menu
  • My Page

    Bisikletle İstanbul'dan Ankara'ya

    İki Teker Üzerinden Minik Bir Modern Hayat Eleştirisi

    Learn More
    My Image

    Sanki bir tane bu dünyaya ait ve beni yere doğru çeken, bir tane de tanrının yanından gelen ve beni göğe götürmeye uğraşan iki tane “benliğim” var… Yerdeki “Hayır boşuna uğraşma yapamazsın, haddini bil ki mutlu olabilesin” derken, gökteki sürekli; “Hayır yapabilirsin, kalk ve uğraş, başarmanın ilk kuralı cesaret etmektir.” deyip duruyor. Ve ben yerdekini her dinlediğimde konforlu ama mutsuz bir hayat sürüyorken, yukarıdakini her dinlediğimde canım çıkıyor ama sonuçta kendimi tanrının yanına varmış gibi hissediyorum.


    Evet… Günlerdir haftalık hava tahminleriyle yaşadığım cebelleşmenin ardından, sonunda dört günlük bir aralık buldum. Her iki rotada da hem yağış, hem de soğuk vardı. Şimdi kuzey rotası yağışlı, güney rotası ise soğuk veriyor. Kısa bir kararsızlıktan sonra güney rotasını, yani soğuğu seçiyorum. Öyle büyük bir sebebi yok aslında bu seçimin. Zaten mevsim kış ve sürüş aralığı bulmak zor, bir de yeni lastiklerimi ıslak zeminde test ederken bu geziyi riske etmek istemiyorum, hepsi bu.

    Her ne kadar kulağa eğlenceli gelse de, oldukça karmaşık bir iş “uzun mesafe bisiklet” binişi yapmak. Hayli detaylı bir hazırlanma dönemi gerektiriyor. Özellikle de vaktiniz kısıtlıysa ve mevsimden dolayı kısalan sürüş saatleri yüzünden bu vakti sonuna kadar değerlendirmeniz gerekiyorsa.

    Neredeyse gecenin en uzun olduğu zamanlardayız. Gün sekizden sonra ağarıp, beşten hemen sonra kararıyor. Üstelik ağardıktan sonra ve batmadan önce bir iki saat hava yeterince ısınmıyor. Kısacası kaliteli sürüş saatleri günlük dört beş saat ile sınırlı. Bu da aslında yaz aylarının neredeyse yarısı kadar bir sürüş imkanı veriyor.

    “İyi de deli mi öptü ki, kara kışta bu yolculuğa çıkıyorsun” dediğinizi duyar gibi oluyorum, ama inanın bunun da makul sebepleri var… Başta da söylediğim gibi aslında her şey büyük ve detaylı bir planın parçası. Bu kış kıyamette bisikletle İstanbul’dan Ankara’ya gitmeye kalkışıyorum çünkü Mart ayında beş bin kilometrelik Trans-Avustralya bisiklet geçişini yapacağım ve o güne kadar performansımı giderek arttırmak için sürekli turlar yapmam gerekiyor ve antrenmanlar için havaların düzelmesini beklemek gibi bir şansım yok.

    Çocukluktan beri hayalimdi Avustralya’nın kızıl çöllerini geçmek ama aslında o tur da daha büyük bir planın, dünyanın çevresini bisikletle dolaşmanın bir parçası, hatta ilk ayağı olacak. Bu sefer de; “İyi ama neden ta dünyanın öbür ucundan başlıyorsun ?” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Onun cevabı da şöyle: Orta yaşımı geçtiğim ve fiziksel kuvvetim giderek azaldığı için en zorlu etabı en başta yapıp, kolay olanları sona bırakmak gibi stratejik bir karar vermem gerekti.

    Demiştim ya ancak bulaştığınızda anlıyorsunuz bu “uzun mesafe bisiklet” sporunun aslında nasıl karmaşık bir iş olduğunu. Ama bu aşk gibi bir şey olduğundan, çoktan iş işten geçmiş oluyor…

    Her neyse… Zaten yazıyı okudukça bunun nasıl bir tutku olduğunu, neden böylesine zorlu bir şeyle böylesine şevkle uğraştığımı anlamaya başlayacağınıza eminim. Umarım size de bulaşır. Ama umarım bulaştırdığım için ileride bana lanet okumazsınız!

    Evet.. Tekrar turumuza dönelim. Aslında İstanbul deniz seviyesindeyken, yüksekliği 850 metre olan Ankara’dan başlamak daha mantıklı olurdu. Sonuçta yokuş aşağı gitmek gibisi yok. Ama maalesef hava durumu buna izin vermiyor. İstanbul’dan başlarsam ve her şey yolunda giderse, arkamdan beni takip edecek olan yağmurla ıslanmadan Ankara’ya varmam için bir şansım var ama o da kesin değil. O yüzden çabucak kararımı verip, toplanıp, yola çıkmam gerekiyor.

    Ve bu sporun gerektirdiği en önemli meziyetlerden birini kullanıp, müspet-menfi anında kararımı veriyorum; bir sonraki sabah şafakla birlikte yola çıkacağım…

    My Image

    Hazırlanmak için sadece bir günüm var. Vaktimi çok iyi değerlendirmem gerekiyor. İlk iş bu sporun en önemli isimlerinden Gürsel abiye (Akay) uğrayıp planımdan bahsediyor, akıl istiyorum. Kendisi ayak başparmağından saçlarına kadar tecrübe olduğu için; yollar, kıyafet, lastik seçimi, yedeklenecek malzeme vesaire aklıma takılan ne varsa soruyorum.

    Oradan çıkıp bisikletimi, yani “Karayel”i bakıma götürüyorum. Biraz ondan da bahsetmem lazım. Kendisi artık benim vücudumun bir uzantısı gibi. Uzun yollar boyunca birbirimize yarenlik etmekten etle tırnak gibi olduk. Bazen o beni taşıyor, bazen de ben onu… Geceleri uyurken yanımda olmazsa rahat edemediğimden, her konaklama tesisinde ilk şartım Karayel’i odama koyabilmek oluyor. Kabul görmezse başka bir yere gidiyorum. Belki acayip gelecek ama yolculuk sırasında ondan uzaklaştığım anlarda kendimi çıplak gibi hissediyorum…

    Bike&Outdoor’da Karayel’in bakımını yapan küçük dev adam Abbas da, bu işe gönül vermiş herkes gibi ayrı bir dünya. Bakım yapılırken ben de eksik malzemeleri tamamlıyorum. Aklımda, yanıma alacağım şeylerin listesi fır dönüyor… En zoru ise bu listeyi mümkün olduğunca kısaltmak. Çünkü uzun yol boyunca fazladan taşıyacağım 50 gr bile çok büyük yük haline geliyor. Bu yüzden mümkün olduğunca seçici davranıp, gerçekten işe yaramayacak hiçbir şeyi yük etmemek lazım. Aslında bu durum biraz da yolculuğun cazibesini arttıran şey. O birkaç gün boyunca mecburen o kadar mütevazı bir hayat sürmeye başlıyorsunuz ki… Ne giyeceğinizi düşünmek zorunda kalmadığınızda bunun aslında ne büyük bir özgürlük olduğunu, her gün “acaba bu gün ne giysem ?” diye kederlenmenin zamanla ne büyük bir yük haline geldiğini fark ediveriyorsunuz.

    Sırada yolculuk için aldığım yeni lastiklerin takılması var. Bu esnada gitmeye bayıldığım mağazalardan Decathlon’un bisiklet bölümünde Mert ile tanışıyorum. Daha ilk görüşte güçlü bakışlarından, akıcı hareketlerinden ve kendinden emin konuşmasından, sıkı bir bisikletçi ile tanıştığıma eminim. Laf lafı açıyor, oradan buradan derken bir de bakıyoruz ki iki lastik de hazır. Tekrar görüşmek üzere Mert ile sözleşip, mağazadan ayrılıyorum.

    Kısa hazırlık günü çabucak geçiyor ve akşamla birlikte telaş yerini tatlı bir gerginlik ve heyecana bırakıyor. Bir yanda nelerle karşılaşacağını bilememenin verdiği gerginlik, diğer tarafta ise kısa bir süreliğine de olsa gündelik hayatın tekdüzeliğinden kurtulacak olmanın yarattığı heyecan ve canlılık hissi. Ve tabi ki en iyi uyumanız gereken gecede bir türlü uyku tutmuyor. Yarım yamalak bir uykunun ardından, vaktin gelmiş olmasına şükrederek uyanıyorum. Akşamdan hazırladığım malzemeleri tek tek kontrol edip çantalara doldurduktan sonra, artık harekete geçiyor olmanın verdiği sevinçle kapıyı açıp yola koyuluyorum.

    My Image
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Etraf hala zifiri karanlık. Birkaç taksi ve uykulu insan dışında ortalıkta hiç hareket yok. Hava soğuk ama üşütmek yerine daha çok canlandırıyor. İstem dışı gülümserken, derin bir nefes alıp ilk pedala basıyorum. Pendik’e kadar olan 20 km’lik yol çabucak geçiveriyor.

    Bekleme odasına girmemle birlikte, feribot bekleyen uykulu yüzler aniden bana dönüyor. Sıradan olmayan bir şeyler görüyor olmanın verdiği merak ve ilgiyle süzüyorlar beni. Derken feribot yanaşıyor ve biniyoruz. Karayel’i güvertede bırakıp, kantine çıkıyorum. Gün boyunca belki de rahat rahat bir şeyler yiyip içmek için tek şansım bu olacağı için iyi değerlendirmem gerek. Çay ve simitleri hızlıca mideye indirip, rehaveti de fırsat bilerek bir köşede uyumaya çalışıyorum.

    Bir saat geçmeden Yalova’dayız. Yol boyunca epey uyudum. Kısa ama, geceki bölük pörçük uykudan sonra dinlendiriciydi. Hemen camdan aşağıdaki Karayel’i kontrol ediyorum. Biliyorum aptalca, denizin ortasında bir yere kaçacak hali yok ama, sanırım onsuz bütün plan suya düşeceğinden, insan bir miktar paranoyaklaşıyor.

    Güverteye inip Karayel’i ve kendimi hazırlıyor, seleye oturup hareket pozisyonunda karaya çıkmayı bekliyorum. Ve evet, kapak açılıyor, herkes bir koşu feribottan çıkmaya başlarken, ben de ilk pedalıma basıyorum. Yaşasın, tekrar yollardayız…

    Hava aydınlandı ama soğuk sürüyor. Birkaç dakika pedalladıktan sonra hem ısınıyor, hem de karayoluna çıkıyoruz. Artık şehrin tantanasını ve gündelik hayatın tekdüze klişelerini arkamıza alıp, bilinmeyene doğru hareket etme zamanı…

    Yola koyulup, rutin pedallama ritüeline başlar başlamaz içimi bir ferahlık sarıyor. Sert düşüncelerim yumuşayıp kendiliğinden akar hale gelirken, mevzu ister istemez ben bunu niye yapıyorum meselesine geliyor. Kendi kendime şuna yakın bir monolog yaşıyorum;

    - “Spor için desem değil, onu salonda da yapabilirim. Gezmek için desem o da değil, arabayla da gezebilirim. Oyun desem o hiç değil, böyle saatlerce tek başına kalmak yerine arkadaşlarımla bir şeyler yapıp daha çok eğlenebilirim.”

    - “Bu daha çok Yunus’un kendini yollara vurması gibi bir şey.”

    - “Epik ve ruhani…

    - “İbadet gibi...“

    - “Rutin bir şekilde pedalı çevirirken sarhoş olup uçtuğun, her sesi duyup, her kokuyu alırken doğanın döngüsüne uyumlanıp bütünleştiğin, kendi derinliklerinde kaybolduktan sonra giderek yükselip yukarıdakine yaklaştığın bir şey…”


    - “Bu dünyadan buharlaşıp başka bir aleme geçtiğin, her şeyin tek başına anlamını kaybedip ardından topyekun olarak bir anlam kazanmasına şahit olduğun bir şey sanki...“

    Bu düşünceler içinde yarı uçmuşken, dikleşen eğimle birlikte kendime geliyorum. Önceki gün bilgisayar başında bütün yolu etüd ettiğim için, önümdeki uzun rampanın farkındayım. Birkaç kilometre içinde 400 mt yüksekliğe çıkabilmek için konsantre olmam gerekiyor ve oluyorum…

    Genelde insanlar rampaların daha zorlayıcı olduğunu düşünür ama bence asıl zorlayıcı olan düz yollar. Özellikle düz yolların ne kadar zorlayıcı olabileceği konusuna ilerleyen satırlarda değineceğim ama şimdilik biraz daha rampalardan bahsetmek istiyorum.

    Rampalarda kendinle bir mücadeleye girişiyorsun. Aslında tüm bu yolculuk kendinle giriştiğin bir mücadele ve bunu en sağlam hissettiğin yerler de rampalar. Sanki bir tane bu dünyaya ait ve beni yere doğru çeken, bir tane de tanrının yanından gelen ve beni göğe götürmeye uğraşan iki “benliğim” var… Yerdeki “Hayır boşuna uğraşma yapamazsın, haddini bil ki mutlu olabilesin” derken, gökteki sürekli; “Hayır yapabilirsin, kalk ve uğraş, başarmanın ilk kuralı cesaret etmektir.” deyip duruyor. Ve ben yerdekini her dinlediğimde konforlu ama mutsuz bir hayat sürüyorken, yukarıdakini her dinlediğimde canım çıkıyor ama sonuçta kendimi Tanrı’nın yanına varmış gibi hissediyorum. Aynen kan ter içinde rampanın tepesine çıktıktan sonra bir yudum suyun bana verdiği serinliği, veya yokuş aşağı kendimi bıraktığımda hissettiğim coşkuyu kelimelerle ifade edemeyeceğim gibi, bu duyguyu tarif etmek de kesinlikle imkansız…

    Ve işte ben yine bu iştahla rampaya doğru girişiveriyorum. Bacaklarım makine misali çalışıp dakikalar birbirini kovalarken hafiften uçuşa geçmeye başlıyorum. Zaman ve mekan anlamını yitiriyor. Etraf her zamanki kimliğini yavaş yavaş kaybedip yerini daha buğulu bir ortama, kendiliğinden akan bir dansa bırakıyor ve ben de o dansın bir parçası oluveriyorum. Artık ne bacaklarıma emirler vermem gerekiyor, ne de kollarımı yönetmem. Her şey sanki çok önceden yazılmış bir oyunun sahnelenmesi misali kendiliğinden olurken ben de o nehirle birlikte akıveriyorum…

    Rampanın bitişiyle birlikte tekrar dünyaya dönüp, yol kenarında ufak bir mola veriyorum. Uzun zamandır böyle iyi hissetmemiştim. Birkaç yudum su içerken bir yandan da manzaranın tadını çıkarıyorum. Tepedeyken her şey ne kadar da farklı görünüyor. “Şehirlerde üç aşağı beş yukarı hep aynı yüksekliklerde yaşamak zorunda kalmak aslında bakış açımızı ne kadar tekdüze hale getiriyor” diye düşünmekten kendimi alamıyor, “Göz alabildiğine bakamadığımız için, fikirlerimiz de küçülüyor olabilir mi acaba ?” diye endişeleniyorum… Derken bu düşüncelerle keyfimi kaçırdığım için hayıflanıyor, yokuş aşağı sürüşün tadını çıkarmak için hemen tekrar yola koyuluyorum.

    Şimdi İstanbul ile aramızda bir de dağ var, o yüzden iyice bir rahatlayıp dikkatimi ardıma değil önüme çevirmek için kendi kendime söz veriyorum. Bundan sonra her anın tadını çıkartmamak çok büyük ayıp olacak…

    Hafiflik ve özgürlük… Bu duyguyu ifade etmek için aklıma gelen ilk kelimeler bunlar. Az önce rampayı çıkarken yaptığım yatırımın karşılığını fazlasıyla alırken, uçarcasına akıveriyorum İznik Gölü’nün parıldayan sularına doğru…

    İçimde ilk ciddi yokuşu tırmanmış olmanın rahatlığı, önümde ise pırıl pırıl parlayan bir göl. Keyfime diyecek yok doğrusu. İster istemez çocukluğumda kaydıraktan kayışlarım geliyor aklıma yokuştan aşağı süzülürken. Birkaç kilometrelik sürüşün ardından anayoldan çıkıp göl kenarına iniyorum. Martılar ve benden başka kimsecikler yok. Derin derin nefes alıp gölün kendine has kokusunu içime çekerken, bir yandan da martıların neşe dolu çığlıklarını dinliyorum. Ve bir kez daha hayret ediyorum gölün bu kadar düz olmasına. O dümdüz yüzeyinin üzerinde hayatın başka bir temsili yaşanırken, altında da kim bilir neler oluyor. Yaşam nasıl da dopdolu ve her yerde aslında…

    İşte yine oldu. Gündelik tasalar, parazit düşünceler uçup giderek yerlerini büyük gizemler hakkında kafa yormaya bıraktılar. Belki de korunma amaçlı olarak ve bilinçdışı bir şekilde kendimizi içine hapsettiğimiz gündelik yaşamın hayhuyunda gizlemeye çalıştığımız bütün o basit sorular teker teker gün yüzüne çıkmaya başlıyor; kimiz biz, neden varız, bütün bunların anlamı ne…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Bu sorularla meşgul bir halde göl kenarında pedallıyorum. Solumda ipeksi görünüşüyle ışıl ışıl göl, sağımda zümrüt yeşilinin içine dağılmış sonbahar renkleri, önümde ise çıkıp çıkıp indiğim minicik rampalar. Bıraksalar bu şekilde sonsuza kadar gidebileceğimi düşünürken, artık gölü bırakıp dağlara döneceğim Sölöz’e geliyorum.

