran keyif duygusu gerçekten de hem paha biçilemez hem de tarif edilemez bir şey…

    Doruğa ulaşmak için neredeyse bir saat tırmanmışken, tekrar Saros körfezi ile kucaklaşmam sadece bir kaç dakikamı alıyor. Buradan sonra Çanakkale’ye kadar yolda eğim neredeyse yok. Şimdiki zorluk ise pek tabi ki düz ova yollarının kankası rüzgar. Bu noktadan Evreşe’ye kadar yolun bir tarafı deniz, diğer tarafı ise uçsuz bucaksız Evreşe ovası. Ve tabi ki tam tahmin ettiğim gibi ovadan denize doğru sert bir rüzgar esiyor.

    Yapacak bir şey yok. Kaderime razı olup, sükunet içinde pedallamaya devam ediyorum. Bu da turun bir başka öğretici anı. Kaderine razı olup, sükunet içinde pedal çevirmekten başka yapabileceğin bir şey olmadığını kabullenerek, kızıp, sinirlenip, küfretmek yerine, nefsini devreden çıkarıp gönül ferahlığı ile devam etmeni sağlayan tevekkül anlarından birisini daha tecrübe ediyorum. Sanki ben ben değilim; bu duygu o kadar hoşuma gidiyor ki…

    Geç başladığımız için bugün yarım gün yol yapacağımızdan yüz kilometre civarı bir mesafe belirleyip akşamı çok güzel bir Ege kasabası olan Güneyli’de geçirmeyi kararlaştırmıştık. O yüzden ben sabırla ovayı aşmaya çalışırken, ekibi de kalacak yer bulmaları için Güneyli’ye gönderiyorum.

    Artık güneş de alçalmaya başladı. Düz yolda yavaş yavaş ovayı geçip de Güneyli sapağına gelince ekibi arıyorum. Haberler pek iyi değil; odalar vs gereksiz pahalıymış… Bir karar vermek gerek. Neredeyse yüz kilometre yol geldim ama kendimi pek yorgun hissetmiyorum. Saatime bakıp kısa bir hesap yaptıktan sonra bizimkileri arayıp, Eceabat’a devam edip geceyi Çanakkale’de geçirmeyi öneriyorum. Karanlıkta bir saate yakın yol yapmam gerekecek ama yol o kadar da kalabalık görünmüyor ve ışık donanımıma da oldukça güveniyorum. Bizimkilerden de okeyi alınca Eceabat’a doğru yola koyuluyorum.

    Yol düz ve hava da karanlık olduğu için pek kayda değer bir şey görmüyorum. Kilometreler birbiri ardınca akıyor ve Saat sekiz buçuk gibi Eceabat’a varıyoruz. Buradan feribota binip Çanakkale’ye geçecek, geceyi de orada geçireceğiz. Fakat feribot bit türlü kalkmıyor. O sırada fırsattan istifade bir sardalya-ekmek götürüyorum. Hem mevsimi hem de tam yeri, o kadar lezzetli ki anlatamam. Sardalyacı çocuk da yine yurdum insanı. O da kalkmış Çorum’dan ekmeğini ararken ta buraya düşmüş. Üstelik çoluk çocuk memlekette. “Allah yardım etsin.” diyorum ne diyeyim…
    Neredeyse birbuçuk saatlik bir beklemeden sonra boğazı geçip saat on buçuk civarında Çanakkale’ye varıyoruz. Feribottayken internetten bulduğumuz otel iskelenin hemen dibinde, çarşının da içinde. Sahibi Can gençten sıcakkanlı ve komik bir çocuk. Her zamanki gibi Karayel’i odama almakla ilgili ısrarım yine bazı polemiklere konu oluyor:

    • Bu benim kırmızı çizgim. Onu almazsan başka otele giderim.
    • Ne çizgin abi ?
    • Kırmızı çizgim!
    • Anladım abi. Abi burası Çanakkale, valla burada bişeycikler olmaz.
    • Farketmez, alıyor musun, almıyor musun ?
    • “Abi bak burda bi hırsız çingeneler va. Onlar da çalağlar ama ertesi güne emencecik bulup alıveririz, sen hiç merak etme.
    • Olmaz.
    • E o zaman bari aşağıda dükkanda dursun bisiklet.
    • Bisiklet değil, “Karayel”
    • Buyur abi ?
    • Boşver. Dükkanda da olmaz.
    • Sen bilirsin abi. Bak boşu boşuna çıkartcan odaya kadar o bisikleti.
    • Sorun yok ben çıkartırım…

    Bu muhabbetin üzerine güzel bir duş. Üstüne bir de çarşıda güzel Türk kahvesi patlatınca artık yatma zamanı geliveriyor. Ve her zaman olduğu gibi daha yastığa başımı koyarken uykuya dalıveriyorum. İyi geceleeeer…


    2.GÜN / ÇANAKKALE-BEHRAMKALE / 147 km yol - 1.900 mt irtifa

    Tabi ki sabah çok çabuk oluyor. Saat altı buçuk. Gün altı kırk beşte ağardığı için çabucak hazırlanıp çıkmamız gerek. Hep söylediğim gibi uzun turlarda beni sınırlayan şey enerjimin ne kadar yettiğinden ziyade, kaç saat sürüş yapabildiğim. Hem tehlikeli olduğu için, hem de pek eğlenceli olmadığı için mecbur kalmadıkça karanlıkta yapılan sürüşleri tercih etmiyorum. Zaten önceki günün ilk yarısında da sürüş yapamadım, o yüzden bu günü iyi değerlendirmek istiyorum. Yolun durumunu iyi bilmediğim için ilk hedef olarak Babakale’yi belirledim. Ama daha fazla gidebilirsem tabi ki daha iyi olacak.

    Her ne kadar bir an önce yola çıkmak istesem de, yolda gördüğümüz çay evi ve mis gibi kokan poğaçalar bir anda aklımı çeliveriyor. Aslında sabah sürüşe başlarken bir şeyler yemekten hoşlanmıyorum. Özellikle zorlu bir etapsa metabolizmam uyanana kadar vücudumdaki kanın yediklerimi hazmetmek için mideme gitmesindense kaslarıma akmasını tercih ediyorum. Ama yolun ilk kısmı olan Çanakkale Geyikli arası pek de zorlu olmadığı için, böyle bir lükse düşüveriyorum.

    Alçak tabureler ve minicik masalarda hafif bir kahvaltı ediyoruz. Bizden başka bir kaç kişi daha var. Çoğu Anzak dedelerinin mezarlarını ziyarete gelmiş Avustralya’lılar ve onlara rehberlik eden Türk gençler. İçimden gidip Avustralya maceralarımı konuşmak geçiyor ama maalesef vaktim yok.

    Poğaça çay ekürisini terk etmek çok zor geliyor ama yine de harekete geçiyoruz. Ufak bir çekim macerasının ardından, ekiple Geyikli yolunda buluşmak üzere anlaşıp yola düşüyorum.

    Hava güneşli ama sabah serinliği çok güzel. Ufak tefek rampaları ine çıka gidiyorum. Bir süre sonra tüm heybetiyle Şehitler Anıtı da sağ arkamda yitiveriyor. Derken görünürde pek bir sebep olmamasına rağmen hava aşırı şekilde nemleniyor. Öyle ki; tişörtüm sırılsıklam olup, gözlüklerim buğulanıyor. Yine pek arzu edilmeyen bir durum. Nemli havada sürüş gerçekten de hiç eğlenceli olmuyor. Arkadaş, bu bisiklet sürüşlerinin derdi de hiç bitmiyor ki. Ama hayat da böyle değil mi zaten; “Ne kaa ekmek, o kaa köfte!”…

    Yaklaşık otuz kilometrelik sırılsıklam bir sürüşün ardından Geyikli tabelasını görüp anayoldan sağa sapıyorum. Soğuk asfalt biraz yıpranmış. İdare ederim ama karşımdan esen rüzgar da katılınca ister istemez biraz yavaşlıyorum. Zaten dünden beri görmeye başladığımız rüzgar tribünleri baya bir endişelendirmişti beni. Sürekli yönlerini kesip, başıma neler geleceğini kestirmeye çalışıyordum. Genelde Kuzey ve Doğu yönüne dönük durdukları için rüzgarın lehime olduğunu düşünmüştüm ama, her ne kadar ana doğrultum Güney olsa da bu kadar kuvvetli rüzgarlarda yol doğrultudan azıcık şaşsa bile ilerlemek gerçekten oldukça zorlaşıyor… Anlaşılan bu turda rüzgarla işimiz var… Sineye çekip kabulleniyorum. Böylece her ne kadar anlık olarak canımı sıksa da, genel olarak bir dert olmaktan çıkıveriyor.

    Aydınlık meydanlarındaki kahve masalarında kasketli amcaların oturduğu ufak tefek köylerden geçiyorum. Hepsi de son derece mütevazı ve bir o kadar da davetkar. Sanki; “Bırak büyük şehirin kavga gürültüsünü, topla tası tarağı buraya gel.” diyorlar. Araları beşer onar kilometre ya var ya yok, ve hepsi de zeytin ormanlarının içine saklanmış. İyice olgunlaşmış koca koca zeytin ağaçları. Nasıl da güzel bir renkleri var. Mavi desem değil, yeşil desem hiç değil. Hele bir de diplerindeki yeni kesilmiş buğdayların sarı sapları ie öyle güzel bir kontrast oluşturuyorlar ki… O an bir tanesinin gölgesine uzanıp, hayallerle karışık bir uykuya bırakmamak için kendimi güç tutuyorum.

    Bu arada rüyada gibi habire Murat ile Evrim’in kurduğu pusulardan geçiyorum. Onların işi de zor gerçekten. Önden git, en iyi sahneyi bul, pusuyu kur, elin tetikte bekle. Söylemesi kolay da; sahneyi buluyorlar ışık terste kalıyor, ışığı uyduruyorlar bu sefer fon bozuluyor, tam onu da ayarlayacaklar; vızzzt diye ben geçiveriyorum yanlarından. Kulaklarımla duymuyorum ama içlerinden küfrederek bir sonraki pusuya doğru seyirttiklerinden eminim… “Biraz daha yavaşlayamaz mısın?” demek için içleri gidiyor ama, hem ne kadar zorlanıp hem de ne kadar keyifle sürdüğümü görünce cesaret edemeyip çözümü yeni stratejiler geliştirmeye çalışmakta buluyorlar.

    Sanki onların bu derdine derman olacakmış gibi koca bir domates tarlası çıkıveriyor karşıma. Karşı koyamayıp duruyorum. Kırmızı kırmızı öyle baştan çıkarıcı duruyorlar ki. Bir, iki derken kendimi kaybediyorum. Bu nasıl bir lezzet… Sahibi helal eder inşallah. Göz hakkıdır deyip yiyorum ama etmezse de günah gelsin haneme sorun yok. Modern hayatın beter ihtirasları yerine, böyle masum günahlar için cehennemde yanmaya çoktan razıyım zaten.

    Ben domatesleri götürürken arkamdan yetişiyorlar. Ama vakit kazanıp yeni pusular kuracaklarına onlar da dayanamayıp tarlaya girişiveriyorlar. Domates partisi yapıyoruz resmen. İstanbul’daki Bloody-Mary partilerine beş basar herhalde deyip gülüşüyoruz. Gerçi domates hep domates, üç kuruşa İstanbul’da da bulup yersin sorun yok ama, sen aynı sen olmuyorsun işte mesele orada…

    Bu dopingin ardından rüzgarla ve soğuk asfaltla cebelleşmeye geri dönüyorum ama artık o kadar koymuyor. Nem de çekilip gittiği için keyfim yerinde. Islık çala çala Geyikli’ye varıyorum.

    Evrim çok istiyordu Geyikli’yi görmeyi. Ata Demirer’in filmlerinden biliyormuş. Çok sıcak, sevimli ve şeker bir yermiş. “Sevgili kardeşim,” diyordum, “Etme eyleme,” diyordum, “Bu filmlere, dizilere, tatil fotoğraflarına, turizm medyasına vs kanmayın,” diyordum, “Gerçek Geyikli’de öyle içini ısıtacak senaryo hayatlar yok.” diyordum, “Hepsi hikaye.” diyordum, “Bir kamyon yapay ışıkla gelip, hem oyuncuların hem de mekanların sadece güzel yerlerini çekiyorlar, onun üstüne de bir ton fotoşap makyajı yapıyorlar,” diyordum, “Ondan sonra da sizin gibi ihtiraslarını gıdıklayarak büyük şehirde çalışmaya mahkum ettikleri garibanlara bu görüntülerle masturbasyon yapıyorlar…” diyordum, ama bir türlü anlatamıyordum… Bir müsibet bin nasihattan iyiymiş hesabı Evrim de o sıcak havada medyatik standartlara göre son derece sıkıcı ve sıradan bir Anadolu kasabası olan Geyikli’yi görünce önce bir afalladı, sonra da; “Yok ya burası diildir, başka taraflarıdır, köyleri vs dir…” diyerek savuşturuverdi hayal kırıklığını. Sağlık olsun…

    Kasaba öyle sıkıcı geldi ya, içine hiç girmeden rotayı doğruca sahile, Bozcaada feribotlarının kalktığı iskeleye çeviriyoruz. Yol yeniden kaymak asfalt oluverdi. Üstelik çift şerit bisiklet yolu da var. Ama tabi ki görünürde hiç bisiklet yok… Dört beş kilometre sonra İskeleye varıyoruz. Burada mola veririz, bir şeyler yer içeriz diye hesaplıyordum ama olan bir iki Cafe tarzı yer de pek durmaya değecek gibi değil. Aklıma hemen Geyikli çıkışında gördüğüm, Zeytin bahçesinden bozma Kahvaltıcı geliyor. İskelede hiç oyalanmadan oraya yollanıyoruz.

    İyi ki de yollanmışız. Gerçekten de harika bir yer. Yemyeşil çimenlerin içinde zeytin ağaçları, altlarında da mesire yerlerinde görmeye alıştığımız ağaçtan masalar var. Günlerden Pazar olduğu için biraz kalabalık. Yaşlısı, genci, kadını, erkeği yurdum insanı keyifle kahvaltı ederken, etrafta hoplayıp zıplayan çocukların neşeleri ister istemez bana da bulaşıyor.