    Kendi halinde minik bir yerleşim yeri Sölöz. Yazın da gelmiştim ve oldukça hareketli sayfiye kasabalarını andırıyordu ama bu mevsimde kendi içine kapanmış. Kasaba sakinleri dışında ortalıkta pek kimse yok. Onlar da gündelik rutinlerinin peşine takılmış, ağır çekim dolaşıyorlar ortalıkta.

    Vakit öğlen oldu ve ilk niyetim burada yemek molası vermekti. Gerçi burada yiyecek bir şeyler bulabilir miyim diye kaygılanıyordum ama açık bir Lahmacun Salonu bile buldum. Fakat yine de elim bir türlü frenleri sıkmaya varmıyor. Sürüşten dolayı kendimi o kadar iyi hissediyorum ve dağ yoluna dönmek için o kadar sabırsızlanıyorum ki…

    Karnım çok acıktı ama lokantada tıka basa yiyip, hazmetmek de dahil en azından iki saati burada heba etmek hiç de cazip gelmiyor. Onun yerine ani bir karar verip, köy bakkalında kısa bir mola ile geçiştiriyorum öğlen arasını. Çantamdaki tahıl barlardan iki tanesini neredeyse birer lokmada yutuveriyorum. Sanki içimde bir elektrik süpürgesi var da ağzıma ne koyarsam hop içeri çekiveriyor. Üstüne bakkaldan aldığım iki şişe maden suyu hem midemi şenlendiriyor, hem de kabarcıklarını neredeyse beynimde hissediyorum. Budur...

    Issız dağ yolunun güzelliğini tarif etmek imkansız. O yüzden durup fotoğraf çekmekten bisiklet süremez haldeyim. Nerdeyse her elli metrede bir, ağzım hayranlıkla bir karış açılmış durmak zorunda kalıyorum. Renkler, renkler… Doğa burada renkler konusunda o kadar cömert ki. Etrafta kimsecikler yok ve çıt çıkmıyor. Öyle ki seken kuşların ayak sesleri bile sanki konser salonundaymışçasına net geliyor.

    Kendimi zorlayıp Karayel’e biniyor, ve tekrar pedallamaya başlıyorum. Pedal döndükçe dönüyor ve ben yine düşüncelere dalıyorum.

    Pedal dönüyor, güneş dönüyor, dünya dönüyor, mevsimler dönüyor. Evrenimizde neredeyse her şey dönmek üzerine kurulmuş. Sonsuzluk bile bir döngü aslında, aynı dairenin üzerindeki başlangıç ile bitiş noktasının aslında aynı olması gibi, dönüp dolaşıp son yerine hep başa gelmek gibi… İşte sanırım bu kurguyu kendi minik hayat ölçeğimize uyarladığı için, pedallarken aynı dönme duygusunu yaşattığı için ve hayatın döngüleriyle bizi kaynaştırdığı için bisiklet sürmek böylesine bir kapı oluveriyor bahsettiğim o diğer aleme açılan...

    Uçtu uçtu Kartal uçtu… Harika… Başım dumanlı, sürüveriyorum bisikletimi sonbaharın muhteşem renklerinin arasında. Ne kadar gittik bilmiyorum ama artık yokuş bitti ve dağların tepesindeki bir platoda dümdüz bir yolda akıveriyoruz Karayel ile birlikte…

    Derken bu rüya da sona eriyor ve önümüzü kesen bölünmüş karayolu beliriveriyor, üzerinde vızır vızır işleyen araçların gürültüsüyle. İşte o vızır vızır işleyen araçların gürültüsü bende anında bir çağrışım yapıyor. Çevremdekilere ne zaman bisikletle uzun yol yapacağımı söylesem, genellikle şöyle bir tepki alıyorum; “Aaa harika… Ama motosikletle yapsan daha iyi değil mi, hem yorulmazdın!”. E doğruluk payı yok değil aslında ama yine de yapmak istediğim şeyin ruhunun pek kavranamadığına güzel bir örnek. O yüzden bu konuyu biraz açmak ve konfor nimet midir yoksa külfet midir biraz dertleşmek istiyorum.

    Öncelikle motosikleti denememi söyleyenlere verdiğim cevap şöyle bir şey oluyor; “Daha önce motosikletim vardı ve bu hiç de aynı şey değil. Çünkü motorun gürültüsü, rüzgarın dayağı ve özellikle ne bir şey duyabildiğin ne de bir koku alabildiğin, üstüne üstlük görüşünü de kısıtlayan kask sebebiyle yolu yaşaman imkansız. O yüzden motosiklette veya herhangi başka bir motorlu araçta, yoldan izole olup, çevre ile tam olarak bütünleşemediğin için; yolu yaşamaktan ziyade varılacak noktaya bir an önce ulaşmak daha önemli hale geliyor. O zaman tavsiyem Yüksek Hızlı Tren olacak; çünkü bence o sınıftaki en rahat ve manzaralı taşıma aracı o. Tam bir konfor abidesi; manzarayı izlerken yiyip içebilir, sıkılırsan kalkıp dolaşabilirsin, mükemmel değil mi?! Hatta bunun bir sonraki aşaması daha güzel, onun adı da televizyon; evinde oturduğun yerden bütün dünyayı dolaşabilir, üstelik bu sırada ne istersen yiyebilir, telefonunla internette gezebilir, hatta uyuklayıp şekerleme bile yapabilirsin…

    Şaka bir yana; konsantrasyon motorlu bir araçla bir noktadan diğer bir noktaya gitmek olunca; “Artık varsak da dinlensek, bir şeyler yiyip içsek” vesaire diye düşünürken, bisiklet seni tam anlamıyla yolda yaşananlara odakladığı için “Mola bitse de yola çıksak” diye sabırsızlanıyor, “Sabah olsa da yine binsek” diye uykularından oluyorsun.

    Motorlu araçlar geleceğe ulaşmak için kullandığın bir araçken, bisiklet seni yaşamakta olduğun ana odaklayıp, şimdiki anı bütün kasların, hücrelerin, açlığın, susuzluğun, yorgunluğun vs. ile yaşamanın belki de en eğlenceli yollarından biri oluyor...

    E peki elektrikli bisiklet de olamaz mı diye şansını zorlayabilirsin belki ama bu sefer de kasların ve vücudunla hayata katılmadığın için sadece seyirci oluyorsun ve asıl ödül olan o canlılık duygusu yine eksik kalıyor. Üzgünüm ama sanırım o canlılık ve hayata katılma hissini yaşayabilmek için illa ki o konfor alanından çıkmak gerekiyor…

    Komik bir şekilde; kendilerinin küçükken sokakta oynadığı ile övünüp, çocuklarının ise aynı oyunları ancak bilgisayarda oynayabildiğinden o mutluluğu asla yaşayamayacağını anlatan insanlar, benden bisikleti bırakıp, aynı yolculuğu motosikletle yapmamı bekliyorlar…

    Takılmak için “Ama o biraz şişme kadınla veya bilgisayarda seks yapmaya benzemiyor mu?!” deyince de aval aval yüzüme bakıyorlar…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Bu düşünceler içerisinde bölünmüş karayolunu geçip, karşıdaki köy yolundan devam ediyorum. Sessiz, sakin kıvrıla kıvrıla giden minik bir yol. Öyle mütevazı ki içimi bir sıcaklık kaplıyor. Derken her turda olan ve benim çok hoşuma giden bir şey oluyor; yolumu kaybediyorum. Harika!

    Bir köyden geçiyorum, derken bir başkasından. Bir üçüncüsünden geçiyorum ki sanki kaybolmanın o kadar da harika olmadığını bana hatırlatmak istercesine iki kocaman kangal bana yüksek sesle merhaba diyorlar. Keyiften yol adetlerini, evlere fazla yakınlaşmanın kabalık olduğunu unutuvermişim. Kibarca özür dileyip, hemen sıvışıveriyorum.

    Bugünkü hedefim olan İnegöl’e varabilmek için son 20 km’de maalesef o işlek karayoluna bağlanmam gerekiyor. Pek fena değil ama dağ yollarından sonra tabi ki biraz sıkıcı. Yaklaşık 100 km’lik sürüşün ardından, biraz da yorgunluk basmaya başlayınca, bir an önce varmak için düşüncelerimi rölantiye alıp, güzel bir tempo tutturarak pedallamaya odaklanıyorum.

    Ve işte vardım. Açlıktan ölmek üzereyim ve adı üzerinde; köfte diyarı İnegöl’deyim. Gerisini artık siz düşünün…

    Köftesi, tatlısı, çayı, rehaveti, tekrar çayı, tekrar rehaveti, tekrar çayı vesaire derken, yemek masasından kalkmam iki saati buluyor. Restorandakilerin yardımıyla çok yakında kalacak bir yer ayarlıyorum. Sıcak su ve duş… Aman Allah’ım, resmen cennetteyim. Suyun altından bir türlü çıkamıyorum. Zar zor kendimi banyodan çıkarıp, yatağıma boylu boyunca uzandığımda havada uçuyormuşum gibi geliyor. İster istemez gülümsüyorum…

    Yarım saatlik şekerlemenin ardından dışarı çıktım. Yürümeye çalışıyorum ama onca bisiklet sürmenin ardından sanki adımlarım havada dönüyormuş gibi geliyor…

    İnegöl’ün güzel insanları var. Bana nedense Hititleri, Frigleri vs bu topraklarda yaşamış eski ulusları hatırlatan, güzel hatlı, temiz yüzlü, sıcak bakışlı insanlar…

    Sokakları da güzel İnegöl’ün, temiz, bakımlı ve düzenli. Üstelik üzerleri lokanta dolu. Daha iki saat önce ayı gibi yemiş olmama rağmen hala kurt gibi aç olduğumu fark edip şaşkınlıktan gülüyorum. Bütün caddeleri kolaçan edip, ardından gözüme kestirdiğim pide salonuna dalıveriyorum. Ortalık nefis kokuyor; buğday ile odun ateşinin o muhteşem karışımı, burnumdan girip, beynimde dans ederken, garsonun önüme bıraktığı menüdeki her şeyi ısmarlamamak için kendimi zor tutuyorum.

    Ayıptır söylemesi, yine ayı gibi yedim… Karnım burnumda gerisin geri otelime dönüyorum İnegöl’ün güzel caddelerinden. Saat dokuz civarı ama önceki akşam heyecandan uyuyamadığım için üzerimde bir ağırlık var. Zar zor otele varıyor, daha yatağa yatarken havada uykuya dalıyorum.

    bisiklet istanbul ankara

    Deliksiz uyumak dedikleri bu olsa gerek. Sanki gözlerimi bir saniye önce kapatmışım gibi uyanıyorum. Saat altı ve, dışarısı hala karanlık. Günün ağarması yedi buçuğu bulacak ve o saatte yola koyulmuş olmam gerekiyor. Bugünkü rotam biraz daha zorlu; 1.200 m yüksekliğe tırmanacağım ve ardından epey bir yolu daha kat edip, akşam Eskişehir’e ulaşmam gerekiyor.

    Hazırlanıp çıktım. Tekrar yollardayız. Hava çok soğuk. Bir de yükseklere tırmanmam gerektiğini hatırlayınca biraz endişeleniyorum. Daha önce bu mevsimde tur yapmamıştım. O yüzden kıyafetlerimin, özellikle de eldivenlerimin ve ayakkabılarımın yeterli gelip gelmeyeceğinden emin değilim.

    Yola konsantre olup, çok fazla düşünmemeye çalışarak yaklaşık bir 20 km gidiyorum. Yol düz, sakin ve soğuk. Büyük rampadan önceki son yerleşim olan Kurşunlu’dayım. Tipik Anadolu kasabası; minik bir meydan, ortalıkta ağır ağır dolaşan bir iki kişi, orada burada köpekler. Kurşuni ortam ile tezat kıpkırmızı tabelalı benzin istasyonuna yanaşıyorum. Biraz da endişemi azaltmak için pompacı çocuğun yanında aniden durup; “Fulle!” diyorum. Bir anlık şaşkınlığın ardından ikimiz de gülüyoruz.

    Taşra insanları hep içimi ısıtıyor. Samimi, sahici ve güler yüzlüler. Yardım severlikleri ise anlatmakla bitmez. Derken nereden geldiklerini anlamadığım bir iki kişi daha beliriveriyor. Sabahın bu saatinde, buralarda, benim gibi bir tip, baya ilgi çekiyor anlaşılan.

    Hemen, önümdeki rampayı soruyorum. “Vah zavallı” türünde bakışları ile geçen birkaç saniyenin ardından anlatmaya, “Gidersin, gidersin.” diyerek bana moral vermeye çalışıyorlar. Bir tanesi; “Ben traktörle, 20 gazla, 25 dakikada gidiveriyorum, var sen hesap et.” diyor… Hesap edince, ben de kendime “Vah zavallı” diyorum gayri ihtiyari.

    Neyse, kaçış yok. O rampa çıkılacak. Ve bunun için yapılacak en iyi şey bir an önce yola koyulmak. Enerji niyetine iki tahıl bar daha hüpletip yola çıkıyorum. İlk bir iki kilometre nispeten az eğimli ama yokuş giderek dikleşiyor. Allahtan yol çok dar değil. 600 mt yükseklikte ilk molamı veriyorum. Arkamı dönüp aşağıya baktığımda manzara gerçekten de muhteşem görünüyor.

    Biraz su içip tekrar yola koyuluyorum. Gerçekten de zor bir rampa. Yol ıssız ve kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Her virajın ardından eğim biraz azalacak umuduyla pedallıyorsun ama hiç de öyle olmuyor. İşte bu en zor anlardan biri, çünkü ümidin kırıldığı anda sürüş zevki de azalmaya başlıyor. Neyse ki tecrübelerim imdada yetişiyor ve kendime bu tırmanışın illa ki biteceğini hatırlatıyorum.

    Artık her 1,5 kilometrede bir mola vermeye başladım. Benzincideki hesaptan anladığım kadarıyla rampa 10 km civarında ve şu anda ortalarına gelmiş olmalıyım. Kısa bir su molasının ardından tekrar tırmanmaya başlıyorum. Artık her yerimden ter damlıyor.

    İşte o anda içimdeki benlerden dünyaya ait olanı devreye girip, geri dönmem için bir sürü bahane üretmeye başlıyor. Bu en tehlikeli nokta. Sanılanın aksine bu yolculuklarda en öldürücü şey fiziksel tükenme değil de zihinsel tükeniş. Çünkü yorulduğunuz zaman biraz dinlenip devam edebilirsiniz ama hedefiniz zihninizden silindiği anda o tur artık bitmiş demektir.

    Yokuşla, ama daha çok kendi içimdeki hainle mücadele ediyorum. Öylesine cazip fikirlerle geliyor ki dayanmak neredeyse imkansız. Ve bunun üzerine son darbe iniyor. Tam yine eğim azalır umuduyla bir virajı döndüğüm anda, üzerime doğru dört nala gelen köpek sürüsü görüş alanıma giriyor. Çok güzel koştuklarına mı hayran kalsam, yoksa beni yiyecekmiş gibi gelmelerine mi üzülsem bilemiyorum. Zaten biraz da benliğimde yaşadığım mücadeleden uçmuş vaziyetteyim. İçimdeki hain yeniden ortaya çıkıyor ve bu sefer geri döneceğimizden son derece emin bir şekilde köpeklerin bana yapacakları ile ilgili kısa filmler göstermeye başlıyor.