    Sıkı bir kahvaltı ediyoruz. Her şeyin tadı mükemmel. Özellikle de içinde zeytinyağı olanların. O yemyeşil çimenler öyle cazip cazip bakıyor, canım öylesine uzanıp kahvaltının rehavetiyle biraz kestirmek istiyor ki… Kendimi tutuyorum; yol yapmam gerek. Ama bizim ekip bu cazibeye dayanamıyor. Bir de bakıyorum, ayak uçlarından doksan derece açı yapacak şekilde uzanıvermişler. E arabaları var ne de olsa, lükse konfora izin olacak tabi ki…

    Kaderimi kabullenip, tekrar kendimi yola vuruyorum. Çimlerde uzanmak güzel de, yollarda kayarcasına gitmek, rüya görmek yerine dünyanın en güzel filmini kare kare ardımda bırakarak ilerlemek kötü mü sanki… Bak sen şu işe; yine mutluyum…

    Hani mutlu oldum ya, e tabi bu böyle devam edemez. Önce tekerim patlıyor… Tamir edip tekrar yola düşüyorum. Bu sefer sıcak iyice ayyuka çıkıyor. Ardından Geyikli’den sonra girdiğim soğuk asfalt yol iyice beterleşiyor. Derken daha da kötüsü oluyor. Beterleşen yolu düzeltmek için yenilemişler. Ama ya dün, ya da önceki gün. Ziftin üzerine serdikleri mıcır taşları henüz tam yapışmamış, yapışanların da araları dolmamış. Hem gitmekte zorlanıyorum, hem hızım düşüyor, hem de sarsıntı yüzünden bileklerim aşırı zorlanmaya başlıyor.

    Ve tam alışmaya çalışırken katmerlisi geliyor; kısa olsa da yüksek eğimli sayısız rampalar başlıyor. Sıcak hava, soğuk asfalt ve yüksek eğimli rampalar; yine bir “Üçü Bir Arada” doruğu tecrübe ediyorum. Durup bir su içeyim diyorum; bileklerimin ağrısından matarayı alıp ağzıma götürmem bir iki dakika sürüyor, üstüne üstlük suyu içemiyorum çünkü neredeyse kaynamış… Unutulmazlar listeme girebilecek yeni bir hatıra daha…

    Yine anlıyorum ki sabır en büyük erdem ve yeterince zaman tanırsan aşamayacağın hiç bir engel yok. Yavaşlarsın, dinlenirsin, zik zak yaparak gidersin vs.. Ama şurası kesin ki; vaz geçmediğin sürece o yolu bitirirsin…

    Yine kendimi böyle hipnoz ederek giderken sıkıntımı kesecek bir şey oluyor. Son bir iki saattir baya tırmandım ve artık platodayım. İleri de üç tane genç, iki motosikletin başında konuşup bir şeyler tartışıyorlar. Tam gülümseyerek yanlarından geçerken birisi el ediyor ve duruyorum.
    • Selamın aleyküm.
    • Aleyküm selam. Hayırdır gençler ?
    • Abi tornavidan var mı?
    • Var.
    Deyince benimle konuşan çocuk diğerlerine dönüp; “Ben size dedim, bisikletçi’de vardır.” diye hava atıyor. Motosikletlerden birinin benzini bitmiş. Diğerinden takviye yapacaklar ama benzin hortumunu sökmek için tornavida lazım. Çoklu aletimdeki tornavidayı açıp veriyorum. Keyifle işe koyuluyorlar…
    • Bakın benim benzinim hiç bitmiyor.
    Diye takılıyorum. Gülüşüyorlar. Birisi Mardin’li, diğerleri buralıymış. Mardin’li olana soruyorum burada ne yapıyorsun diye; “Hocayım” diyor. Sonra diğerlerine yardım etmeye dönüyor. Doğdukları yerler o kadar uzak olmasına rağmen öyle uyumla çalışıyor, öyle kanka görünüyorlar ki. Yüreğim genişliyor. İster istemez Avustralya turumda yol boyunca karşılaştığım en popüler sohbet konusu olan ırkçılık hikayelerini hatırlıyor ve bir kez daha böylesine güzel bir ülkede yaşadığım için içimden şükrediyorum…
    • Abi beklettik kusura bakma, normalde bizim sana yardım ediyor olmamız gerekirdi.” diyorlar mahçup mahçup.
    • Sorun yok gençler diyorum, bıyık altından gülerek… Anlıyorlar… Bir de fotoğraflarını çekip helalleşiyorum.

    Yeniden zorlu yoldayım. Bu şartlarda bırakın daha ilerisini, akşama Babakale’yi bulmam bile zor görünüyor. Ama önceki turlardan biliyorum ki; asıl yavaşlatan şey hesabı kitabı bırakıp yola devam etmemezlik etmek. Gerçi o anda pek öyle görünmüyor ama biliyorum ki; sen yola devam ettikçe, hesap da kitap da senin lehine değişiyor.

    Yine zorlu bir sürüşün ardından Tavaklı köyüne varıyorum. neredeyse yarı yoldayım. Meydanda in cin top oynuyor derken, biri bisikletinin üstünde iki çocuk görüyorum. Sıkılmış olmalılar ki beni görünce gözleri parlıyor. Yanlarından yavaşça geçerken; “Gülpınar’a nasıl giderim?” diye sorunca ikisi aynı anda atılıp; “Sağdan aşağı iskeleye in, sonra sola dümdüz..” diye bağrışıp bana el sallıyorlar.

    “Sağdan aşağı” lafı gerçekten de kulağıma çok hoş geliyor. Baya yüksekteyim ve sanırım deniz seviyesine ineceğim. Ama hiç de düşündüğüm gibi olmuyor. Gerçi iniş zevkli ve tırmanmaya göre daha kolay ama, bozuk yolda fren yaparken vücudumun sızlayan bileklerime binen ağırlığı oldukça canımı yakıyor.

    Saatlerdir tırmandığım tepelerden beş dakika içinde yine deniz seviyesine iniveriyorum. Ardından da sola dönüp devam… Buralar gerçekten nefis. Deniz ile iç içe Tekçam köyü sanırım gelecek yıl deniz tatilimizi geçirmek için geleceğimiz yer olmaya en büyük adaylardan birisi.

    Sağımda çam ağaçlarının gölgesinde ıssız kıyılar… Solumda yükselen çam ve zeytin ağaçlarıyla kaplı tepeler… Sessizlik… Hareketsizlik… Huzur… Yaşam sanki burada durmuş gibi. Yok yok aslında şöyle hissediyorum; aslında yaşam bu da, bizim yaşamakta olduğumuz sanki biraz hızlandırılmış gibi…

    Asfalt hala düzelmedi ama yüzüm yine gülmeye başlıyor. Güneş de kavurganlığından vazgeçti sanki bu saatte. Yolum uzun, pedallara kuvvet… Uzun süre hiç bir şey olmadan sürüyorum. Ortamın sükuneti ve doğallığı ruhuma sızıyor, ve yol hiç bitmeyecekmiş zannederken önce Tuzla köyüne, ardından da Gülpınar’a ulaşıyorum.

    Ekip beni kasabanın girişinde bekliyor. “Kasabanın içindeki yollar tamamen arnavut kaldırımı, hayatta gidemezsin.” diyorlar. Ses etmeyip Karayel’i arabanın üzerine yüklüyorum. Onca zorlu yoldan sonra üç beş dakika da olsa arabanın içinde gitmek hiç fena değil. Üstelik muz da almışlar…

    Gülpınar çıkışında tekrar Karayel’e geçiyorum. Babakale’ye on beş kilometre yolum kaldı ama ne on beş kilometre. Kıvrıla kıvrıla devam eden bozuk asfaltı takip edip, önümdeki dev gibi görünen tepeleri aşmam gerek. Yapacak bir şey yok, terimi soğutmadan devam…

    “Babakale’de yemek molası” diyerek kendimi motive etmeye çalışıyorum. Artık akşam olmak üzere. Hem acıktım hem de yoruldum. Ama diğer yandan da yol yapmak istiyorum. Eğer Babakale’ye vakitlice gidip, yemeği de fazla oyalanmadan yiyebilirsem, biraz karanlığa kalmak şartıyla otuz kilometre daha yapıp geceyi Behramkale’de geçirebilirim ki bu ertesi gün için çok büyük avantaj olur…

    Tırmanıyorum, tırmanıyorum… Tam herhalde bitti artık derken, hop yeni bir rampa daha çıkıyor. Çok moral bozucu… Ama sonunda hepsini bitirip Babakale İskelesine kadar iniyorum. Şu anda bence her şeyi hak etmiş durumdayım, ama çok oyalanmak da istemiyorum. Meydandaki kahve-lokanta karışımı yere oturup köfte, patates ve salata söylüyoruz. Biraz gecikiyor ama başlangıçta sabırsızlık eden biz, yemeklerin tadını alınca sesimizi kesiveriyoruz. Çünkü salata yine muhteşem…

    Saat yedi olmuş bile. Hava sekizde kararıyor. Otuz kilometre yine rampalı yolum var. En iyi ihtimalle ortalama yirmi km/h hızla gitsem bile önümde bir buçuk iki saatlik yol daha var. Yani yaklaşık bir saat karanlıkta sürmem gerekecek. Bu arada soruşturunca Behramkale yolunun bozuk olduğunu öğreniyorum. Geriye tek seçenek kalıyor: Gülpınar’a dönüp, oradan devam etmek. Karayel’i arabaya yükleyip, vakit kaybetmeden Gülpınar’a dönüyoruz. Saat yediyi çeyrek geçe civarı hava kararmaya yüz tutmuşken yeniden sürüşe başlıyorum.

    Bir süre tırmandıktan sonra tekrar platoda inişli çıkışlı bir sürüş tutturuyorum. Murat ve Evrim önümde bir yerlerde yine pusu kuruyor olmalılar. Derken bir rampanın sonunda onları görüyorum. Çekimin ardından peşime takılıyorlar. Yol o kadar ıssız ki benim adıma tırsmış olmalılar. Sürekli arkamdan geliyorlar. Arabanın farlarını yakıp, yolumu aydınlatmaları baya işime yarıyor. Ama artık gerçekten gerçekten çok yoruldum ve sınırlarımı zorluyorum. Neredeyse tükenmek üzereyim. Ve böyleyken hep olduğu gibi zaman farklı akmaya, bir türlü geçmemeye başlıyor…

    Sonunda saat dokuz gibi Behramkale’ye varıyoruz. Karanlıkta pek bir seçeneğimiz olmadığından ilk gördüğümüz pansiyona dalıp, duşlarımız aldıktan sonra pansiyonun az yukarısındaki şirin bir kafede buluşuyoruz. Evrim ile Murat bilgisayar önünde çektikleri şeyleri aktarmaya çalışırken ben de mantı söylüyorum. E hakettim ama…

    “Dut Ağacı Cafe” çok şeker bir yer. Bir karı-koca işletiyor. Yemekler de tıpkı ev yemeği gibi. Hele mantı süper. Keyifle yerken ahbap olmaya başlıyoruz. Ve tipik diyaloglar:
    • Nereden geliyorsun ?
    • Hadi Canım, o kadar yolu bisikletle mi geldin ?
    • Nereye gidiyorsun ?
    • Bisikletle mi ? yok artık !
    vs, vs…

    Ve ardından en sevdiğim şey oluyor. Deliliğim Cafe’nin sahiplerine de bulaşıyor. Çocukken bisiklete binmeyi ne kadar çok sevdiklerini hatırlayıp anlatmaya, ardından da; “Acaba yeniden bir bisiklet edinip sürsek mi?” diye planlar kurmaya başlıyorlar.

    Uzun zamandır düşünüyordum; “Bisiklet turlarımı yaparken en temel motivasyonum nedir? diye. Sanırım işte bu: Sanki bisikletle seyahat ederken arkamdan yaşama sevinci tohumları bırakıyor, minik minik de olsa insanlara ilham veriyorum. Ne yaptığımı duydukları zaman, yapılamayacak sanılan şeylerin aslında yapılabileceğine yeniden inanmak için, veya konfor alanlarından çıkıp uzun zamandır erteledikleri hayalleri gerçekleştirmek için içlerinde bir kıvılcım çaktırdığımı hissediyorum. İşte o zaman ufacık da olsa dünyanın ve hayatın dönüşmesine katkıda bulunduğumu hissetmek beni o kadar mutlu ediyor ki. Sanırım tanrıdam aldığım en güzel iltifat bu…

    Bakın yine oldu! Bisiklet turu mucizesi yine gerçekleşti! Bu gece de mutlulukla uyuyabilirim artık…

    3.GÜN / BEHRAMKALE-ALİAĞA / 201 km yol - 1.450 mt irtifa

    Yine gün ağarmadan kalktım. Diğerlerini uyandırıp çabucak hazırlanıyorum. Bu gezi benim için biraz lüks geçiyor; arabanın bagajını kullanabiliyor olmak her şeyi o kadar değiştiriyor ki. Gerçi yanımda taşıdığım el kadar eşyayla yaşamaya alıştım ama yine de eğer ihtiyacım olursa bagajda gerekli olabilecek her şeyin olduğu fikri o kadar büyük bir özgürlük veriyor ki.. Avustralya’dayken en çok zorlandığım şey de buydu zaten. O anda gerek olmasa bile, ihtiyacım olması durumunda en yakın eczaneye yüzlerce, en yakın bisikletçiye de binlerce kilometre uzaklıkta olmak fikri beni o kadar geriyordu ki. Bir de tabi çantaları optimum şekilde kullanıp, o küçücük hacimlere ihtiyacım olabilecek en çok şeyi doldurabilmek için mümkün olan en iyi şekilde yerleştirip boşaltmam gerekiyordu. Ve bunu yapabilmek için zaten gün ağarmadan kalktığım sabahlarda yarım saat daha erken kalkmak zorundaydım. Oysa şimdi ihtiyacım olabilecek her şey arabanın bagajında duruyor. Şımarıklık bu ya, önceki gün lastiğim patladığında tamir sonrası portatif pompam yerine bagajdan ayak pompasını alıp lastiği şişirirken neredeyse zevkten içim erimişti. İnsanoğlu işte; özgürleşmekten ne kadar mutlu oluyor olsak da, konfora düşmeye de aynı ölçüde hazır olmaktan kurtulamıyoruz. Sanırım kendimizi bulma serüvenimiz ve hatta bütün hayat dansı da bu gerilimden besleniyor. Bir kutupta özgürlük heyecan ve yaşama sevinci diğerinde ise güvenlik, konfor ve sıkıntı… Arada gidip gidip geliyoruz işte !

    Bizimkiler hazırlanırken ben de yola düşüyorum. Güneş birazdan doğacak ve batıya doğru yol alacağım için gözüme gözüme gelecek. O yüzden bir an önce Küçükkuyu’ya kadar olan son rampaları, bir de gözüme giren güneş sıkıntısı olmadan bitirmek için pedallara asılıyorum. Gece dinlenmek gerçekten iyi gelmiş. Güneş doğana kadar rampaları birbiri ardına sıralayıp düze iniyorum.