    Artık dibimdeler ve parlak dişleri bacaklarımdan sadece birkaç santim ötede deli gibi hırlayıp havlayarak yanım sıra geliyorlar. İşte o an sanki zaman duruyor. Daha doğrusu düşüncelerim o kadar hızlanıyor ki diğer her şey çok yavaş kalıyor. İçimdeki kızgınlık önce öfkeye sonra da büyük bir güce dönüşüyor. Ve ben son derece net bir şekilde, hiçbir şey yapmadan yoluma devam etmeye karar veriyorum. O kadar tırmanmayı, içimdeki haine de, üç beş köpeğe de feda edecek değilim…

    Nasıl olduğunu bilmemekle birlikte, hiçbir şey olmayacağından son derece emin bir halde yokuşu tırmanmaya devam ediyorum. Köpekler de bunu anlamış gibi susup, bu sefer bana eşlik etmeye başlıyorlar. Sanki çabama saygı gösteriyorlar. Bu düşünceyle o kadar mutlu olup gaza geliyorum ki, yokuşun kalan kısmı dakikalar içinde hiç anlamadan tükeniveriyor. Büyük bir zafer bu; hem yokuşu, hem köpekleri, ve en önemlisi; hem de içimdeki haini dize getiriyorum. O anda o kadar gururluyum ki…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Bu gazla rampayı bitirirken, yükseldikçe havanın ne kadar soğuduğunu ancak tepedeki iki üç haneli Nazifpaşa’da durunca fark ediyorum. Termal içliğim sırılsıklam ve fırından yeni çıkmış bir ekmek gibi üzerimden buharlar tütüyor. Küçük köyde sığınacak bir yer ararken, köyün imamı ile karşılaşıyorum. Sımsıkı giyinmiş ve inanmaz gözlerle beni süzüyor. Bırakın bisikletliyi, buradan araba bile kırk yılın başı geçiyor olmalı. Ağzı sorularıyla dolu ama nereden başlayacağını bilemiyor. Ben inisiyatifi alıp “Merhaba” deyince de, çuvalın ağzı açılıyor, sorular çorap söküğü gibi gelmeye başlıyor.

    Neşeli sorgu esnasında “Buralarda kahvehane var mı ?” diye sorabiliyorum” ancak. Maalesef yok ama bana camide üzerimi değişebileceğimi söylüyor. Tüten buharımdan o da anladı; acilen üzerimi değişmem gerek yoksa hasta olmam an meselesi. Camiyi boşverip, oracıkta soyunuveriyorum. Metabolizmam o kadar hızlanmış ki, zerre kadar üşümüyorum üzerimi değişirken. Ve yeni içlikle gelen konfor duygusu iliklerime kadar işliyor. Bir bardak da çay olsaydı… Ama maalesef yok. Çok küçük bir yer burası. 15 km ilerideki Pazaryeri kasabasında her şey var diyor , misafirperver imam.

    Biraz daha çene çalıyoruz, oradan buradan. Bana soğuk sıkım keçi boynuzu pekmezi içmemi öneriyor kuvvet ihtiyacımı karşılayabilmem için. Kendisi kullanıyormuş ve son derece memnunmuş. Allah’ın dağında sanki bizi duyabilecek birileri varmış gibi, bir sağına bir de soluna baktıktan sonra kulağıma eğilip ekliyor; “Bir tek yan etkisi var; biraz fazla gaz çıkarttırıyor.” Gülerken buz gibi havadan dişlerim birbirine vuruyor. Artık yola koyulmam lazım yoksa soğuyan kaslarım başıma işler açacak.

    Hellalleşip, tekrar yola koyuluyorum. Hava gerçekten çok soğuk; -3, -4 derece civarında olmalı. Ufak bir rampa daha tırmandıktan sonra artık inişe geçiyorum. Hızlandıkça artan rüzgar, soğuğun etkisini daha da güçlendiriyor. Kısa bir süre sonra artık ellerim ve ayaklarımı hissetmez oluyorum. Yol boş ve çukursuz ama soğuk asfalt olduğu için keskin taşlarla dolu. İşte o an gerçekten korkmaya başlıyorum. Şu anda başıma gelebilecek en kötü şey lastiğimin patlaması. Yanımda yedek lastik var ama bu donmuş parmaklarla değiştirmem imkansız. Üstelik kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeyim. En yakın yerleşim 15 km ötede ve lastik patlarsa tek yapabileceğim, Karayel’i yedeğime alıp bu soğukta 2-3 saat yürümek, bu da ciddi bir donma tehlikesi demek. Bir kez daha teslim ediyorum ki insan için en büyük tehlike hava şartları. Kendi kurallarını hiç esnetmeyen doğa, bazen o kadar acımasız olabiliyor ve insan bunun karşısında o kadar çaresiz kalabiliyor ki…

    İçimden dualar ederek ve son derece kontrollü bir inişle 800 mt yükseklikteki platoya varıyorum. Yol artık düz ve hava nispeten biraz daha sıcak. Hafiften keyiflenip güzel bir tempo tutturuyorum. Zamanlamam iyi, öğlen olmadan dağları aştım. Akşama Eskişehir’de olmayı hedefliyorum ve bir aksilik çıkmazsa bu mümkün gibi görünüyor.

    Bu yolculukta beni en çok zorlayan şey mevsim sebebiyle sürüş saatlerinin çok az olması. Hava çok geç ağarıp çok erken kararıyor. Üstelik ağardıktan iki saat sonra ve kararmadan iki saat önce çok soğuk oluyor. Bu durumda ancak 4-5 saat kaliteli sürüş yapabiliyorum. Saatte ortalama 20 km hızla yol aldığım düşünülürse bu günde 100-120 km’ye tekabül ediyor. Tabi ki herhangi bir aksaklık olmadığı takdirde. İşte o aksaklık olması ihtimali bütün planı bozabilir ve bu beni çok huzursuz ediyor.

    bisiklet istanbul ankara

    Bu düşüncelerle Pazaryeri’nde mola vermekten vazgeçip yola devam ediyorum. Bozüyük’e varana kadar durmak yok. Pazaryeri’ne kadar platoda baya ters rüzgar yedim ve sürüş pek de keyifli olmadı ama Bozüyük yolundaki vadilere dönmemle birlikte rüzgar çekilip gidiyor. İşte sürüş keyfi geri geldi. Platoda yokuş aşağı gidebilmek için bile çabalarken, burada meyil hafif yukarı doğru olmasına rağmen Karayel yağ gibi akıyor. Zirveden bu yana baya gerilmiştim ama şimdi çok mutluyum…

    Bu keyifle yol hemencecik bitiveriyor haliyle. Bozüyük epey büyük ve canlı. Tam bir kavşak şehir. Kentin kaosuna girmeden çevreyolundan devam edip, güzel bir dinlenme tesisinde mola veriyorum. Hem soğuktan, hem de tırmanıştan kurt gibi acıktım…

    Tesis kocaman ve neredeyse bomboş. Üzerimi değişecek bir yer ararken garsonların teşvikiyle mesciti keşfediyorum. Molalarda kullanmak için harika bir yer ve yol boyunca her daim kullanıyorum. Tuvaletlerin ıslak ortamındansa halı kaplı mescitlerde üzerini değişebilmek çok büyük lüks gerçekten. Fırsatı kaçırmıyor, hemen kot pantalonumu ve polarımı giyerek tekrar insan olmanın keyfini çıkarıyorum. Yemeği bu kıyafetlerle yiyebilmek harika olacak.

    Ve işte büyük çıkmaz; her zaman olduğu gibi dinlenme tesisi harika yemeklerle dolu ve ben hangisini seçsem diye kafamı kaşıyıp duruyorum. Belki komik gelecek ama yol boyunca yaşadığım en büyük sıkıntılardan birisi bu. Aslında başımızın belası “stres”in kaynağı da bu bolluk; yani seçim yapmak zorunda kalmak. Stresin kelime anlamı gerginlik, ve bizim seçim yapmak zorunda kalınca gerilmemizden kaynaklanıyor.

    İşin içinden çıkamayıp, her şeyden yarım porsiyon söylüyorum. Garson inanmaz gözlerle yüzüme bakarken hınzırca gülümsüyor, az sonra hepsini bitirdiğimde bakalım ne yapacak diye düşünerek keyifleniyorum… Yemekler gerçekten harika. Bir de üstüne bu kadar aç olunca sofra tam bir şölen oluyor.

    Bu şöleni saatlerce sürdürebilirim ama Eskişehir’e varmak için yola koyulmam gerek. Mescitte üzerimi değiştirip, garson çocuklardan yol ile ilgili istihbarat almaya çalışıyorum. En gözde sorum yolun eğimi ile ilgili tabi ki. “Yok abi yok, yol dümdüz.” diyorlar ama ben içten içe biliyorum ki o yol hiç de öyle dümdüz değil. Sürekli motorlu araçlarla seyahat eden insanlar zeminin gerçek eğimini fark edemiyorlar. Bisiklette ise yeryüzündeki en ufak değişimi bile iliklerinizde hissediyorsunuz. Nitekim tahmin ettiğim gibi oluyor ve neredeyse kalan yolun yarısı boyunca hafif de olsa sürekli tırmanıyorum. Bunun dışında bir sorun çıkmıyor ve hava tam soğumaya başlarken Eskişehir’e varıyorum.

    Artık yolun yarısı bitti ve tırmanma ağırlıklı olan zor kısmını atlattığımı düşünüyorum. O keyifle Eskişehir’de yaşayan kızımın ve eşinin kapısını çalıyorum. Tepkisi tipik; “Delisin sen ?!”. Hak vermemek elde değil…

    Yine sıcak suyun altına giriyorum ve tabi ki çıkamıyorum. Sağaltıcı sıcak suyun sızım sızım sızlayan kaslarımın üzerinden akması muhteşem bir şey.

    Zar zor çıkıp hazırlanıyorum. Yürüyerek Çiğbörek partisi vermeye, şehir merkezine gidiyoruz. Eskişehir çok güzel bir şehir. Alt yapı sorunu yok. Nüfusun yarısını oluşturan ve çoğu dışarıdan gelen öğrenci ve askerler yüzünden çok kültürlü ve rengarenk. Havadaki dinamizm sizi bir anda etkisi altına alıveriyor.

    Çiğbörek kesmiyor, bir de kokoreç patlatıyorum yol üstünde. Mütevazi minicik bir dükkan gibi görünüyor ama yer yemez anlıyorsun kesinlikle muhteşem bir tarihe sahip olduğunu. Zaten eski usül yapmalarından, ve üzerlerinden akan kendine güvenden her şey anlaşılıyor.

    Şimdi biraz doydum sanki. Umarım biraz sürer diye düşünürken, rengarenk caddeleri ve hareketli sokakları arşınlamaya başlıyoruz. Günlerden Cumartesi ve sanırım herkes dışarıda. En çok da gençler var etrafta. Giyinmiş, süslenmiş aleme akıvermişler. Sadece seyretmesi bile çok keyifli. Eskişehir’i ne kadar sevdiğimi unutmuşum, en kısa zamanda yeniden geleceğim.

    bisiklet istanbul ankara

    Yine deliksiz bir uyku ve yine şafakla birlikte ayaktayım. Bu gün erken çıkmaya karar veriyorum, yoksa yolu planladığım sürede tamamlayamayacağım. Sıcaklık -4 derece olarak görünüyor ama ben akıllıyım ya, pencereden göz kırpan güneşe aldanıp yola koyuluyorum.

    Aslında artık iç Anadolu platosundayım ve bundan sonra pek tırmanış yok. Üstelik yol da dümdüz. Gökyüzü açık, güneş parlıyor. Her şey yolunda olmalı…

    İnsanoğlu beşer şaşar. Kural değişmiyor. Ve işte kendimi en güçlü hissettiğim anda gafil avlanıyorum. 15 km gitmeden her yerim buz kesiyor. Bacaklarımı çevirmeye çalışıyorum ama beni dinlemiyorlar. Üstelik artık beni oyalayan dönemeçler, tırmanışlar, köpekler vesaire de yok. Buz gibi bir hava, dümdüz bir yol ve sıkılmış kendimle başbaşayım.

    O anda ne kadar yanıldığımı öğrenmeye başlıyorum. Soğuk berbat ama, monoton yol soğuğun yıldırıcı etkisini iki katına çıkarıyor. Kendimi oyalayabileceğim hiç bir şey olmadığı için aklım sadece soğuğa ve çektiğim sıkıntıya odaklanıyor. Böyle olunca her şey batmaya, yoldaki en ufak tümsek veya minicik bir taş bile sıkıntı olmaya başlıyor. Einstein’ın görecelik kuramını yeniden keşfediyorum; evet her taş yerinde ağır…

    Yerdeki benliğim sazı eline alıp başlıyor şikayet etmeye; en minik kasımdaki ağrıyı bile beynimde hissediyorum artık. Bir şeyler olması gerek. Bu böyle devam edemeyecek. Plato boyunca kilometrelerce hiç yerleşim yok ve sanırım yol çok rahat olduğu için kimse bir dinlenme tesisi veya en azından bir benzin istasyonu yapma ihtiyacı duymamış. Gidiyorum da gidiyorum, ama bir türlü görüş alanımda bozkır dışında bir şey belirmiyor.

    Birden Jack London’ın kutup hikayeleri üşüşüyor aklıma. En çok da donan parmakları yüzünden kibritini çakamadığı için soğuktan ölen adamı hatırlıyorum. Hatırlamak da değil, zihnime yerleşiyor ve bir türlü gitmek bilmiyor. Kendimi o kadar yılgın ve çaresiz hissediyorum ki.

    O an göklerden gelen benliğim yardımıma yetişip, başlıyor anlatmaya; bak diyor, hayatın da böyle işte, en yüksekte olduğunu sandığın anda en dibe düşebiliyorsun, düzlükler kolay olabilir, ama içinde en tehlikeliyi, yani her şeyi devleştiren sıkıntıyı saklıyor diyor. Rahatlık bu yüzden batar diyor. İnsanlar bu yüzden aptal aptal işlere bulaşır, hem kendilerine, hem diğerlerine, hem de çevrelerine zarar verecek işlere girişirler diyor. Ama yine de etraflarındaki güzellikleri sıkıntı sayıp, bıkmadan usanmadan o düzlüğe ulaşmak için çabalayıp dururlar diyor.

    O kadar duygulanıyorum ki… O anda içten yanmalı motorum yeniden devreye giriyor ve hınçla asılıyorum pedallara. Yine bir zafer anı… Sıkıntım veya soğuğun yakıcı etkisi geçmiş değil ama araya zihin perdemi koyduğum için artık bana pek işleyemiyor.

    bisiklet istanbul ankara

    Avustralya’da neredeyse Türkiye kadar bir çöl geçmem gerekecek. Ve o yol dümdüz. İşte o anda neye çalışmam gerektiğini fark ediyorum. Demek ki bu yaşadığım sıkıntının da varlık sebebi bu. Endişeleniyorum ama sıkıntı yerini yavaşça çalışma kararlılığına bırakıyor. Daha çok çalışıp, zihnimi daha güçlü hale getirmeliyim, yoksa iki bin kilometrelik çölü geçmem çok zor olacak…

    Ve sonunda benzinci görünüyor. Neler hissettiğimi anlatmaya gerek yok sanırım. Rahatladım, ama hayatı hafife aldığım için kendime kızgınım. Derin bir nefes alıp duble çay söylüyorum. Soğuktan o kadar çişim geldi ki patlamak üzereyim. Yolda duramadığım için tutmam gerekti ve bunun verdiği sıkıntı da bence başlı başına bir yazı konusu. Tuvalet bile çok soğuk ve işerken buharlar tütüyor. Ama o buharla birlikte sanki bütün sıkıntım da uçup gidiyor.

    Çayımı yudumlarken ayakkabılarımı çıkarıp kaloriferle akraba oluyorum. Ne kadar da güzel… Yaşlı garson bıyık altından gülüyor ama acıdı belli ki hiç bir şey söylemiyor. Çay üstüne çay içiyorum. Artık sayılarını unuttum ama bir kez daha tuvalete gittim onu hatırlıyorum.

    Sanki beynim buzlanmıştı da yavaş yavaş çözülmeye, bana yine akıllar vermeye başlıyor; “Aslında bu tur hayatın minik bir kopyası; bir yerden gelip, bir yere gidiyor, arada bunu neden yaptığını anlamaya çalışıyor, yolda hem dışarıdan ama daha çok da kendi içinden gelen bir sürü sorunla boğuşuyorsun. Nasıl ki hayat başına envai tür çorap örüp, o meseleler üzerinden kendisini anlaman için çabalayıp duruyorsa, bu yolculuk da tıpkı hayat gibi karşına çeşit türlü sıkıntılar çıkararak, seni kendine döndürüp, anlamaya, kendi derinliklerini keşfetmeye zorluyor. Şöyle diyor sanki muzip şey; ben büyük gizem filmiyim sen de beni var eden seyircim. Sana söylemeden senin içine gizlendim, beni anlamak için kendi derinliklerini keşfetmen, bunun için de kendini hayatın her türlü yollarına sokman gerekiyor. Cevaplar karşılaştığın sıkıntılara verdiğin tepkiler olarak ağzından dökülüverecek.” Aman ne hoş…

    Soğuğun beynimde yarattığı bu garip düşünceler geçince garsona yolu soruyorum. Özellikle de yol üstünde başka benzinci olup olmadığını. Haberler kötü, kilometrelerce bir şey yok. Ama sanırım en zor saatler geçti çünkü artık hava artık eskisi kadar soğuk değil. Disiplini elden bırakmazsam, öğleden sonra hava tekrar soğumaya başlamadan Sivrihisar’da olabilirim. Ama bunun için öğlen yemek molası vermemem gerekiyor. Hoş, gerçi önümde yemek yiyebileceğim bir yer de yokmuş zaten…

    Bugünlük bundan sonrası için yazabileceğim pek bir şey yok; düz, düz, düz, düz, düz, düz ve düz, hatta dümdüz bir yol. Uzadıkça uzuyor, bir türlü bitmiyor. Neyse ki sonunda hedeflediğim saatte, üşümüş, yorgun ve ruhen düşmüş olarak Sivrihisar’a varıyorum.

    bisiklet istanbul ankara

    Ballı kaymaklı gözleme yazısını görür görmez dalıveriyorum tesise. Çölü geçerken vahaya gelmiş gibiyim. Yiyorum da yiyorum. Can sıkıntımın hıncını, kebaplardan, gözlemelerden çıkartıyorum. Hiç fena da olmuyor hani. Karnımın doyması ve ısınmamla birlikte keyfim de yeniden yerine gelmeye başlıyor.

    Derken tesisin sahibi yanıma geliyor ve sohbetle birlikte kendimi çok daha iyi hissetmeye başlıyorum. Yolda yaşanan onca yalnızlıktan sonra iyi bir sohbet yeniden dünyaya dönmek için en iyi yol. Ve bisiklet turlarımda hep olan şey yine gerçekleşiyor. Ben buna tersine-pazarlık diyorum. Ne zaman kalacak bir yer sorsam, perişan halime bakıp şuna benzer bir şey söylüyorlar; “50 ₺ ama sana 30 ₺ olur”. Yine memnuniyetle kabul ediyorum. Cimrilikten değil ama bu gerçekten çok hoşuma gidiyor.

    Sivrihisar büyük değil. Havada epey bir kömür kokusu var. Ortalıkta ise pek kimse yok. Otel temiz, insanlar kibar. Temizlikçi bayanı bisikletime hayran hayran bakarken yakalayınca dayanamayıp; “Bir tur bin istersen” diyorum. Neşeyle kıkırdayıp; “Yok yok, bunun tekeri kıl gibi, ben binemem.” deyince ben de gülmeye başlıyorum.

    Toz içinde gri yollar, metruk evler ve sessizlik. Tipik bir taşra kasabası Sivrihisar. Ama içinde iki tane muhteşem mücevher sakladığını keşfedince çok şaşırıyorum. Birincisi; aynı anda 2.500 kişinin ibadet edebildiği 8 asırlık Ulu Cami. Ahşap ve taş karışık mimarisi gerçekten inanılmaz. Bildiğiniz bozkır mücevheri. Diğeri ise bugüne kadar Türkiye’de görmüş olduklarım arasında en görkemlilerinden biri olan saat kulesi. İkisi de gerçekten görülmeye değer.

    Sadece bir günüm kaldığı için endişeliyim. Bu arada Ankara’daki arkadaşım Mehmet mesaj atıp, endişelerimi iyice arttırıyor; “Yarın yağmur geliyor”. Benim hesaplarıma göre yarın akşam yağacaktı ama işte hesap şaşacak galiba. Gitmem gereken 135 km yol ve çok az sürüş saatim var. Bugün soğukla çok kötü bir sınav vermiş olmama rağmen, yarın sabah da erken çıkmaktan başka çarem yok. Bu düşünceyle iyice geriliyorum. Haliyle uyumak da zorlaşıyor. neyse, “Sabah ola, hayrola.” deyip yatağa giriyorum.

    bisiklet istanbul ankara

    Sabah ezanıyla uyandım. Bir umut, hava durumunu kontrol ediyorum. Maalesef yine -4. Ama sanki gökyüzü açık gibi. Hazırlanmaya başlıyorum. En geç saat sekizde yola düşmüş olmalıyım, yoksa akşama Ankara’da olmam imkansız. Kötü olan şu ki Polatlı’ya kadar 60 km durabilecek bir yer yok. Gelmekte olan yağmur da cabası…

    Güneş yükselmeye başladı. Hava çok soğuk ama sanki güneş biraz olsun etkisini kırıyor. Kendimi umutla doldurup yola koyuluyorum. İlk kilometreler sorunsuz geçiyor. Üşüyorum ama dayanılmayacak gibi değil. Yeniden umutlanıyorum.

    Derken inişe geçiyorum. Ve yine gafil avlandığımı anlıyorum. İnişle birlikte bir bulutun altına girince güneş aniden yok oluyor. Hava birden karardı, her yer gri ve göz gözü görmüyor. Yeniden donmaya başlıyorum. Bu dünkünden daha ciddi, çünkü göz gözü görmüyor. Üstelik hiç araba da geçmiyor…

    Disiplini elden bırakmadan sürmeye devam ediyorum. Çünkü ne geri dönmeyi istiyorum, ne de geri dönüp o rampayı tırmanacak gücüm ve motivasyonum var. Tek yol ilerleyip, uygun bir yerde durmak. Az önce birden buğulanan gözlüklerim şu anda buz tuttuğu için çıkarmak zorunda kaldım. Artık kısık gözlerle ilerlemeye çalışıyorum. Ellerimi ve ayaklarımı hissetmemeye başladım.

    15 km oldu ve hiç bir şey yok. 20 km, yine bir şey yok. Derken sisin içinde bir iki ev ve sağa çekmiş bir kamyonet görüp duruyorum. Ohhh… Kamyonetin buğulu camına tıklatınca kapıyı açıp şaşkın gözlerle beni süzen İsmail amca, evinde sıkılınca kamyonetine yüklediği patatesleri satmak için yol kenarına çıkmış. “Gel çay yapayım sana.” diyor. İçim gidiyor ama; “Yolum uzun. En yakın tesis nerede?” diyorum. “İki km sonra bir benzinci var” deyince dünyalar benim oluyor. Helalleşip gitmeye çalışıyorum, ama bir türlü bırakmıyor beni İsmail amca. “Gel” diyor, “çay yapayım,” diyor, “anlat bakayım,” diyor. Aslında; “Oğlum sen manyak mısın, bu havada, bu halde, buralarda ne işin var?” demeye getiriyor. Ben kibarca izin isteyip, bir daha geçersem mutlaka duracağıma da söz verince, “Tamam o zaman.” deyip salıveriyor beni benzinciye doğru.

    “Galiba yırttım”. İşte aynen böyle düşünüyorum benzincinin sıcak çay ocağına girer girmez. Yine önce doğru tuvalete, ardından da gelsin çaylar. Kendi kendime şımarıyorum. Az önce korkudan sapsarı kesmişken, şimdi benden iyisi yok. Tesiste bir tek Afgan bir çocuk var çalışan, Türkçesi pek yok ama ne istersem anlayıp getiriyor. Ben ise o keyifle çocuğa anlatıp duruyorum hikayelerimi. İnsanoğlu ne acayipsin…

    Bir saatlik çay molamın ardından sis hafifçe kalkıp güneş yeniden yüzünü göstermeye başlıyor. Sanırım en zoru bitti. Bundan sonra Polatlı’ya kadar 35 km bir yolum var ama hava artık müsait. Ondan sonra Ankara’ya 75 km yolum kalıyor. Yağmur yağmazsa pek bir sıkıntı yok.

    Tahmin ettiğim gibi pek bir güçlük yaşamadan Polatlı’ya varıyorum. Burada öğle yemeği yerim diye planlamıştım ama yağmur olasılığı yüzünden ve hazır iyi bir tempo da yakalamışken durmayıp devam ediyorum.

    Dümdüz yolda kilometreler birbirini kovalarken, tesisler giderek çoğalmaya başlıyor. Artık endişelenecek pek bir şey kalmadı. Son tepeyi de aşınca Ankara karşımda olduğu gibi beliriveriyor. İşte oldu, yağmura yakalanmadan gelmeyi başardık…

    Ankara tabelasının yanında durup fotoğraf çekiyorum. Herhalde çok sevinmeliyim. Ama öyle olmuyor işte. İçimde dört gündür şişmekte olan balon sanki aniden sönüveriyor. Bitti. Keyfim kaçıyor…

    bisiklet istanbul ankara

    “Neyse, en azından geçtiğim yolları izleye izleye trenle geri dönerim” diyerek kendimi keyiflendirmeye çalışıyorum ama nafile. Zaten Yüksek Hızlı Tren’e bisiklet almadıklarını öğrenince iyice sıkılıyorum. Ertesi sabah uçağa binip, dört gün boyunca kat ettiğim onca yolu 45 dakikada gerisin geriye geliveriyorum. Gerçekten ilham verici…

    Evet. Artık sözün sonuna geldik. Benim için yine unutulmayacak bir deneyim oldu. Kendimden kendime yolculuk yaparken, yine hem kendimle, hem de hayatla ilgili pek çok keşifte bulundum. Yazı boyunca anlatmaya çalıştığım gibi; benim için bisiklet yolculuğu bir adrenalin arayışı, veya kendini heyecanlandırmanın bir başka yolu değil. Bu daha çok içimdeki varlığı, konfora feda etmiş olduğum canlı özümü ortaya çıkarmak için araladığım bir kapı…

    Bu konfor denen şey iyi bir şey olsaydı, güzel bedenlerimizi şişkolukla gizlemezdi zaten, değil mi? Ama neyse ki Fitness salonları var. Aslında sadece görüntümüzü düzeltmeye çalışırken, hem kendimizi, hem de etrafımızdakileri spor yapıyoruz diye kandırabiliyoruz. Cin işi insan buluşu işte. Oysa ki içinde hayatın kıvılcımı olmayan spor, hareket etmekten başka nedir ki gerçekten? Siz hiç fitness yaparak ava hazırlanan bir aslan yavrusu düşünebiliyor musunuz? Ya da kanatlarını aç-kapa aç-kapa yaparak pike yapmayı öğrenebilecek bir martı ?

    Yaptığım şeyi anlatınca genelde “Sen insan değilsin ki zaten!” diyorlar. Onlardan farklı olduğum hususuna katılıyorum ama söyledikleri şey bana biraz garip geliyor. “İnsani özelliklerimi kullanmaktan vazgeçerek vücudumu çalıştırmak yerine konfora teslim olursam, sonra da kendimden esirgediğim bu heyecan-coşkuyu iş, güç, alış-veriş, seks, alkol, kumar, uyuşturucu, adrenalin vs de arayıp her seferinde hüsrana uğrarsam, ama yine de inatla aynı şeyleri denemeye devam edersem mi insan oluyorum acaba?” diye kendime sormadan edemiyorum…

    Sakın bu yazıyı okuduktan sonra bir bisiklet alarak yollara düşüp, sonra da hayatınızın aniden güllük gülistanlık olmasını beklemeyin! Çünkü aslında bu da konfor alanınızdan çıkmamanız, mutlu olmak için yine kendi büyünüz dışında bir şeyden medet umduğunuz anlamına geliyor... Bunu yapmaktansa bir dakika durun ve konfor aşkıyla sizi yere çekip durmakta olan benliğiniz yerine, sizi yukarılara doğru uçurmak için hazırda bekleyen içinizdeki o heyecanlı çocuğa bir şans verin. İnanın bana arkası çorap söküğü gibi gelecektir…

    Sevgiler…

    Kartal Kendirci
    İstanbul, Aralık 2018.

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
  • My Page

    Yürüyerek Çatalçeşme'den Caddebostan'a

    Sahilden Alternatif Manzaralar

    Learn More
    My Image

    Dün gece bir rüya gördüm! Aklımdaki bütün soruların cevaplarını nerede bulacağımı anlatıyordu. Ama uyanınca bir türlü hatırlayamadım. Yeniden uyumayı denedim. İşe yaradı… Rüyamı tekrar göremedim ama, beni hazineme ulaştıracak ipuçları görmeye başladım. Film şeridi gibi akıp geçiyorlardı önümden. “Hop hop, bi dakka yaa” diyerek, uzanıp yakalamaya çalıştım ama, göç eden leylekler misali uzaklaşırverdiler. Sadece sonuncusunu yakalayabildim zor bela…



    Dün gece bir rüya gördüm!

    Paulo Coelho’nun çok sevdiğim Simyacı kitabındaki gibi, doğduğumdan beri beni bekleyen hazineyi; ama para, mücevher vs değil de, aklımdaki bütün soruların cevaplarını nerede bulacağımı anlatıyordu. İçim erimişti rüyayı görürken. Öyle sevinmiştim ki… Ama uyanınca bir türlü hatırlayamadım. Görürken ne kadar mutlu olduysam hatırlayamayınca da o kadar gıcık oldum haliyle. Güzel şeylerin bedeli de bu işte; kaybetmesi pek fena oluyor…

    Her neyse, belki yeniden görürüm diye tekrar uyumayı denedim. İşe yaradı… Rüyamı tekrar göremedim ama, beni hazineme ulaştıracak ipuçlarını görmeye başladım. Film şeridi gibi akıp geçiyorlardı önümden. “Hop hop” diyerek, uzanıp yakalamaya çalıştım ama, göç eden leylekler misali uzaklaşırverdiler. Sadece sonuncusunu yakalayabildim zor bela. Her zaman yürüyüş yaptığım Bostancı-Fenerbahçe sahilyolunda, Çatalçeşme’deki Beltur Cafe’nin görüntüsüydü zihnimde kalan…

    Uyanıp dünyaya dönmem biraz vakit aldı. Gözlerimi ovuştururken hala ne gerçek, ne değil kestirmeye çalışıyordum. Haftasonu olmuştu zaten. Yürümek de istiyordum. Derken Cafe’nin imgesi de zihnimde sabitleşince, pek inanmasam da hazinemi bulmak umuduyla kendimi sahile attım.

    Fazlasını bulacağımı nereden bilebilirdim ki ?!

    Yaz kış demeden, bazen soğukta bazen de kızgın güneşin altında sürekli yürüye yürüye kavun gibi olgunlaştım bu sahilde. Geçen hesapladım milyonlarca adım atmışım. Her birinde başka bir düşünce ile. Bu yüzden çok seviyorum yürümeyi, hem vücudumu çalıştırıyor, hem de aklımı… Hele ki kulaklıklarımı takıp, sesi sonuna kadar açtım mı, benden iyisi yok. Bir tek dans etmemek için kendini tutmak sıkıntı oluyor bazen! Onu da gece geç saatlerde yapıyorum, hafiften deli olduğum anlaşılmasın diye :)

    Neler geliyor aklıma yürürken paylaşsam inanamazsınız. Neyse, en azından sakıncalı olmayanları yazmaya çalışıyorum işte…

    My Image

    Sahile varınca ilk iş martılara uğruyorum. Kedileri obez eden teyzelerin bıraktığı mamaları yürütmekle meşguller. Yine aklıma takılıyor; “Bu teyzeler bu hayvanları neden obez etmeye çalışıyorlar ki?!”. Biliyorum; “Onlar iyilik edip hayvanları besliyorlar, vs.” diyeceksiniz ama bence pek öyle değil. Sanki biraz bir şeylerin kendilerine ihtiyaç duymasının eksikliğini çekiyorlarmış gibi geliyor bana. Yani bazen gerçekten abartıyorlar. Peki o mamaları yapmak için ne kadar tavuk, kuzu, vs telef edildiği hiç akıllarına gelmiyor mu acaba? Yani en azından çocukken her etkinin bir tepki yaratacağını öğrenmiş olmalılar. Tıpkı yaptıkları muzur deneylerin etkilerinin, şamarlar olarak tepkimesi gibi…

    Bir de şöyle düşünüyorum, bu kediler de pek uyanık aslında; yahu arkadaş Afrika savanlarında gerçek aslanlar, ağır abilikten ödün verip, ot yemeye yanaşmadıkları için açlıktan telef olurken, bunlar burayı mesken tutmuş, ekmek elden su gölden tıkınıyorlar durmadan. Bir tane zayıf olanını da göremezsiniz… Yani aslanların soyu tükenme tehlikesi altında ama maşallah bunlar iki üç gezegen doldurur bence. Yanlış anlaşılmasın, kedileri severim. Ama uyanıkların, cesur ve kişilik sahibi olanlara göre hayatta daha başarılı olmalarına pek dayanamıyorum, aslında hikaye bu…

    Dedim ya attığım her adımla aklıma başka düşünceler geliyor diye, aslanlarla birlikte Afrika’ya uçuveriyor zihnim ve kendimi şu soruyu sorurken buluyorum; “İyi de o güzelim ceylanlara, antiloplara yazık değil mi aslanlar paramparça edip yerken ?”. Aslında değil gibi… Yani belgeselciler bayılıyorlar o vahşet anlarını kaydedip kaydedip temcit pilavı gibi önümüze getirmeye. Çünkü sanırım onun dışında izleyenlerin ilgisini çekececek pek bir aksiyon yok. Yani sen o kadar yol git, geceleri çöllerde kal, ondan sonra millete hayvanların üreme ritüellerini, aşk mevzularını mı seyrettireceksin? O işin endüstrisi, üstelik de gerçek insanlarla çoktan kurulmuş zaten…

    Her neyse, kimsenin ekmeğine mani olmak istemem ama, bu belgeselci arkadaşların bize izlettikleri aslında olan bitenin sadece küçük bir kısmıymış. Aslında gariban aslanların her beş av denemesinden sadece birisi başarı ile sonuçlanıyormuş. Ama ceylan, antilop vs için otlar her zaman hazır; ye yiyebildiğin kadar.