    Sabahın ilk ışıklarında yol çok güzel. Bir tarafımda yine zeytin ağaçları, diğerinde deniz. Ortalıkta kimseler yok. O güzel yolda hızla giderken, neredeyse çıt çıkmadığı için nefes alış verişlerim kafamın içinde daha bir yankılanıyor. Hayatın müziği gibi, sanki biraz sonra bedenimi patlatıp özgürlüğüne kavuşacak, ve onunla birlikte ben de havaya karışacağım. O kadar hoşuma gidiyor ki anlatamam…

    Tam iyice uçmak üzereyken solda açık bir bakkal görüyorum. Geçip gideceğim ama önündeki tabelayı görünce durmadan edemiyorum:
    “Hiç bir şey almasan da, Bakkaldan selamını al.” yazıyor.
    “Girip alayım bari.” diyerek içeri dalınca yaşlı bir teyze ile karşılaşıyorum. Yaşlı ama benden daha dinç görünüyor ve konuşuyor. Dışarıda yeni doğmakta olan ve gözlerimi kamaştıran güneşle çalışıyor sanki…

    Bir soda içip, selamını da aldıktan sonra tekrar yola düşüyorum. Az sonra ekip beni yakalıyor. Küçükkuyu’da kahvaltı yapmak üzere anlaşıyoruz. Bir kaç kilometre sonra da yine duble yola bağlanıyorum. Yaklaşık yüz elli kilometredir çekmekte olduğum yeni dökülmüş soğuk asfalt çilesi son bulmuş görünüyor. Sanırım Dikili’ye kadar bu sıcak asfalttan devam edeceğiz. Aslında iyi geldi, hem biraz daha hızlanacağım, hem de artık iyice ağrımaya başlayan bileklerimi biraz dinlendirme şansım olacak.

    Küçükkuyu’ya tahmin ettiğimden biraz daha erken varıyorum. Tam “Acaba kahvaltı işini Akçay’a mı ertelesek acaba?” diye düşünürken bizimkileri görüyorum. Deniz kenarında çekim için çok güzel bir yer bulmuşlar. En karizmatik ifademi takınıp hızla yanlarından geçiveriyorum. Sonra da durup; “Oldu mu?” diye soruyorum. Çünkü son iki günde anladık ki; öyle ben turumu yapıp da hiç yardımcı olmazken iyi çekimler yapmak pek mümkün değil. O yüzden önceki akşam konuşurken gerekirse geri dönüp iyi sonuçlar alana kadar çekim noktalarından yeniden geçmeme karar verdik.

    Çekim için seçtikleri yer gerçekten de çok güzel. Muhteşem bir deniz manzarası var. Üstelik saat dolayısıyla ışık çok iyi. Alan da geniş olduğu için hem yan ışıkta hem de ters ışıkta çekim yapabiliyoruz. Hal böyle olunca yaklaşık bir yarım saat burada takılıp çekim yapıyoruz. İlk bakışta eğlenceli gibi görünüyor, ama inanın bana hiç de göründüğü gibi değil. Zor ve sıkıcı bir iş…

    Neyse, konu mankeni olma lüksümü kullanıp kahvaltı işini Akçay’a erteleterek tekrar yola koyuluyorum. Asfalt kaymak gibi ama yol biraz kalabalık. Araçların gürültüsü biraz sürüşün büyüsünü kaçırıyor ama sağ tarafımdaki göz alabildiğine deniz manzarasıyla durumu dengeleyerek yumuşak bir sürüşün ardından saat on civarında Akçay’a varıyorum.

    Bizimkiler kordonda bir yer bulup yerleşmişler, hatta masayı da donatmışlar. Tam serpme kahvaltı şöleni. Geyikli’deki Zeytin Bahçesi’nden sonra biraz lüks kaçıyor ama zararı yok. Çok açız ve aynen yumuluyoruz…

    Biraz fazla kaçırdık galiba. Masadan kalkasımız gelmiyor. Tuvaleti bahane edip kendimi kalkmaya zorluyorum. Tam içeri doğru geçerken yan tarafımdan gizemli bir kadın sesi duyuyorum:
    “Geleceğini öğrenmek ister misin ?”
    Korkuyla karışık dönerken aklımda cevabım hazır:
    “Hayır! Hayat zaten mecburi, geleceğimi öğrenirsem hiç heyecanı da kalmaz!!!”

    Ama düşündüğüm gibi kanlı canlı birisi yerine konuşan fal makinası bir manken ile burun buruna gelince ister istemez gülümsüyorum. Ben tuvaletten dönene kadar Evrim de falcı kadını çoktan farketmiş. Bir lira karşılığında olası iyi haberlerin baştan çıkarıcı potansiyelini ona bırakırken, kendi geleceğimi bizzat oluşturmak üzere Karayel’e atlayıp artık Güney’e doğru yola çıkıyorum.

    Güney’e dönmemle birlikte Doğu’dan denize doğru esen sert rüzgarla merhabalaşıyoruz. Rüzgar jeneratörlerine bakılırsa normalde rüzgarın arkamda olması gerekirdi ama haylazlık edeceği tutmuş işte. Aldırmıyorum. İleride düzelir nasıl olsa. Zaten hep şöyle bir şey oluyor; kötü hava şartları veya kötü yol şartları her ne kadar kısa vadede canımı sıksa da uzun vadede iyi olanları ile kendini tazmin ediyor. Yani şimdi önümden esen rüzgar ertesi gün arkama geçip kendisini affettiriyor. Tıpkı hayat gibi. Zorluklar da yeterince bekleyince güzelliklere karışmıyor mu zaten ? E o zaman bütün bu feryat figan niye ki ?!

    Böyle düşününce yine keyfim yerine geliyor. Güzel bir tempo tutturup, güneşi de soluma alarak Güney’e doğru akıyorum. Orta hallice bir rampanın tepesinde sağa doğru bir virajı dönerken iniş için hızlanmaya başlıyorum. Tam sıcak asfalt da kaymak gibi düşünürken aniden gitmekte olduğum emniyet şeridinin az ilerimde ortadan ikiye yarılmış olduğunu fark ediyorum…

    O hızla ortadaki yarığa girmem havada bir kaç takla atıp ileriye düşmem demek. Sola kırarsam da kaderim arkamdan vızır vızır gelmekte olan araçların altında kalmak olacak. Haliyle bana kalan tek seçeneğe yükleniyor, bir yandan frenlere asılırken, diğer yandan artık yere basmakta olduğum ayaklarımla da fren yapmaya çalışarak kendimi sağ tarafımdaki korkulukların üzerine bırakıyorum.

    Bir süre sürüklendikten sonra neyse ki tek parça halinde durabiliyorum. Karayel’in zinciri atmış ve gidonu yamulmuş. Yol bilgisayarım ise kazayı algıladığı için deli gibi sinyal verip duruyor. Otuz saniye içinde durdurmazsam daha önceden belirlediğim kişilere acil yardım mesajı gönderecek. Yarı şokta olmama rağmen sakin kalmaya çalışıp önce bilgisayarı susturuyor, sonra da Karayel’i kontrol etmeye başlıyorum…

    Tam o sırada sağ ayağımın hemen yanıbaşında gördüğüm ve hızla artmakta olan kan damlaları dikkatimi çekince kendimi yokluyorum. Ve farkediyorum ki sağ dirseğimden yaralanmışım. Korkuluklara çarpmış olmalıyım. Pek acı hissetmiyorum ama çok fazla kanıyor. Bir şeyler yapıp durdurmam gerek. Hemen ilk yardım çantamı açıp büyükçe bir yara bandı yapıştırıyor, ıslak mendil ile de kolumdaki kanları siliyorum.

    Çok şükür kırık çıkık yok. Karayel’i de elden geçirip, zinciri ve gidonu düzelttikten sonra tekrar yola koyulmaya karar veriyorum. Bu şekilde bir süre sürüp duruma bakmaya, idare edebilirsem bir mola noktasına kadar böyle devam etmeye karar veriyorum.