    O zaman asıl önemli soru şu galiba; aslan gibi gururlu kalmak ama sürekli açlık çekmek mi daha zor, yoksa hiç açlık çekmeyen ceylan gibi binlerce üyelik sürünün içinde, her beş avdan sadece birisinde yem olmak tehlikesi ile yaşamak mı ? Basit bir hesap yaparsak; aslanın aç kalma olasılığı % 80 iken, Ceylanın yem olma olasılığı %20 bölü 1.000, yani neredeyse “onbindeiki”!!! Ceylan için hiç fena değil aslında değil mi ? Üstelik ot bol ve bedava olduğu için, yavrularını da beslemesi gerekmiyor. Oysa ki aslan hem kendisini hem de yavrularını doyurmak zorunda. Beceremezse evlat acısı da cabası… Zaten o yüzden antilop, ceylan, vs’nin soyu hiç tükenme tehlikesi altında olmuyor… Ne acayip değil mi; en büyük ölüm korkusunu ceylanlar yaşamasına rağmen, en çok ölen hep aslanlar oluyor… Acaba sorma şansımız olsaydı: “Yer değiştirmek ister misiniz?” diye ne cevap verirlerdi ? Hele ki ölüm bir son değilse ve sonrası varsa, hiç kimse Aslan olup da açlık içinde yaşamayı seçmezdi galiba. Nedense belgeseller açlıktan ölen aslanları hiç konu edinmiyor, veya açlıktan ölen Aslan yavrularını pek nadir gösteriyor ?! Bir terslik var ama. Yani aslan ormanın kralıysa, neden soyu tükenme tehlikesi altında ?!

    Şimdi anlaşılıyor, ceylanlar o kadar tehlike altında olmalarına rağmen neden gülümsüyormuş gibi bakarken, Aslanların o kadar heybete rağmen neden gergin gergin dolaştıkları… E kolay mı; ekmek aslanın ağzında !!!

    Bence sorumun cevabı açık: “En iyisi Çatalçeşme sahilde kedi olmak!”.

    İnsanların çoğunluğu da benimle aynı fikirde olmalı ki, bu davranış biçimini kendilerinde sıkça gözlemleyebiliyoruz… Evet, ne yazık ki artık aslan olmak pek para etmiyor…

    My Image

    Of, içim sıkıldı… Kafamı dağıtmak için sağa sola bakınca martı kardeşimle göz göze geliyoruz. Aval aval bana bakıyor. Hoşuma gittiği için ben de aval aval ona bakıyorum. Sonra merak ediyorum: “Ne düşünüyor acaba?” diye. Derken sorum: “Düşünüyor mu ki acaba?” olarak evriliyor. Ve düşünmenin sınırı nerede başlar nerede biter diye merak etmeye başlıyorum. Yani beni görüyordur herhalde. Gördüğünü de biliyor olmalı ki ona yöneldiğim zaman kaçıyor. O zaman, peki benim aslanlar hakkındaki düşüncelerimi bilse etkilenir miydi ki acaba? Bilebileceğini zannetmiyorum. İyi de neden ben öyle şeyler düşünebilirken o düşünemiyor? Acaba akıl bana halihazırda verilmiş bir şey olduğu için mi ? Yok ya, okulda öğrettiler ya; fiziksel olarak martıdan farklı olduğumdan dolayı, yani mesela yürüyebildiğim için, ellerimle alet vs yapabildiğim için, dilimi kullanıp konuşabildiğim için gelişmiş bu beynim. Yani o zaman ellerim ve ayaklarım yerine sadece bir çift martı pençem olsaydı ve konuşamasaydım, ebatlarım da onun kadar olsaydı, yani uzun lafın kısası fiziksel olarak aynı onun gibi olsaydım, benim de ondan bir farkım kalmayacaktı. Yani o ne yapıyorsa ben de onu yapıyor olacaktım. Yani aslında özümüz aynı! Yani aslında onu veya herhangi bir başka şeyi yaptıklarından dolayı yargılamam için hiç bir sebep yok!!! Bu düşünceyle öyle mutlu oluyorum ki!! Çünkü böyle düşündüğüm zaman onun bütün yaptıkları bir anlam kazanıyor. Artık o beceriksiz aptal bir hayvan değil, sadece benim farklı bir formdaki kopyam. Sadece o mu ? Diğer her şey, insanlar, kediler, köpekler, ağaçlar, kayalar, hava, deniz, vs… Evet… Walla “Empati”nin dibine vurdum. Keyfim yeniden yerinde, işte budur…

    Beltur Cafe’nin önüne geliyorum. Aynen rüyamda gördüğüm gibi. Sırtımı ona çevirp denize bakınca iyiden iyiye keyifleniyorum. Yürüyüşlerime hep buradan başlıyorum çünkü burası yürüyüşe başlamak için harika bir yer. Tıpkı minyatürize edilmiş bir balıkçı köyü gibi. Sahne o kadar zengin ki. Küçük bir kumsal, bir balıkçı barınağı ile tekneler, bir de göz alabildiğine deniz. Martılar hop kalkıp hop iniyorlar. Kimisi de çift olmuş, dans eder gibi kıvrak hareketlerle gözlerimi peşlerine takıp sürüklüyorlar. Tam pike yapıyorlar ki, görünmeyen avını kovalarken suyun sadece on santim üzerinden jet gibi giden bir Karabatak bakışlarımı devralıyor. Artık kulaklıklarımı da taktım. Müzik de başlayınca benden iyisi yok.

    Tekrar kafeye dönüp araştıran gözlerle süzmeye başlıyorum. Neydi, neydi, neydi, ney… Hatırlayabilmek için kendimi zorluyorum. “Kafamdaki tüm soruların cevabı!”. O kadar cezbedici ki. Uzunca bir ipin öbür ucunda ve ipin başlangıcı da bu kafede. Bakıyorum, bakıyorum ama sıradışı bir şey göremiyorum. Tam kendime güvenim azalmaya başlarken, önlem almak istercesine “Biraz etrafa bakayım bari” diye düşünüp harekete geçiyorum.

    Neyse ki hava güzel. Bir şey bulamasam bile sahilin tadını çıkarmış olacağım en azından. Ve sağa sola bakarak yürürken gözüm aniden rüyamda görmüş olduğum bir şeye takılıyor. Bingooo. Kafenin sağında iki tane arıtma bacası var. Üzeri rengarenk resimlerle dolu. Görür görmez anlıyorum, ipucunun o resimlerin içinde olduğunu. O kadar eminim ki… Yoksa değil miyim ? Yoksa bu da benimle her zaman dalga geçen zihnimin ve haylaz hayal gücümün bana oynadığı bir oyun mu ? Öyle ya, sürekli buralarda yürüyüp dururken, bu bacaları görüp bilinçaltıma kaydetmiş olmayayım? Yeterince sıkılınca da hop, al sana yeni bir eğlence…

    Olsun varsın. Hayat da bir oyun değil mi ki zaten ? Ne başlangıcını bilen var, ne de sonrasını. Zihnimin benimle geçtiği dalganın hayli hayli fazlasını hayat da insanlarla geçiyor? Hem bu kadar yıl ciddi ciddi yaşadık ta ne oldu ki ? Bir dert bitiyor, öbürü başlıyor. Yalnız şöyle bir şey keşfettim, dert sadece sen onu ciddiye aldığında dert oluyor…

    bisiklet istanbul ankara

    Her neyse, bu düşüncelerle bir solukta bacaların dibine geliyorum ve bakışlarımla resmin altını üstüne getirip ipucunu bulmaya çalışıyorum. Resim çok güzel. Renkler de nefis. Eee ? Ben ona bakıyorum. O da bana bakıyor. Sanki bir şeyler söyemeye çalışıyor ama ne ?

    Biraz daha kafa patlatıyorum ama nafile. Acaba ipucu resimde olmayıp burası da başka bir kerteriz noktası olmasın diye düşününce hafiften heyecanlanıyorum yeniden. Sırtımı bacalara verip iki yönde de çevreyi dikkatlice tarıyorum. Derken beklediğim şey oluyor. Kınalıada yönünde denize doğru bakarken, sahilde standlarının üzerinde park etmiş teknelerin yanındaki kavak ağaçları flaş gibi patlayıveriyorlar gözümde! Evet onları da görmüştüm rüyamda. Hemen seğirtiveriyorum oraya doğru. Daha doğrusu hızlıca yürüyorum, sağı solu keserek. Hani biraz çatlak olabilirim ama bunu herkese ilan etmenin de pek bir alemi yok…

    Çok seviyorum bu kavak ağaçlarını. Birbirine yaren olmuş, tek sıra halinde on tane ağaç. En altta kalan yaprakları kafamın hizasında kalıyorlar. Ben de yürüyüş yaparken her seferinde elimi kaldırıp dokunuveriyorum yapraklarına, “Çak Beşlik” yapar gibi.

    Yine dikkatle araştırıyorum ağaçları ama pek dikkatimi çeken bir şey göremiyorum. Bir tek sahile en yakın ağaçtaki 3-18141 rakamı pek gizemli geliyor. Bir şifre falan mı acaba ? Biraz daha araştırıyorum ama nafile.

    Başlarım hazinesinden de. Hayalgücüm bugün yine fazla çalışıyor. Son bir kez daha kolaçan ediyorum. Artık canım sıkılıyor, laf olsun diye rakamın fotoğrafını çekip tekrar yürümeye başlıyorum.

    “Hayat zaten oyun gibi, yeniden oyunlar üretmenin pek bir alemi yok.” diyerek Fenerbahçe’ye doğru yola koyuluyorum. Hem sıkıldım, hem de biraz hayal kırıklığı yaşıyorum. O yüzden sağa sola bakınıyorum kendimi oyalayabilmek için. Sahil yine çok güzel. Hava taptaze ve canlandırıcı. Her adımda sıkıntım biraz daha geride kalıyor. Bir kaç dakika içinde ritmimi buluyorum. Hareket etmek çok güzel…

    Gözüm yerdeki “İBB” ibaresine takılıyor. Evirip çevirip kendimi eğlendirmeye çalışıyorum. “BB” Belediye Başkanı olsun da, “İ” ne olsun acaba ? Aklıma feci seçenekler geliyor ama ben: “İyikalpli Belediye Başkanı”nda karar kılıyorum. Öyle ya, iyi kalpli olmasalar bu işi neden yapsınlar ki ?! Birisi de sprey boya ile: “İBB Sosyal Tesisleri” yazmış deniz tarafındaki alçak duvarın üzerine; doğru söze ne denir! Burası bayağı eğlenceli aslında, biraz daha gidince bu sefer şu cümleyi görüyorum: “Koşun AMK”. Bence de öyle… Derken bir başkası geliyor. Yine sprey boyayla ama bu sefer belli ki biraz daha özenli çalışılmış. Muhtemelen bir şablonun üzerinden boyanmış. Üzeri “çatal-bıçak”la çaprazlanmış bir inek kafası size bakıyor, altında da “Şiddeti durdurmaya tabağından başla” yazıyor.

    “Şiddeti durdurmaya tabağınızdan başlayabilirsiniz” falan olsa anlayacağım ama… Faşizm öldü, bitti, tarih oldu diyorlar ama buraya bakılırsa sanki altın çağını yaşıyor gibi. Herkes aslında kendi fikrinin ırkçısı olmuş, “Onu yap, bunu yapma” vs diye birbirine akıl verip duruyor. Hızını alamayan sprey boyasını kapıp sahile geliyor. Daha sofistike olanlar film çekiyorlar, kitap yazıyorlar, “Deha Yönetmen”, “Saygın Yazar”, “Kanaat Önderi”, “Akil adam” vs gibi havalı şeyler olmaya çalışıyorlar. En son nokta ise tabii ki Politika!

    Herkes bir şeyler biliyormuş gibi birbirine ahkam kesiyor. Ailesi çocuğa, patronu çalışana, karısı kocasına, kocası karısına, komşu komşuya ve yönetenler herkese. Ama kimsenin bir şey bildiği yok? En basitinden: “Kimsin sen? Ne işin var bu hayatta? Kim gönderdi seni buraya? Görev kağıdını göster bakiim!” dediğin zaman kimse anlamlı bir cevap veremiyor: “Ya biz oraya çalışmamıştık!!!” Oysa cevap basit: “Valla ben de bilmiyorum ki!”. Bir diyebilseler özgürlükleri başlayacak, başkalarını da rahatsız etmeyecekler belki ama… 

    Yani ne bileyim: “Onu yap. Bunu yapma.” diyeceğimize: “Nasılsın, hava da bu gün ne kadar güzel, birlikte gezelim mi?” vs desek olmuyor mu ki ? Yine beni aşan konulara dalıyorum. Hop. Derin nefes al. Sağa sola bak. Güneşin sıcaklığını hisset. Evet, toparlamaya başladın. Budur…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Evet, içimden “Budur!” dediğim anda, sahilimizi temiz tutmak adına herkese hitaben yazılmış “İBB Yazıt”larından birini görünce birden kafamda bir şimşek çakıyor. Betondan yapılıp, kahverengi taşla kaplanmış bloğun üzerindeki yazılara bakarken kavak ağacında gördüğüm 3-18141 rakamı aklımda patlayıveriyor. Çabucak yanına gidip, üçüncü satırın birinci harfine bakıyorum. Ardından bu harften sonra gelen sekizinci harfe, sonra onu takip eden birinci, ondan sonraki dördüncü ve son olarak ardından gelen birinci harfe! Aman Allah’ım! Gerçekten de anlamlı bir kelime çıktı: “K-E-M-E-R”. Gülüp geçeceğim ama sanki kelimede geçen şeyin nerede olduğunu da biliyorum! Bu iş yeniden eğlenceli bir hale gelmeye başladı…

    “Hadi bakalım” deyip, keyifle tekrar yola koyuluyorum.

    Merak içinde ve kafamda olasılıkları tartarken spor aletlerinin olduğu yere geldim. Bu adacıklardan yol boyunca dört beş tane var. Buralara bayılıyorum, eğlencesi hiç eksik olmuyor. Genelde yaşlılar kullanıyor bu aletleri ama bazen iyi kısa-filmler de olmuyor değil.

    İşte yine güzel (burayı biraz açalım, eşofmanlıyken bile kendilerini bu kadar güzel gösterebilecek teknikleri uygulamalarındaki başarılarından dolayı kadınları gerçekten takdir etmek lazım) bir kız, elleriyle saplarından tutup, ayaklarını biri öne diğeri arkaya sürekli ileri geri ittirdiği o alette son derece ciddi bir şekilde müzik dinliyor. Abartısız bütün kadınlar bu alete bayılıyorlar. Spor aletinden çok salıncağa benziyor zaten. Anladığım kadarıyla bacakları da güzelleştiriyor, çok fazla kas yapmadan ;)

    Ve tabii yandaki spor aletlerinde de en az iki testosteron yüklü yakışıklı kan-ter içinde rekabete girişmişler…

    Bu kadar tiyatroya ne gerek var ki? Biraz karikatürize etmiş gibi olacak ama eğer seslendirebilsek triologları üç aşağı beş yukarı şöyle bir şey olacak:

    1. oğlan: “Hayat çok anlamsız, çok yalnızım, kimim, neden doğdum bilmiyorum, biliminsanlarına göre bedenim bir çeşit makine, beynim bilgisayar, ruhum da elektrikmiş, sadece genlerim kendini kopyalayabilsin diye varmışım. Ve bir gün ölüp, yok olacağım!”

    2. oğlan: “Yok ya ben biliyorum, cennetten kovulmuşuz da, Tanrı’nın yazdığı kaderimizin oyuncağıymışız! Yani sıkılcaz mıkılcaz ama n’apalım ölene kadar hayat böyle işte!”

    Sonra ikisi birden: “Her neyse iki şekilde de hayat çok anlamsız ya, bir sürü şeyle uğraştık; playstation, x-box vs bile sıkıntımızı geçirmiyor. Acımızı biraz da seninle uyuştursak ?! Biliyoruz bundan da sıkılacağız ama birlikte ev araba vs alırız, gezeriz, tozarız, çoluk çocuk yaparız falan filan!”

    Dedikleri anda alımlı ablamız cevap veriyor: “Onu bunu bilmem, ben de çok sıkılıyorum ama güzel olan benim, siz kıllı ve kaba olansınız, o yüzden sizin bir şeyler yapmanız gerekiyor... Yalnız elinizi çabuk tutun çünkü güzelliğim geçiyor!”

    İçimden: “E tamam da, hayat hala anlamsız, o n’oolcak?!” diyorum.

    Kız tekrar lafı alıyor: “Başlatma hayatın anlamından, güzellik geçiyor dedik ya…"

    Uzun lafın kısası; çok şaşkın, çaresiz ve yalnızız ama hiç de değilmişiz taklidi yapıyoruz… Hastayız. Hepimiz hastayız. Hem de çok hastayız…

    bisiklet istanbul ankara

    Galiba kadınların da erkeklerin de biraz daha empati yapmaları lazım. Bende eksik olan parça olduğu için, veya ne bileyim farklı bir bakış açıları olduğu için sürekli karşı cinsi düşünüp anlamaya çalışıyorum. Biliyorum ki onların gözünden bakabilirsem vizyonum genişleyecek.

    Sanırım şöyle bir şey var: “Evrimsel Tekamül” yapısı gereği ve neslin devamını garanti etmek adına canlıları cinslere ayırıp, üremeleri için onları cesaretlendiriyor. Ama ne yazık ki bunu gerçekleştirirken; erkekleri kadın delisi, kadınları da bebek delisi yapıyor.

    Evrim birer atımlık biyokimyasal barutlarını, yani hormonları aslında son derece verimli kullanmış. Kadının cazibesine kapılması için erkeğe testosteron vs verirken, kadını da bunun ikizi ile donatmamış. Nasıl olsa erkek, testosteronun kendisine oynayacağı oyunlar sebebiyle, ne olursa olsun bir şekilde kadını elde edip, cinsel görevini yerine getireceği için, Evrim kalan barutunu bu hormonun kadındaki karşılığını oluşturmak yerine, kadınları bebeklere aşık edecek bir sıvı yaratmak için kullanmış. Belki böyle bir hormon henüz bulunmamıştır ama bebekle oynayan her kadın gördüğümde ben bunun varlığına yüzde yüz emin oluyorum…

    Her ne kadar bu durum cinsler arası münasebetleri oldukça karıştırsa da, buradan hareketle güzel bir empati yakalama şansımız olduğunu düşünüyorum! Kadın olmadığım için, erkek kimliğimle yapabileceğim öneri şu: Eğer hanım arkadaşlarımız kör olmayasıca, seks delisi, açgözlü erkekleri anlamak istiyorlarsa, kadının erkekler için ifade ettiği anlam ile, bebeğin kendileri için ifade ettiği anlamın aynı olduğunu düşünebilirler.

    Mesela şunlar gibi;

    Nasıl ki bir kadın bebek gördüğünde bakmadan duramazsa, bir erkek de kadın gördüğünde bakmadan duramaz,

    Nasıl ki bir kadın, bir bebek ona gülücük attığında kendisini tutamayıp saçmalamaya başlarsa, bir erkek de bir kadın ona gülücük attığında kendini tutamayıp saçmalamadan duramaz,

    Nasıl ki bir kadın, bir bebeğin açık poposunu gördüğünde ısırmadan duramazsa, bir erkek de… Bunu yazmasam da olur herhalde çünkü her halükarda sansürlenecektir zaten!

    Her neyse, siz ne demek istediğimi anladınız sanırım. Sakın yanlış anlaşılmasın, amacım hemcinslerimin fırsatçı davranışlarını aklamak değil. Sadece işin doğasına dair kendimce yakaladığım naçizane ipuçlarını paylaşmak istiyorum.

    Hal böyle olunca, aşık olmak erkek için şıppadanak gerçekleşebilen bir şeyken, bizim hormon kadınların aklını başından almadığı için ve üstüne üstlük biz erkekler bırakın kadınlar gibi güzel olmayı, hem tüylü ve köşeli olduğumuz, hem de testosteronun yan etkileri sebebiyle baya bir odunsulaştığımız için, belki aşık olmak değil ama ilişkiye girmek kadınlar için baya zorlu bir meydan okuma haline geliyor.

    Bu da aslında kadınların aşık olduğuna karar vermesinin neden daha uzun sürdüğünü açıklıyor… Hormonların desteğinden mahrum kalan kadınlar maalesef mantıklarının insafına kalıp mecburen, güvenilirlik, kibarlık, anlayış, mizah vs gibi daha daha derin ve kalıcı kişisel özelliklerin arayışına girmek zorunda kalıyorlar. Ne zor…

    O yüzden bu bilgilerin ışığında tavsiyelerim şu yönde olacak;

    Kadınlar: eğer bir erkek size mal mal bakıyorsa, onu mazur görün ve bebek görüp kendinden geçmiş bir kadın olduğunu farzedin.

    Ve erkekler, bir kadın sizi süzüyorsa, muhtemelen sizi beğenmiştir ama bu onlar için yeterli olmadığından aynı zamanda adam olabilme kapasitenizi de ölçmeye çalışıyordur. Sakın ha poponuzu ısırmak için sabırsızlandığı hissine kapılmayın. Çünkü her ne kadar anneniz size öyle davransa da artık bebek değilsiniz. Üstelik kıllı ve kabasınız. Ve her yeni bebek gördüğünüzde poposunu ısırma bağımlılığın esiri olmak yerine, bebeğinizi büyütüp harika bir çocuk olma macerasında ona eşlik etmek istiyorsanız, bir an önce daha derin ve duygusal yönden tatmin edici ilişkiler geliştirebilmek için çalışmaya, güvenilir, kibar, anlayışlı ve eğlenceli biri olmak yolunda çaba göstermeye başlayın.

    bisiklet istanbul ankara

    Aslında kadın ve erkek olarak benzerliklerimiz farklılıklarımızdan çok daha fazla. Ama maalesef iletişimimiz yeterince iyi değil. İki tarafın da derinden eksikliğini çektiği ve umutsuzca beklediği şey aslında aynı; sadece kendisi olduğu için beğenilmek, kabullenilmek, karşısındaki için değerli olduğunu hissetmek. Aslında karşınızdakine bir merhaba demek, korktuğunuz gibi onun sonsuza dek kölesi olacağınız anlamına gelmiyor. Üstelik o da gülerek size merhaba dediğinde aslında “artık benimsin, yaktım çıranı” manasına da gelmiyor…

    Düşlediğimiz şey varlığımızın başkaları tarafından bir gülücükle onaylanması aslında, yoksa karşımızdakinin özeline kabul edilmek için can atmıyoruz. Hatta herkesin bundan ödü patlıyor. Daha kendisiyle bile barışık değilken bir başkasının yükünü nasıl taşıyacak ki zaten?! O yüzden birbirimize gülümsesek yetecek, illa da yatmamıza gerek yok. Ama gerçek ilişkilerden korkan kendimiz mi desem, yoksa daha çok mal satmak için cinsel zaaflarımızı kullanan sistem mi desem, bu durumu pek bir güzel kullanıyor. Yani iş içimizdeki çocuklara kalsa, veya zihnen daha özgür olabilsek sekse bu kadar düşkün olur muyduk, pek emin değilim. Düşünsenize yürümeye bile üşenen bir toplumun, bu kadar efor gerektiren bir iş için her zaman hazır ve amade olmadı sizce de biraz garip değil mi ?

    Şu kanıya vardım ki: Erkekler de kadınlar da birbirlerini sandıklarının yaklaşık iki katı daha fazla beğeniyorlar. Muhtemelen çok hoş olduğunu düşündüğünüz kişi de sizin çok hoş olduğunuzu düşünüyor. Yine muhtemelen aslında sizinle ilgili olarak, onu hoş bulduğunuzu bilmekten daha öte bir ihtirası yok. Ve yine muhtemelen bunu birbirinizle paylaştığınız anda kendinizi kuş gibi hafiflemiş ve güneş ışığı kadar mutlu hissettirmekten başka birbirinize vereceğiniz bir yük olmayacak.

    Fakat bu konularda kendimize güvenimiz öylesine az ki. Böylesine ağır bir bedel ödememize rağmen yine de ördüğümüz duvarların arkasında kalmayı tercih ediyoruz. Ama bu büyük bir paradoks. Çünkü böyle yaptıkça yalnızlığımızı büyütüyor, sonra bu gazla ilk fırsatta hastalıklı ilişkiler geliştiriyoruz.

    Zaten bu durum ekonominin çok işine geldiği için değiştirmek de iyice zor. Kapitalizmin tam da arzuladığı gibi mutsuzluğumuz bizi çevreliyor ve kendimizi iyi hissedebilmek için aslında ihtiyacımız olmayan bir sürü şeye sahip olmaya yönleniyoruz. Evet, ekonomiler için en kötü şey herkesin mutlu olmasıdır. Çünkü o zaman kimse ihtiyacı olan dışında bir şey yapmak için yeltenmiyor ve sistem çöküyor. O yüzden sistem savaşları körüklüyor. Çünkü biliyor ki savaş olduğunda br şeyler satılır, hem de olabilecek en yüksek fiyattan. Mesela kadın ile erkeğin arasında savaş çıkartıyor, sonra onlara parfüm, güzellik, araba, statü vs satarak karına kar ekliyor…

    Şimdi sistem sistem deyip, bütün faturayı ona çıkarmak da haksızlık aslında. Bu sistem uzaydan gelmedi ya! Aslında şu anki popüler ekonomik sistem olarak kapitalizm, bizim yani insanların ekonomik izdüşümünden başka bir şey değil. Ve ana teması da bencillik!!! Dolayısıyla biz insanlar, “Ne pahasına olduğunu pek umursamadan, Hep Bana’cılıktan vaz geçmedikçe” sistemin değişmesini ummak da hayalcilikten başka bir şey olmayacak.

    Zaten oldum olası anlayabilmiş değilim, nereden geliyor bu değirmenin suyu ? Eğer kaynaklar sınırlı ise, birileri zenginleşirken birilerinin de fakirleşmesi gerekmez mi ? Ya da diyelim ki çoğunluk zenginleşiyor o zaman kaynağın, yani dünyanın fakirleşmesi gerekmiyor mu ? Haa doğru ya, zaten bir sürü fakir var ve gezegenin de neredeyse içine etmiş durumdayız. Tabii bir de bilançoda gelecekte ödenecek borçlar denen ve çocuklarımıza ait bir kalem var. Şimdi oldu, hesap denkleşiyor… Ama bir daha sorayım: Kendileri bile ne işe yarayacağını bilmeden üç beş kişinin bu kadar gereksizce zenginleşmesi için, bizim, dünyamızın ve çocuklarımızın bu kadar sıkıntı çekmesine gerçekten değer mi ? Üstüne üstlük birbirimize merhaba diyebilmek için beş kuruş paraya da ihtiyacımız yokken !!!

    bisiklet istanbul ankara

    Aslında korktuğumuz gibi değil. Belki ihtiyacımız olmayan bir sürü şey çok pahalı ve para gerektiriyor ama mutluluğumuz için gereken her şey bedava: sevgi, umut, inanç, cesaret, tutku, onur . Tek yapmamız gereken o anda hangisini ışıldatmak istediğimize karar vermek ve bunun için çalışmaya başlamak. “Daha ne isteyebiliriz ki ?

    Korkunun ecele faydası yok. Bencillik ise tam bir fecaat. “Bence oturup yeniden düşünmemizin vakti çoktan geldi de geçiyor” derken bir de bakıyorum ki : “KEMER”e gelmişim ve geçiyorum. Kemer dediğim şey eski bir iskele aslında. Denizin on beş yirmi metre içerisinde öylece duruyor. Zamanla üzeri yıkılmış ve şu an tıpkı antik bir Bizans kemerine benziyor.

    Gözlerimi kısıp incelemeye başlıyorum. Bundaki sır ne ola ki? Soldan bakıyorum bir şey yok, sağdan bakıyorum bir şey yok. Doğrultusunu takip edip bir şeyler bulmaya çalışıyorum, nafile… Gel zaman git zaman epey bir uğraştıktan sonra pes ediyorum. Tek bulabildiğim sekiz tane ayağı olduğu. Nedense bu aklıma takılıyor ama ciddiye almayıp bir süre sonra pes ediyorum.

    Bir kez daha: “Belki de fazla zorluyorum. Yürüyüşün keyfini çıkarsam sanki daha iyi olacak.” deyip tekrar yola düşüyorum. Zaten gördüğünüz gibi kafam da pek eğlenceli çalışıyor bugün. Bu düşünceyle tekrar keyfim yerine geliyor. Müziğin sesini de iyice açınca bacaklarım anında uyuveriyor tempoya. Yeniden sahilde kayar gibi gitmeye başlıyorum.

    Bu duyguyu tarif etmem lazım. Çünkü bence yürüyüş yapmanın en keyifli taraflarından birisi bu. Aslında yürümekten çok bir hareket halinde olma duygusu. Ya da durağan kalmama, hayatın ritmine katılma duygusu.

    Hani manzarası güzel olan yerlerde oturup, dakikalarca o manzarayı seyrederler ya?! İşte ben bunu bir türlü anlayamıyorum. Mesela bu bana yapılabilecek en büyük zalimlik. Orada her şey devinirken, dalgalar denizi dans ettirip martılar gösterilerini sergilerken, güneş renkten renge girip insanlar neşeli neşeli dolanırken, benim buna katılmamam, yani hareket etmeden bir yerde durup, tabiri caizse kendimi jiletle keserek bu manzaranın dışarısına çıkarıp, öylece ona bakmam neredeyse imkansız. İmkansız değilse bile az önce söylediğim gibi bana yapılabilecek en büyük zalimlik. Sanırım bu duyguyu sonuna kadar paylaştığım bir sürü arkadaşım da var. Kim mi onlar? Tabi ki çocuklar! Bence onlar yaşamayı daha iyi beceriyorlar. Ha bir de kapı gıcırtısı duyunca bile oynamaktan kendini alamayan hanımlar ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır eminim…

    Her neyse, benim bu yaşımdayken sahilde çocuklar gibi hoplayıp zıplamam ya da dansetmem pek uygun karşılanmıyor ama, kulaklarımda sevdiğim bir müziğin enerjisi ve bacaklarımda hayatın dans ettiren gücünü hissederek yürümek de en az onun kadar keyifli oluyor. Sanki bu şekilde hayatın o büyülü devrine, döngüsüne katılmış, deyim yerindeyese kaynağa dönmüş oluyorum. Sanki bu şekilde o güzel manzarayı, denizi, güneşi, martıları, çocukları kendimce ve elimden geldiğince taltif etmiş, onurlandırmış oluyorum. Öylesine kıvanç verici ki.

    bisiklet istanbul ankara

    Dinamik bir şekilde ve tempomu bozmadan yürürken, bir müddet sonra hipnoz gibi bir şey oluyor. Yol altımdan akarken, etrafımdaki manzara da bir araçla giderken film çekimi yapıyormuşçasına arkamda kalıyormuş, ve ben aslında yürümüyormuşum da kayarak ileriye doğru hareket ediyormuşum hissine kapılıyorum. İşte o anda istemeden ağzım kulaklarıma varmaya başlıyor…

    Ve anında bu duygunun geri dönüşünü almaya başlıyorum. Karşıdan gelen ve bu halimi gören insanlar, önce biraz kastırıp sağa sola bakarak yanımdan geçmeye çalışıyorlar ama sonra dayanamayıp selam veriyor, hatta merhabalaşıyorlar. O anda sanki vücudumun çeperinde bir hare varmış gibi hissetmeye başlıyorum. Belki şaşırtıcı olacak ama bunca zamandır bu durum hiç şaşmadı. Ne zaman kendimi böyle iyi ve mutlu hissetsem, başka zaman yere, sağa, sola bakarak yanımdan geçen herkes benimle selamlaşmaya başlıyor.

    Bir ara bu durumu kendime iş edinip üzerinde baya çalıştım. Önce bulabildiğim bütün “Vücut Dili” kitaplarını okudum, sonra da günler boyunca sahilde yürüyüş yapıp karşımdan gelen insanları izledim ve davranışlarını anlamaya çalıştım.

    Ve sonunda ortaya şöyle bir fotoğraf çıktı; insanlar, sanırım güvende hissetmek için veya utangaçlıklarından veya her ne derseniz deyin; karşısındakine daha uzaktayken, yani arada mesafe varken, yani karşısındaki kişi onu süzdüğünüzden emin olamayacakken rahat bir şekilde bakıyor ve ilgisini çekip çekmediğine karar vererek o kişiyi aklında işaretliyor. Fark edilme mesafesine girdiği anda ise bakışların yönü değişip, aşağıdakilerden birisini uygulamak üzere sahne alınıyor:

    Eğer pek ilgisini çekmediyseniz, şöyle bir bakıp geçiyor.

    Eğer ilgisini çektiyseniz ve kendisiyle barışık birisiyse, direk gözlerinize bakıp, sizden bir hareket bekliyor, hatta selam veriyor. Böyle birisiyle hiç düşünmeden arkadaş olup neler olacağına bakabilirsiniz...