    Neyse ki sorun çıkmıyor ve bir kaç kilometre ilerideki benzincide ekip ile buluşuyoruz. Suratları pek asık. Sanırım istedikleri çekimleri yapamamış olmanın sıkıntısı… Ama beni görmeleri ile birlikte sıkıntı yerini endişeye bırakıyor. “Bir şeyim yok, iyiyim.” diyerek yatıştırıyorum. Murat benzinciden aldığı oksijenli su, sargı bezi vs ile yaramı temizleyip sararken Evrim de görev icabı bizi kayda alıyor.

    Biraz dinlenirken az ilerimdeki dondurma dolabını fark ediyorum. Tam bir joker bu dondurma denen şey. Sanırım iyi gelmeyeceği hiç bir sıkıntı yok…

    Karayel’i de iyice gözden geçirdikten sonra tekrar sürüşe geçiyorum. Ayvalık’ı geçtik, artık hedef Dikili. Orada bir yemek molasından sonra zaten bu uğursuz ve gürültülü sıcak asfalttan kurtulup yeniden tali yollara sapacağız. Yarımadayı dolanan sahil yolunun durumuna bağlı ama sanırım bu akşam Çandarlı’yı buluruz.

    Yine rüzgarla oynaşa oynaşa giderken “Buz gibi Dut Suyu” ibaresi iştahımı kabartınca yol kenarında yöresel ürünler satan bir tezgahta duruyorum. Tezgahın sahibi yirmili yaşlarında esmer bir çocuk, adı da Barış. “Nerelisin?” diye sorunca eliyle dağların dibini işaret edip; “Oradaki köydenim.” diyor. Ben soruyorum, o da gururla anlatıyor; dutları kendi yetiştiriyormuş, hem pekmez hem de dut suyu yapıp satıyormuş, hiç katkı maddesi kullanmıyormuş, yetmiyormuş ama olsunmuş…

    Peki nasıl geçiniyorsun diye sorunca da devam ediyor; denize de çıkıyormuş, balık, ahtapot avlayıp deniz patlıcanı topluyormuş, lokantalara satıyormuş. “Ekmek parası naapcan” diyor… “Öyle ya, naapcan.” diyerek kederini paylaşıyorum. Endişeleri var ama bunlar şehir insanlarınınki gibi yapay ve depresif türden değil de gerçek yaşam kaygıları gibi. Sanki karşımda kanlı canlı dururken bir yandan endişeyle gölgelenen gözleri, bir yandan da sorunları öğütmek için sabırsızlanırmışçasına çakmak çakmak parlıyor…

    “Ellerine sağlık Barış, her şey gönlünce olur inşallah.” diyerek tekrar yola çıkıyorum. Dikili’ye varmam pek uzun sürmüyor. Niyetim bir eczane bulup dirseğimdeki yarayı yolda bana sorun çıkartmayacak şekilde pansuman yaptırmak. Ama eczacı pansuman yapmadıklarını söyleyerek beni sağlık ocağına gönderiyor. Sağlık ocağındaki genç hemşire de: “Bu yara kendiliğinden iyileşmez. dikiş atılması lazım.” diyerek beni devlet hastanesine havale ediyor.

    Ekibi arayıp buluşmamız gerektiğini söylüyorum. Karayel’i arabaya yükleyip devlet hastanesinin yolunu tutuyoruz. Hastane Dikili’nin tam tepesinde. Neyse ki acil serviste pek sıra yok ve Sevim Hemşire’nin dirseğimdeki yarayı dikmesi çok sürmüyor. Fırsattan istifade Sevim Hemşire’den istihbarat topluyorum. Buralı değilmiş ama çevreyi iyi biliyor. “Sahil yolu inişli çıkışlı ama çok güzel bir yol.” diyor. “Bisiklet ile gidilir mi?” diyorum; koluma bakıp sürüncemede kalınca, “Yani asfalt iyi mi?” diye düzeltiyorum. “Evet fena değil.” diye cevaplayınca yeni rotamız da oluşmuş oluyor. Özellike Bademli’ye uğramamızı söylüyor. Festivallerden dolayı Bademli’yi ben de çok işitmiştim ve merak ediyordum. Hatta her yıl yapılan bir Bisiklet Festivali bile vardı. Bu haberle içime yeni bir heves doluyor. Ekiple anlaşıp Dikili’de yemek molası vermek yerine Bademli’de durmaya karar vererek yola düşüyoruz.

    On kilometrelik inişli çıkışlı sahil yolunu almamız bir saate yakın vakit alıyor. kaza ve hastane yüzünden baya zaman yitirmiş olmama rağmen sıcak asfalt sağolsun baya bir yol aldım bugün. Saat daha öğleden sonra dört civarı ama yaklaşık yüz elli kilometre yol yapmışım. Burada yemek yiyip oyalandıktan sonra Çandarlı’ya kadar bir yirmi kilometre daha yolumuz var. Yani dirseğim biraz sızlıyor ama onun dışında her şey yolunda sayılır…

    Bademli gerçekten çok güzel bir yer. Sessiz sakin, rengarenk köy kahveleri olan harika bir sahil köyü. Festivaller de ayrıca bir hava katmış sanki. Meydandaki pideci o anda ne kadar cazip görünüyor anlatamam. Hemen oturuyoruz. Cam, çerçeve olmamasına rağmen içerisi çok sıcak. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde kenarda duran uçak motoru büyüklüğündeki vantilatörü çalıştırınca biraz kendimize geliyoruz.

    Pideleri sipariş ettikten sonra hemen salatalar geliyor. Tabi ki yine mükemmel. Kuzey Ege gezimden en çok hatırlayacağım yemekler herhalde bu salatalar olacak. Tuvalet için kalkıp taşfırının yanından geçerken hiç de buralı gibi görünmeyen, Çorum’lu veya Çankırı’lı olduğuna yemin edebileceğim, ince bıyıklı yağız pide ustasına takılmadan edemiyorum; “En güzel serin yeri de sen kapmışsın, kim bilir nereden geldin buldun burayı!” diyerek. Karşılıklı gülüşüyoruz. Eminim onun da bir gurbet hikayesi var ama benim de mesanemde panik var. Sohbete kalamayıp ayak yolunu tutuyorum.

    Pideyi ne ara yedim, nasıl oldu da bitti hiç anlamıyorum. canım daha da istiyor ama önümde sahil boyu uzanan rampalar olduğu için bu pek de iyi bir fikir değil. Nitekim yola çıkınca ne kadar doğru bir iş yaptığımı anlıyorum. Denizköy’ün girişindeki ve Çandarlı’dan hemen önceki yokuşlar gerçekten de dünya standartlarında…

    Oflaya puflaya, terleye terleye saat yedi civarında Çandarlı’ya varıyorum. Yolun çoğu bitti. İki buçuk günde baya bir yol aldık. Bir aksilik olmazsa yarın akşam Alsancak’da Topçu’nun meşhur çöp şişlerini mideye indiririz diye düşünüyorum. Ama diğer yandan da hiç denize giremediğimizi düşününce canım sıkılıyor. Ekip de ben de canla başla çalıştık. Yani ufak da olsa bir tatil yapsak fena olmayacak. O yüzden hazır hava kararmamışken yola devam edip Aliağa’ya kadar varırsam, ertesi gün için sadece yarım günlük yolumuz kalacağını ve kalan yarım günde de Foça’da denize girebileceğimizi hesaplayınca devam etmeye karar veriyorum.