    Eğer yanınızdan geçerken, “siz hariç her şeye” bakıyorsa; görünenin aksine, sizinle çok ilgilendi ama bunu anlamanızdan ödü patlıyor… Çok utangaç ve ne yapacağını bilemiyor…

    Sizinle göz göze geldikten sonra yere bakıyorsa; sizden hoşlandı ama ilk hareketi sizin yapmanızı bekliyor...

    Yanınızdan geçerken arka arkaya iki kez baktıysa; kesinlikle sizinle ilgilendi. Bir daha karşılaşırsanız selam verip, konuşmayı deneyin...

    Birkaç saniyeden fazla aval aval bakıyorsa; ya salağın teki ya da kara-sevda başlangıcı. Ne yapacağınızın kararını size bırakıyorum…

    Şunu da eklememde fayda var: insanlar kadın veya erkek olun fark etmez eğer sizi önemsemişse daha uzaktayken saçını, kıyafetini vs düzeltmek için ufak tefek hareketler yapmaya başlıyor ve size yaklaşınca birden dünyanın en kendine güvenen insanıymış yürüyüşü moduna geçiyor.

    Yine genel bir tespit: Düşünülenin aksine görünüşünüz iyileştikçe ve kendinize güveniniz arttıkça karşı tarafın size olan ilgisi azalıyor. Ben buna “Güzellerin Yalnızlığı Sendromu” diyorum. Sanırım büyük çoğunluğu utangaç ve kendine güvensiz insanlardan oluşan bir toplum olduğumuzdan, karşımızdaki kişinin iyi görünüşü ve kendine güveni bizim üzerimizde yıldırıcı bir etki yaratıyor ve “Yok ya bu hayatta bana bakmaz.” tarzı bir tepki vererek hem güvensiz olduğumuz için kendimizi hem de iyi göründüğü için karşımızdakini cezalandırmış oluyoruz. Halbuki sorsak herkes iyi görünüşlü ve kendisine güvenen birileriyle birlikte olmak istiyor! Bu durum sizce de traji-komik değil mi?!

    bisiklet istanbul ankara

    Bunları sadece ben söylemiyorum, biraz literatür karıştırınca göreceksiniz ki beden dili araştırmaları da aynı şeylerden bahsediyor. Benim yaptığım sadece bunları alıp saha çalışmasına çevirmek oldu. Biliyorum, belki çok fazla deşifre ediyorum ama, diğer türlüsü, yani bu kadar yalnız hissederken böylesine iletişimsiz kalmak da gerçekten çok saçma… Üstelik bence sahil, insanların tanışıp, arkadaş, dost, sevgili vs olabileceği dünya üzerindeki en güzel ve uygun atmosferlerden birisi. Bunu değerlendirememek çok üzücü oluyor. O yüzden üzerime düşeni yapmaya, insanların biraz daha cesur davranıp birbirleri ile daha çok etkileşebilmesi için tespitlerimi paylaşmaya çalışıyorum.

    Ve son olarak yine genel bir tespitim: Hayvanlar, deliler, çocuklar ve yaşlılar bu davranış kalıplarını hiç iplemiyorlar. O kadar samimi, içten ve hesapsızlar ki. Sanırım bunun sebebi şöyle bir şey: Siz de takdir edersiniz ki insanın en yalnız ve Tanrı’ya en uzak olduğu nokta, en aklı başında ve rasyonel olduğu orta yaşlar. İşte biz bu noktadayken hayvanlar, deliler, çocuklar ve yaşlılar Tanrı’ya bizden çok daha yakın oldukları için bu saçma sapan benmerkezci ve savunmacı zihin oyunlarından da bir o kadar uzak kalabiliyor ve gerçek kendileri olabiliyorlar…

    Şimdi size bir bonus vereceğim. Bunu kendim defalarca denedim ve her seferinde işe yaradı.

    Bir aralar Bollywood-Hint filmlerine takmıştım. Hollywood’un o endüstriyel ve mekanik gişe rekortmeni filmleri ile Avrupa’nın iç karartıcı kendinle hesaplaşma hikayelerinden sonra, yeniden doğan güneş gibi gelmişti bana. Hala da çok seviyor ve izliyorum. Bazen çok saçma olsalar da hem çok insaniler, hem umut dolular, hem de müzik ve danslar gerçekten çok güzel. Bu arada bilmeyenler için söyleyeyim, halihazırda bir yılda Hindistan’da çekilen filmlerin sayısı Hollywood’dan fazla, dolayısıyla film endüstrisi oldukça gelişmiş. Çekimleri ve müzikleri gerçekten en üst seviyede filmler izleyebiliyorsunuz. Özellikle Amir Khan’ın oynadığı filmleri hiç çekincesiz hepinize önerebilirim…

    İşte bu merakımı takiben, güncel Hint müziklerini keşfetmem de pek uzun sürmedi. Biraz bakarsanız göreceksiniz ki; film jeneriklerinin başını çektiği ve oldukça güçlü bir Hint Pop müziği stoğu oluşmuş durumda. Ben de bunları kurcalarken: “Tashreef Song” adlı bir şarkı keşfettim. “Rochak Kohli” söylüyor ve “Bank Chor” isimli filmin jenerik müziği. Peki bu şarkının özelliği ne? Bu şarkının özelliği, acayip komik olması! Hintçe anlamamama rağmen, bu şarkıyı her duyduğumda ister istemez ağzım kulaklarıma varıyor. Deneyin, eminim siz de bana hak vereceksiniz…

    Ve bir gün yine sahilde yürüyüş yaparken, kulaklıklarımı takıp, bu şarkıyı açmamla birlikte ağzım kulaklarıma varınca bir de baktım ki karşımdan gelen insanların çoğu bana selam veriyor… Önce pek anlam veremedim ama biraz düşününce fark ettim ki, karşımdakine içten bir şekilde gülümsediğim anda, genelde insanlar buna karşılık vermeden geçemiyorlar. Artık ne zaman keyfim pek yerinde olmasa sahile gidip bu şarkıyı dinleyerek yürüyüş yapıyorum. Ve bir süre sonra insanlarla merhabalaştıkça, başka hiç bir şekilde satın alamayacağım bir enerji bedenime dolup beni yeniden hayatın keyifli kısımlarına döndürüveriyor… Bende işe yaradı. Siz de bir deneyin derim!!!

    bisiklet istanbul ankara

    Artık Suadiye’yi geçtim, yavaş yavaş Şaşkınbakkal’a doğru geliyorum. Sahilde yürüyüş yapmanın o tatlı hazzı ile yine mutlu mutlu yürürken sekiz gözlü meşe ağacı birden gözüme takılıyor. Bu ağacı çok seviyorum. Şu anda yaprakları yok ama yazın öyle zengin ve babacan duruyor ki anlatamam. Bir de önceki yıllarda yapılan budamalar yüzünden gövdesinde oluşmuş sekiz tane budak var. Bunların her biri neredeyse bir karış çapında birer göze benziyor. O yüzden ben de ona “Sekiz Gözlü” adını taktım. Arada geçerken selamlaşıyoruz. Komik belki ama, konuşamasa bile sahilde kimse yoksa kendimi yalnız hissetmememe yardımı oluyor.

    Her neyse, onun sekiz gözlü gövdesini görünce aklım ister istemez bizim sekiz ayaklı Kemer’e kayıyor. İpuçlarından birisi de burada olmasın sakın?! Bir heyecan çimenlerin üstünden geçip yanına varıyorum… Tabi ki ben ona bakıyorum, o da bana!!! Tamam sekiz gözü var da… Başka?! Başka da bir şey yok…

    Sırtımı ağaca verip sağı solu taramaya başlıyorum: “Bakalım dikkat çekici bir şeyler görebilecek miyim?” diye. Ama hayır, sıra dışı hiç bir şey yok. Dikkat dağıtıcı tek şey, ağacın dibindeki hortumun ucundan şırıl şırıl akan su…

    Yürürken hafiften yoruldum sanki. Suyun şırıltısını dinleyerek hortuma bakarken tatlı tatlı gözlerim dalıyor. Çok güzel bir duygu. Böyle uykuyla uyanıklık arasında olmaya bayılıyorum. Ne maddesin ne de ruh, tam ortasındasın sanki…

    Ve bu büyülü anda hop yeniden bir flash-back yaşıyorum. Düşünce aklımda hızla patlıyor ama aslında öncesinde ağır çekimde yükseldiğini hissediyorum. Akan suyun parlayan görüntüsü ve artık derinlerden gelmeye başlayan şırıltısı önce gözlerimden ve kulaklarımdan beynime ulaşıyor, ardından da bacaklarımın arasına doğru hücüm edip, mesanemde baskıya dönüşüyor.

    Evet şırıl şırıl akan suyun etkisiyle bir anda acayip çişimin geldiğini hissediyorum. Bunu hissetmemle birlikte bakışlarım ilerideki İBB’nin umumi tuvaletlerine dönüyor ve işte onun o turuncu rengini gördüğüm anda da flash-back gerçekleşiyor.

    Rüyamda bu tuvaleti gördüğümü hatırlıyorum. Evet, cevap orada. Bunu zaten bildiğimin farkına varıyorum. Artık çok kalmadı, birazdan cevabı bulacağım. Keyfim yerine geliyor, yüzüm gülmeye başlıyor…

    bisiklet istanbul ankara

    O keyifle telefonumu çıkarıp, hareketli bir parça seçiyorum. Anında kulaklıktan geçen enerji bütün vücuduma doluveriyor. “Tanrı’nın dili olsaydı bu olurdu” herhalde diyorum kendi kendime. Yani iletişim kurmak için müziği seçerdi kesin…

    Meşhur soru vardır ya: “Issız adaya düşsen yanına alacağın üç şey ne olurdu?” diye. Diğer ikisi değişebilir benim için ama üçüncüsü muhakkak müzik olurdu. Yani bir şeyler hissedemedikten sonra yaşamak pek kayda değer değilmiş gibi geliyor bana…

    Müziği ne kadar seviyorsam, müzik videolarına da o kadar gıcık oluyorum sanırım… Yani bazıları gerçekten güzel, özel ve yaratıcı sahnelerle dolu ama çoğunluğu, paylaşmaktan çok tüketimi körüklemek üzerine kurulmuş. Onlar da tıpkı reklam filmleri gibi. Küçükken kediler ile oynadığım bir oyunu hatırlatıyorlar bana. Güneşli havalarda saatimden yansıyan ışığı bir duvara tutup dakikalarca işkence çektirirdim hayvanlara, bir oraya bir buraya zıplatarak. Işıltı aklını başından alıyor olmalı neden bilmiyorum ama, tam patilerini üzerine kapatıp yakaladığını sandığı anda, yansımayı başka bir yere kaydırınca deli olup hop oraya zıplardı bu sefer de. Çocukluk işte… O zamanlar sadistçe eğlenmem dışında pek bir anlamı yoktu benim için ama şimdi düşününce koca koca dersler çıkıyor altından.

    Birincisi, o kedi o ışığa neden o kadar düşkün, sorusu ? Ki bence bu insan olarak bizim için: “Neden güzelliğe ve güzel şeylere bu kadar düşkünüz?!” sorusuna tekabül ediyor ve başlı başına bir kitap konusu. Belki ileride bu konu hakkında detaylıca konuşma fırsatımız olur…

    İkincisi ve asıl hakkında konuşmak istediğim şey ise, bunu fark etmiş olup da bizi o kedi gibi oynatmakta olan sistem ve saati oynatıp duran reklamcıların marifetleri!!! Evet, güzelliğe olan düşkünlüğümüzü kötüye kullanıp, o kedi gibi oynatıp duruyorlar bizleri aslında. Önce ışığı bir noktaya tutup ağzımıza balı çalıyorlar, sonra da tam ışığı yakaladığımızı sandığımız anda hop, yansımayı başka yere kaçırıyorlar.

    Buna en güzel örnek az önce bahsettiğim müzik videoları. Önce çok güzel bir kız, yakışıklı bir oğlan, bir manzara, bir araba, kıyafet vs ekrana geliyor, tam dikkatlice bakacakken hop görüntü yok olup bir başkası geliveriyor… Çünkü bunu yapanlar çok iyi biliyorlar ki: eğer yeterince o görüntüye bakabilirsek, görünen şeyden sıkılmaya başlayacağız.

    Çünkü:

    1- O görünen şey cansız, dünyanın en güzel şeyi bile olsa bir süre sonra ilgimizi kaybedeceğiz,

    2- Üzerine tonlarca makyaj veya fotoşap uygulanmış, yeterince bakarsak bunun da farkına varacağız,

    3- Her ne kadar artık zihinsel olarak tavsamış olsak da, hem ekrandaki hem de basılı materyaldeki görüntüler iki boyutlu. Üstüne üstlük görmek ve duymak dışında bize ulaşma şansları yok. Yani mesela, eğer isterseniz ekrandaki veya dergideki görüntünün içine girip, görmekte olduğunuz güzel kızın-yakışıklı oğlanın yanağından bir makas alamıyorsunuz.

    İşte bunun çok iyi farkında olan ve geçimleri işlerini yaptıkları firmaların ürünlerini satmaya bağımlı olan zevat, tam bizler bu sahte vaatlerin farkına varacakken hoppadanak görüntüyü, müziği, vs değiştiriveriyorlar.

    bisiklet istanbul ankara

    Bir de şu “Dijital Dünya” meselesi var bu aralar pek revaçta ve pek bir enerjimizi alan. Hem de pek bir evlere şenlik ve o da ayrıca bir kitap konusu, o yüzden hiç girmiyorum… İşte o Dijital Dünya’nın sıfır ve birlerinden, iki kere ikinin dört etmesinden gerçekten o kadar sıkıldım ki! En önemli meselelerde iki kere iki, dört etmiyor ki zaten! Ne aşkta çalışıyor o formül, ne de eğer varsa Tanrı’ya ulaşmakta… Biliminsanlarının sıkıcı formüllerindense Shakespeare’in içimi eriten sonelerini veya Yunus’un burnumu sızlatan dörtlüklerini tercih etmişimdir her zaman. O yüzden, artık karını maksimize etmek zorundaki “Gösterip de Vermeyen” değil de Aşk Pröfesörü olmak istiyorum!. Veya Sevgi Doktoru. İyilik İşleri Genel Müdürü de olabilir. Ya da Kötü Kalpler yarışması sonuncusu!

    Yine konu dağıldı… Her neyse artık tuvaletin önündeyim ve neredeyse altıma yapmak üzereyim. Birazdan bitiyor bu işkence/eğlence…

    Turnikeden geçip, soluğu pisuvarın önünde alıyorum. Yemişim aklımdaki bütün soruları da cevaplarını da… Mesanede panik varken diğer her şey ağırlığını yitiriyor gerçekten. Bence açlıktan bile daha kötü bu. Çünkü acıkınca bir şeyi tutman gerekmiyor. O yüzden bebeklerde kaka-çiş eğitimi de bu kadar zor oluyor herhalde.

    Her neyse, epi topu bir dakika bile sürmese de gerçek mutluluğu iliklerime kadar hissediyorum. Yahu kıssadan hisse, rüyamdaki mesaj bu muydu yoksa: “Soruları cevapları boş ver. Hayat küçük mutluluklarla dolu. Tadını çıkartmaya bak!” mı demek istiyordu acaba rüyam?

    Yeniden dünyaya dönerken kafam karışıyor. Ama bu pek fazla sürmüyor. Ellerimi yıkamak için lavaboya yönelip de aynada kendimi görmemle birlikte düğüm de çözülüveriyor.

    Ve sonunda hazineme ulaştım. “Tabi ya, nasıl da akıl edemedim ki!!!” diyorum içimden.

    Aynadaki aksim, tamı tamına rüyamdaki görüntüyle örtüşüyor. Evet, aklımdaki bütün soruların cevabını bulacağım yer tam karşımda aynada duruyor. O yer benim pişmiş kellem. Öyle ya bu kafadan çıkan deli saçması soruların cevapları, yine bu çatlak kafadan başka nerede olabilir ki ?

    Ayrıca ironik de olsa rüyamın sebep olduğu bu kısa yolculukta yine ne çok şey düşünüp, sizlere anlatmaya çalışırken ne çok şeyin farkına vardığıma şaşırıyorum.