    Ekip Çandarlı’da kalıp kalacak yer ayarlarken, ben de Alaiağa’ya kadar olan otuz kilometrelik yolu tamamlamak için tekrar Karayel’e binip yola çıkıyorum. İlk on kilometre Doğu’ya doğru giderken baya bir rüzgar yiyorum. Zorluğu bir yana beni yavaşlattığı için karanlığa kalıyorum. Derken tekrar sıcak asfalta çıkıp Güney’e dönüyorum.

    Biraz dinlenmek ve su içmek için bir benzincide durunca yanıma otuzlu yaşlarında düzgün giyimli birisi yanaşıyor. Daha ne olduğunu anlayamadan; “Sen garibanın halinden anlarsın, bana yardım edersin.” babında bir şeyler söyleyince; “gariban” derken benden mi yoksa kendinden mi bahsettiğini, eğer kendisinden bahsediyorsa benim nasıl göründüğümü merak ediyorum. Yani benzinci lüks arabalar ile doluyken, beni seçmiş olması biraz garibime gidiyor. “Hayırdır?” diye sorunca anlatmaya başlıyor; İzmir’de berbermiş, iki tane manita düşürüp gezmeye çıkarmış, ama buraya gelince mazotu bitmiş, bir yirmi liraya ihtiyacı varmış…”. Ne cevap vereceğimi düşünürken atılıp; “Abi söz İzmir’e gelirsen sana bedava saç tıraşı yaparım.” diyor. Muzırca kaskımı çıkarıp; Bunu mu traş edeceksin?” diyerek kel kafamı gösterince karşılıklı gülüşüyoruz… “Oğlum benzin alacak paran yoksa kızlara ne ısmarlıyorsun?” diye sorunca, “Abi sorma, bütün para onlara gitti zaten!” deyince içimden kıs kıs gülüyorum. Erkek olmak da zor… Yirmi lirayı verip, telefonunu alıyorum. Adı Murat’mış. “Sana söz, İzmir’e bir geldiğimde seni ziyaret edeceğim, sırf bu hikayenin sonunu dinlemek için.” deyince; “Abi muhakkak bekliyorum. Allah senden razı olsun.” diyerek uzaklaşıyor. Ne diyeyim, bunca yürekli ve sevgiye muhtaç gencimizin olduğu ülkemde sıkılmak pek mümkün değil sanki…

    Ve saat sekiz buçuk civarında körfezde ışıl ışıl yanan Aliağa’ya varıyorum. Tahmini varış saatimi haber verdiğim Murat da benden iki dakika sonra araba ile geliyor. Karayel’i arabaya yükleyip Çandarlı’ya dönüyoruz.

    Hem yaralıyım, hem de yorgun. O yüzden şımarıklık edip kendime güzel bir yemek ısmarlıyorum. Üstüne meyve. Üstüne de dondurma… Oh, benden iyisi yoktur herhalde. Hadi şimdi doğru yatağa…

    4.GÜN / ALİAĞA-ALSANCAK / 112 km yol - 1.000 mt irtifa

    Bu gün turla karışık keyif günü. Dün yaptığım ekstra sürüş sayesinde kendimize zaman kazandırdığımız için bugün ağırdan alıyoruz. Zaten pek bir yolumuz da kalmadı, o yüzden nispeten geç kalktık. Çandarlı sahilde güzel bir çekim yaptık. Sonra da arabaya binip Aliağa’ya gidiyoruz.

    Burası gerçekten de beklediğimizden çok büyük bir ilçe. Hemen anlaşılıyor ki buradaki petrol rafinerisi gündelik hayatı yönlendiren temel varlık. O küçük turistik beldelerden sonra birdenbire bir sanayi kentinin içine düşüvermek biraz şok etkisi yaratıyor. Ama burası diğer sanayi bölgelerine kıyasla nispeten temiz ve düzenli. Özellikle sahilindeki park düzenlemesi çok hoş.

    Biraz bakındıktan sonra yan yana duran bir çay ocağı ile pastanenin önüne parkedip, hamur ziyafetine başlıyoruz. Çayla hamur-işi bana hep Leyla ile Mecnun’u, Ferhat ile Şirin’i veya Romeo ile Jülyet’i hatırlatıyor. Ne kadar da yakışıyorlar birbirlerine…

    Saat dokuza doğru artık yola çıkıyorum. Yani önceki günlere göre daha çok uyudum, dinlendim ve yolum daha kısa olduğu için geniş geniş hareket edebiliyorum. Ama içten içe biliyorum ki bugün hiç de kolay olmayacak. Çünkü daha önceki tecrübelerimle sabit, en zor gün genelde en son gün oluyor. Her ne kadar bu turlar bir fiziki mücadele gibi görünse de aslında bir zihin oyunu. Konsantrasyonun en azladığı zaman da son gün oluyor ve hele ki yol da kısa ise bir türlü geçmek bilmiyor. bakalım bu gün nasıl olacak…

    Aliağa’nın hemen çıkışında yol tek kelimeyle berbat. Sanayi bölgesi olduğu için hem inanılmaz bir kamyon trafiği var, hem de o kamyonlar yüzünden yollar mahvolmuş. Rafineri, liman ve sanayii bölgesinden çıkana kadar baya bir cebelleşiyorum ama bu sırada “çevreci bisiklet” ile “sanayi” ortamının kontrastında çok güzel çekimler yapıyoruz.

    Yenifoça’ya varmamla birlikte manzara da değişiyor. Yeniden o Ege kıyıları görüntüsüne kavuşuyoruz. Yenifoça’dan sonra Foça’ya gidebileceğim iki yol var; biri içeriden, diğeri de deniz kıyısından. Zor olduğunu tahmin etmeme rağmen sahil yolunu tercih ediyorum; “Her zaman tura çıkmıyoruz ya!”…

    Tam da tahmin ettiğim gibi oluyor. Rampalar gerçekten zorlu. Üstelik tam da öğlen vakti ve gölgesine sığınılacak pek fazla ağaç yok. Ama ne gelen var ne giden, ve manzaralar da gerçekten muhteşem. Yine durup durup fotoğraf çekmekten bir türlü yol alamıyorum.

    Epey mücadeleden sonra son rampayı da aşıp Foça’ya doğru inişe geçiyorum. Bizimkiler de benden önce gelmiş kavşakta beni bekliyorlar. Arabayı park edip, eski taş evlerin arasından kasabanın merkezine doğru yürümeye başlıyoruz. Sokaklar ve evler o kadar güzel ki, Murat kendisini tutamayıp kiralık ilanı olan bir yer için emlakçıyla görüşüyor. Tabi fiyatları duyunca da…

    Okullar açılmış olmasına rağmen her yer oldukça kalabalık. Peki tatilde nasıl oluyor acaba diye düşünmeden edemiyorum. Bir zamanlar İzmir’li bir arkadaşım anlatmıştı; “İzmirlilerin tatil yeri Seferihisar, Urla ve Foça’dır.” demişti. Zenginleri Urla’ya, Güneydekiler Seferihisar’a, Kuzeydekiler de Foça’ya giderler demişti. Şimdi ne demek istediğini daha iyi anlıyorum. İstanbul’un Şile’sini andırır tarzda, hem tatil yeri hem de büyükşehir havasında bir yer Foça. Ama bu durumu güzelliğinden bir şey kaybettirmiyor…

    Merkezde yan yana dizilmiş balık lokantalarını görünce kahvaltıdan vazgeçip, balık yemeye karar veriyoruz. Zaten vakit de epey ilerledi.

    Ne kadar da doğru karar vermişiz. Tavada kızarmış mezgit paneler de, yanında gelen patates kızartması da nefis. Ve tabi ki salatayı da unutmamak lazım. Yine midelerimiz bayram ediyor…

    Yemeğin üstüne bir de dondurma. Onu üstüne bir de denize giriyorum. Ve artık iyice azalmış olan konsantrasyonumu tamamen kaybediyorum. Önümdeki son elli kilometre çok zor geçecek, bundan adım gibi eminim.

    Kendimi zorlayarak yola çıkmam bir saati buluyor. Bikemap’ten kontrol ettim, Foça’nın çıkışında iyi bir rampa beni bekliyor. Sanırım en zoru bu olacak. Ama yapacak bir şey yok. Kendimi zorlaya zorlaya tırmanmaya başlıyorum. Maalesef yaprak da oynamıyor. Bir metre, bir metre daha, bir metre daha derken rampa giderek erimeye başlıyor. Zaten en zoru her zaman en başı. Yolun üçte birini aldığın zaman kalan üçte ikisi kendiliğinden geçiyor. Ve yine böyle oluyor. Epey sürüyor ama sonunda tepeye ulaşıyorum. Önümde göz alabildiğine bir ova, ilerisinde de Menemen ilçesi uzanıyor.

    Tepedeki bir Çınar ağacının gölgesinde su molası verdikten sonra kendimi aşağıya doğru bırakıveriyorum. Bundan sonrası artık formalite sayılır. İniş gerçekten de harika oluyor. Terden sırılsıklam olmuş tişörtüme çarpan rüzgarla kendimi birdenbire çölden sonra kuzey kutbuna gelmiş gibi hissediyorum. Hiç bitmesin istiyorum, ama yağma yok tabi ki her güzel şey gibi bu da bitiyor.

    Üstelik “Bundan sonrası artık formalite sayılır.” derken hesaba katmadığım bir gerçeği, uzun süre doğuya doğru yol alacağım gerçeğini hatırlatmak istercesine, aşağı iner inmez güçlü bir kafa rüzgarı ile karşılanıyorum.

    Yol dümdüz ama bir türlü gidemiyorum. Üstüne üstlük iki şeritli yol çok dar ve kalabalık. Bütün keyfim kaçıyor. Çareyi kendi kendime şarkı söylemekte buluyorum. Hatta iyice sıyırıp kendi kendime konuşmaya başlıyorum. Rüzgar bir yandan, trafik bir yandan, üstelik yavaştan şehir hayatı emareleri de belirmeye başladı. Yani bu yol başka türlü bitecek gibi değil…

    Tam kendimle halvet olmuşken bir kavşakta yine bir Dut Suyu İstasyonu görünce, geçen seferkinden tadı damağımda kaldığı için hemen duruyorum.
    “Selam Aleyküm.”
    “Aleyküm Selam.”
    İlk bardağın ardından klasik muhabbet başlıyor; “Nereden gelirsin, nereye gidersin, bisikletle mi, hadi canım, vs, vs…”
    Kemal amca altmış bir yaşında. O da benim gibi yerinde duramayanlardan. Yakınlarda bir köyden. Emekli olunca evde sıkılmış, gelip bu tezgahı kurmuş. “Nasıl sizin oralarda geçim.” diyorum. “Nasıl olacak, çalışan geçiniyor, çalışmayan da ağlıyor.” diyor. Gülümsüyorum. “Bütün gün kahvede oturuyorlar. Ne yaparsın bütün gün kahvede oturursan?” deyip iri iri açtığı gözleriyle bana bakınca; “Dedikodu” diye cevaplıyorum. “Hay ağzına sağlık.” deyince karşılıklı gülüşüyoruz. Sohbet de iyi dut suyu da, iki bardak daha içiyor, hızımı alamayıp mataralarımdan birisini de dut suyu ile dolduruyorum. Ardından Kemal amcam beni Allah’a emanet ederek uğurluyor.

    Çiğli’ye vardım, artık resmen İzmir’de sayılırız. Şehir merkezine giden anayolun kenarında epeyce uzun bir bisiklet yolu var ama kullanılmadığından olsa gerek bütün yolu dikenler kaplamış, yazık…

    Bir müddet daha trafiğin içinde devam ettikten sonra ilk fırsatta Karşıyaka’ya doğru ara sokaklara dalıp, kendimi sahilden Alsancak’a kadar giden bisiklet yoluna zor atıyorum. Burası da çok rüzgarlı. Denizde dalgalar neredeyse adam boyu ve köpük köpük sahili dövüyorlar. Ama olsun, trafikte sürmekten bin kat daha iyi…

    Son kilometreler de yavaş yavaş eriyor ve sonunda akşam saat beş gibi Alsancak’a varıyorum.

    Biraz yoruldum ama tur tahmin ettiğimizden daha kısa sürdü. O yüzden ertesi günü de Murat’ın Gerence’deki yazlığında geçirmeye karar verip doğruca gezinin başından beri hayallerimi süslemekte olan “Topçu” lokantasına yollanıyoruz.

    Yine hayatımın en güzel anlarından birisini daha yaşıyorum. Budur. Yorgun ama mutluyum. Az sonra da Topçu’nun çöp şişlerini mideye indirmek için sabırsızlanıyorum… Ve tabi ki yine her turun sonunda olduğu gibi “Bitmiş” olmasının verdiği bir hüzün var. Ama bu işte böyle bir oyun. Aslında hayat böyle bir oyun: ne çaba olmadan mutluluk oluyor, ne de ne kadar çabalarsan çabala mutluluğun sonsuza dek sürüyor. Çok şükür ki kendimi harekete geçirip; “Hadi” diyebildiğim sürece ona ulaşmamak için bir sebep yok…

    Evet, bu tur biraz değişik oldu. Araba olduğu için biraz lüksüm vardı. Belki ufak tefek şeylerdi ama böyle kendini sınırına kadar zorladığın yolculuklarda epey fark yaratıyor. Fakat tabi ki bunun karşılığında turlarımın en özel yanlarından birisi olan “Yalnızlığını Yaşamak” konusunda biraz ödün vermek zorunda kaldım. Ama bu sayede güzel çekimler yaptık. Belki ileride bu fotoğraf ve videolar başkalarını da harekete geçirir.

    Ve kendimiz de bir kez daha “Hem gezerim, Hem çekerim.” olayının nasıl bir palavra olduğunu birinci elden tecrübe ettik. Şurası kesin ki; eğer gerçekten iyi bir sonuç elde etmek istiyorsan, neye niyet ediyorsan o işe yoğunlaşıp o işin gereklerini yapmak lazım: gezeceksen yalnızca gezeceksin, çekeceksen yalnızca çekeceksin, ikisi bir arada olunca tatmin edici sonuçlar elde etmek çok zor… Hele ki bu çekim işi profesyonel seviyede yapılacaksa ekip ve ekipman olmadan dünya standartlarında iş çıkartmak biraz hayalperestlikten başka bir şey değil.

    Her neyse, uzun lafın kısası; yine normal hayatta dört yılda yaşayabileceğim tüm duyguları dört günde yaşadım.. Ve yine, acısıyla tatlısıyla asla unutamayacağım, beni geliştiren, düşüncelerimi dönüştüren, hayatla aramdaki bağları daha da sıkılaştıran bir gezi oldu.

    Sırada ne mi var ?

    E o da sürpriz olsun bakalım. Kalın sağlıcakla :)

    Kartal Kendirci
    İstanbul, Eylül 2019.

    Stacks Image 2233