    Hafiften hayal kırıklığına uğramama rağmen yine de kendimi bu sabaha göre daha bilgeleşmiş hissediyorum. O yüzden keyfim yerinde. Ayrıca, hava güzel, harika bir sahilde heyecanlı bir yürüyüş yaptım. Üstelik az önce de bahsettiğim gibi ihtiyacım olan her şey bedava…

    Sallanarak dışarı çıkıp kendimi sırt üstü çimenlerin üzerine bırakıyorum. Gülümsemem yüzümde büyüyor. Hazinemi bulmuş olmanın keyfiyle gökyüzünü seyrederken aklımdan şuna yakın bir şeyler geçiyor: “Bugünü de zaten bilinçaltından bildiğim bir şeyi, her cevabın bende saklı olduğunu bilinç düzeyine çıkararak bitirdim. Sanırım görevimiz bu: Hayata bilinç getirmek…”

    Birden daha önceden okumuş olduğum bir cümleyi hatırlıyorum; “Bilim tarihinin tamamı, şeylerin hiç de sandığımız gibi olmadığının ispatlarından ibarettir!”. Ardından nedense gözümün önüne bir sihirbazın kurnazca gülümseyerek gösterisindeki hileyi anlatışı geliyor…

    İşte bu… Hayat koca bir sihir gösterisi ve biz de aslında hiç bir şeyin göründüğü gibi olmadığını keşfederek ilerliyoruz. Ne hoş…

    Sanırım öldüğüm anda da aynı şey gerçekleşecek ve bu bedendeki son sözlerim veya bir sonraki hayatımın ilk düşünceleri şöyle bir şeyler olacak:

    “Tabii ya, nasıl da düşünemedim ki?!!!”

    Sevgiler…

    Kartal Kendirci
    İstanbul, Ocak 2019

    bisiklet istanbul ankara
  • My Page

    Bisikletle Antalya'dan Adana'ya

    Torosların Eteklerinden Sahil Boyunca Akdeniz

    Learn More
    My Image

    Gerçekten inanılmaz: İstanbul buz gibiydi ama buralara şimdiden bahar gelmiş. Otların baharla gelen deli yeşili, meyve ağaçlarının dallarındaki bembeyaz mısır patlaklarıyla atışıyor sanki. Renkler o kadar kışkırtıcı ki, insanın otları ve çiçekleri çiğ çiğ yiyesi geliyor. Dağlar heybetli, deniz uçsuz bucaksız. Güneş ile bulutlar tiyatro ışıkçısı gibi bir dağları bir denizi pozluyorlar sahnede. İkisi de gelinlik kızlar gibi, ben güzelliklerini idrak ettikçe sanki daha da coşup en cazibeli pozlarını vermenin yarışına girişiyorlar. Ve yine oluyor, aklım duruyor, pedallamaktan hipnoz olmuş bir halde, artık düşünmeyi bırakıp ağzım bir karış açık, ilkel halime dönüşüveriyorum… Budur…


    1.GÜN / ANTALYA-GAZİPAŞA / 160 km yol - 700 mt irtifa

    Evet, iki teker üzerinde kendimden kendime yolculuklar yapmaya ve kendi çapımda minik gezi yazıları yazmaya devam ediyorum. 
    Önceki yazımı okumuş olanlar hatırlayacaklardır, “Avustralya Kıta Geçişi” öncesi bu son antrenman turum olacak. Kızıl Kıta’nın önce zorlu çöllerinde, sonra da karlı dağlarında sürüşe başlamadan önce hem kendimi, yani bedenimi ama özellikle zihnimi, hem de ekipmanlarımı denemek için artık bu son fırsat…

    Şans yüzüme güldü ve yine haftalar süren hava durumu takibi sonucunda, Antalya-Anamur-Silifke-Mersin-Adana hattında dört günlük bir açıklık yakalayabildim. Zaten bu mevsimde Türkiye’nin başka bir yerinde uzun sürüş yapmak pek olası değil.

    Açıklığı görür görmez THY’den dört gün aralıklı gidiş-dönüş biletimi alıyorum. Biraz iddialı oldu sanki ama sorun çıkmazsa beşyüzaltmış kilometrelik yolu dört günde alabilirmişim gibime geliyor. Hem zaten ortalamamı bu seviyelere çekmezsem Avustralya’da işim çok zor olacak, o yüzden kendimi biraz zorlamayı uygun görüyorum.

    Uçak biletimi neredeyse otobüsten daha ucuza alınca pek keyifleniyorum. En çok da muavinlerle bagaj çekişmesi yaşamayacağım için seviniyorum. THY, kilosu uygunsa bisikletleri kayak, sörf veya snovbord gibi spor aletleri kapsamına sokarak hiç sorun etmeden taşıyordu. Yalnız son zamanlarda bisikletlerin paketlenmesi zorunluluğunu getirdiği için işler biraz sıkıntılı. Ama ben de şöyle bir yol bularak bu sorunu aştım: Soft-case yani sert olmayan bir bisiklet çantası aldım. Tekerlekleri söktüğümde bisiklet rahatça bu çantaya sığıyor ve kolayca uçağın bagajına verebiliyorum. Çantanın boş haliyle kapladığı alan ise katlandığında bir sırt çantası kadar. Uçaktan inince çantayı katlayıp, en yakın kargo ofisinden gideceğim şehirdeki havaalanına en yakın şubelerine kendi adıma postalıyorum. Böylelikle vardığımda hazır halde beni bekliyor oluyor. Hatta “Bakalım hangimiz daha çabuk gideceğiz?” diye kendime motivasyon bile yapıyorum.

    Yalnız burada dikkat edilmesi gereken bir iki husus var. Birincisi, uçuş esnasında lastikleri indirmek gerekiyor yoksa uçak gökyüzündeyken basınç azalması yüzünden patlayabiliyorlar. Diğeri ise çantayı özel bagaj konumunda vermek. Bunun için çantayı check-in kontuarının yakınında duran özel taşıma aracına bırakmanız gerekiyor. Ben bir de aracı almaya gelen görevliyi bekleyip, çantanın içinde bisiklet olduğu için mümkünse özenli davranmalarını rica ediyorum. Bir de çantayı uçağa en son yükleyebilirlerse çok memnun olacağımı söylüyorum, bu sayede varış havaalanında uçaktan ilk inen çanta olduğu için bisiklete herhangi bir zarar gelmiyor.

    En erken uçuşa bilet aldım ve sabah dört buçuk gibi uyanıp havaalanına yollandım. Ama yine de indi, bindi, bisikleti kurdu vs derken ancak on buçuk gibi sürüşe başlayabileceğim için canım biraz sıkkın. Çünkü yolum uzun ama mevsim dolayısıyla gündüz sürüş saatleri hala sınırlı. Bugün yüzotuz kilometre civarı sürüp Alanya’ya varabilirsem iyi diye düşünüyorum. Zaten çok erken kalktığım ve yol yorgunu olduğum için kendimi ilk günden çok fazla zorlayıp kalan günlerde sıkıntı yaşamak istemiyorum.

    My Image

    Sorunsuz bir uçuşun ardından tam vaktinde Antalya’ya varıyorum. Yolda bir yarım saat kestirdim ama yine de biraz yorgun hissediyorum. Çıkış salonuna vardığımda tam tahmin ettiğim gibi çantayı beni beklerken buluyorum. Son yüklenen çanta olduğu için ilk olarak o çıkmış ve daha diğer valizler banda düşmeden gelmiş beni bekliyor.

    Vakit kaybetmemek için hemen çantayı dışarı taşıyıp, Karayel’i yeniden tek parça haline getirmeye başlıyorum. Önceki yazımı okumayanlar için hatırlatayım: Karayel bisikletimin daha doğrusu yol arkadaşımın adı.

    Karayel’i kurarken çocukluk arkadaşım Volkan geliyor. Kendisi Antalya’da yaşıyor ve fırsat bu fırsat beş on dakika laflarız diye gelmeden önce aramıştım. O da sağolsun kırmayıp gelmiş. Bir de rica ettim çantayı benim için kargolayıp bana en azından kıymetli bir sürüş saati kazandıracak.

    Karayel’i kamyonetinin arkasına yerleştirip havaalanı yakınlarındaki bir benzinlikte laflamaya gidiyoruz. İçine şeker boca ettiğim iki duble çayın ve kısa zamana sıkıştırmaya çalıştığımız yoğun muhabbetin ardından helalleşiyoruz. O kamyonetine atlayıp Antalya’ya dönerken, ben de Karayel’e atlayıp Alanya’ya doğru yola çıkıyorum.

    İşte oldu, yine yollardayız. Turdan önceki son gün ve seyahat genelde stresli oluyor ama daha ilk pedalla birlikte bütün kaygılarım uçup gidiveriyor. Yeniden bir özgürlük duygusu her yanımı sarmaya başlıyor. Hava çok güzel. Güneş karşımdan gözlerime vuruyor ama olsun rüzgar arkamda ve neredeyse kayar gibi gidiyoruz. Keyfim iyice yerine gelince bir de ıslık tutturuyorum. Şeritler akmaya, yol artık geri saymaya başlıyor. Budur…

    Önceki yazımın ardından yapılan yorumlarda en çok sorulan soru bu işi neden yalnız yaptığımdı. Dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım. Yalnız sürmek yerine grup halinde tura çıkarken aslında iki basit takas yapıyorsun: Birincisi, özgürlük yerine güvenliği, diğeri de kendine yolculuk etmek yerine arkadaşlarınla eğlenmeyi tercih ediyorsun. Basitçe söylemek istersek: Benim şu anki seçimlerim özgürlük ve kendini keşiften yana olduğu için yalnız takılmayı tercih ediyorum. Eğer siz de kendinizi tanıdığınızı düşünüyorsanız, o kadar emin olmayın. Bir kaç günlük bir bisiklet turu yapın, ne demek istediğimi anlarsınız. Ha bir de, kendinizi keşfederken etrafınızda kimseler olmasa daha iyi olur diye düşünüyorum…

    Çok özgürleştirici bir şey bu bisiklet turu. Ne astını çalıştırmak için korkutmak ne de üstünü yağlamak için yalakalık yapmak zorundasın. Veya çocuklarının ne işe yarayacağından emin olmadığın orta eğitimini, ölünce kime kalacağını bilemediğin evin taksitini, ya da daha gitmeden ödemesinin dert olduğu gelecek yaz tatilini de düşünmüyorsun. Tek düşündüğün pedalları döndürmek. O da zaten bir noktadan sonra, tıpkı mevlevilerin dönmesi gibi seni alıp başka diyarlara götürüveriyor.

    Gittiğin sürece kendinden başka kimse ile ne rekabet etmek ne de iş birliği yapmak zorunda değilsin. Sadece sen varsın bir de inanıyorsan yukarıdaki Tanrı veya hayat veya adına her ne diyorsanız o yaratıcı güç. O yüzden de yol boyunca Tanrı’nın biricik sevgili kulu sadece sen oluyorsun. O kadar özel bir şey ki bu!!!

    My Image
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    İşte yine tam da böyle hissederken yol kenarında çilek standları belirmeye başlıyor. Fotoğrafını çekmek için bir tanesinin önünde duruyorum ki yolun karşısından güleç yüzlü bir genç seyirtip yanıma geliveriyor. Daha kulaklıklarımı çıkartamadan kocaman bir çileği elime tutuşturuyor: “Abi ye” diyerek. Gülümsemem daha da büyürken neşeyle ısırıveriyorum kan kırmızısı meyvayı. Ummadığım kadar lezzetli. Hayret edip kalanını da atıveriyorum ağzıma. Adını soruyorum; “Müslüm” deyiveriyor. Sıradaki soru tabi ki kaçınılmaz: “Nerelisin Müslüm?” oluyor. “Urfalıyım abi” deyince, hemşerimi bulmanın sevinciyle daha da neşelenip elini sıkıyorum güler yüzlü hemşerimin.

    Laf lafı açıyor. Derken beklenen soru geliyor: “Yolculuk nereye abi?”. Gülerek “Adana’ya” deyince önce gözleri büyüyor, ardından da: “Gidebilir misin abi oraya kadar?” diye hayretle soruyor. Gözlerinde hem şaşkınlık var hem de bu turlarda Müslüm gibi insanların gözlerinde görmeye bayıldığım şey: inanamazlıkla karışmış bir hayranlık duygusu. Bu öyle bir şey ki sanki hem inanamadıkları o şeyi yaptığım için bana teşekkür ediyor, hem de kafalarındaki kalıpları kırdığım için, mümkünsüz görünen şeyin imkanlı olabileceği umudunu yeşerttiğim için bana minnet duyuyorlar… Biraz da Turnusol testi oluyor aslında bu soru. Müslüm gibileri böyle tepki verirken, kimileri -hadi insana dair umutlarını çoktan ipe asmış olanlar diyelim- de tam tersi bir reaksiyonla: “Manyak mısın oğlum?!” demeye getiren bakışlar atıyorlar…

    Hemşerimle helalleşip tekrar yola düşüyorum. Bu düşünceler içerisinde kilometreler birbirini kovalıyor, şeritler akıyor. Yolun bu kısmı biraz tekdüze. Sağlı sollu seraların arasında ufka doğru dümdüz uzanıyor. Çok heyecanlandırıcı değil ama tatlı bir huzur veriyor. Kendimi pedalların dönüşüne kaptırıyor, yavaş yavaş evrenin hiç mola vermeyen döngülerine dahil oluyorum.

    Bu şekilde epey gittikten sonra -epey diyorum çünkü bu durumda insan zaman algısını kaybediyor- sağ tarafımda denizi görünce aniden uyanır gibi olup neşeleniyorum. Sanki güneş üzerine misafir gelmiş, binlerece ışık tanesiyle göz kırpıp duruyor. Önce kesik kesik görüyorum denizi minik kum tepelerinin arasından . Derken hepten bütün ihtişamıyla ortaya çıkıveriyor. Güneye doğru, uçsuz bucaksız göz alabildiğine uzanıyor. Onu öyle görünce içime bir ferahlama geliyor. Düşüncelerimin, hatta duygularımın bile genişlediğini hissediyorum.

    Derken Antalya körfezinin o muhteşem kumsalları kendilerini sergilemeye başlıyorlar. Bir kere daha ne kadar şanslı olduğumuzu düşünüyorum böylesine güzel bir ülkede yaşadığımız için. Deniz var, dağ var, çöl var, nehir var, orman var, göl var, envai çeşit kaya var, dört mevsim var, yağmur, çamur, kar, güneş var… Bu ülkede var oğlu var…

    Sevincim kısa sürüyor. Biraz daha sürünce çocukluğumun muhteşem kumsalı İncekum çıkıyor karşıma. Hollywood filmlerinin aşk sahnelerindeki kumsallara taş çıkartacak güzellikte bir doğa harikası… Yetmişli yılların sonları ve seksenli yılların başları boyunca ne çok tatil yapmıştık burada. O zamanlar inle cin gerçekten de top oynuyorlardı buralarda. Çadırımızı kurup, gece Samanyoluna karışır, gündüz de ayaklarımız yanmadan kumsalı aşıp da denize varabilmek için bin takla atardık. Su içmek için bile dönmezdik denizden çadıra ayaklarımız yanar diye. Akşama kadar o billur suların içerisinde aç biilaç hoplayıp zıplayıp dururduk çakma yunuslar misali… Oysa şimdi gördüğüm şey o kadar farklı ki. Bırakın o muhteşem kumsalın kenarını, içinde bile oteller var. Üstelik eminim ki kumsalı dolduran karınca tertip yaratıkların ağırlıklı olarak konuştuğu dil de Türkçe değil! Tamam, turizm iyiydi, bacasız sanayiydi, garibanlara iş kapısıydı vs de, be müslümanlar insan bizim gibi kitle tatilinden hoşlanmayan, doğayla birlikte olmayı sevenler için de bir iki parça yer ayırabilirdi yani… Şimdi kumsal zengini kendi cennet ülkemizde, arzu ettiğimiz gibi bir tatil yapacak bir tanecik koy bulamıyoruz.

    Bu düşünceler keyfimi kaçırınca, bakışlarımı tekrar ışıl ışıl yanmakta olan denize odaklıyorum. O beni anlar. Derdimi alıverir birazdan. Sağlık olsun…

    Kendimi bir şeylerle oyalamak isteyip, aklımı çarkıfelek misali döndürünce şöyle bir soru geliyor: “İnsan koşarak mı daha çok yol alır, yoksa yürüyerek mi ?”. Aslında biraz hileli bir soru. Anlamaya çalıştığım şey, uzun bir süre verildiğinde hangisiyle daha fazla yol alınabileceği. Biraz düşününce “Eşit olmalı herhalde” diyorum. Sonuçta fizik bu. Biraz Tavşan-Kaplumbağa hikayesini hatırlatıyor. Bilgelik dolu mesaj çok eski aslında: “Koşsanda yürüsen de aslında pek bir şey fark etmiyor”. Sadece birisinde yol almak dışında daha çok vaktin kalıyor. İşte kimilerine göre medeniyet, kimilerine göre de bütün kötülükler insana kalan o boş vakitten çıkıyor… Kafam karışıyor… Ben her ne kadar yerimde duramasam da yürümeyi daha çok sevdiğimi düşünüyorum. Diğeri kadar vakit tasarruf ettirmiyor belki ama en azından koşmak kadar stres yaratmıyor. Evet, sanayi devrimiyle birlikte “koşturmaca” fiilini icat eden modern insanın sıkıntısı da bu olmalı herhalde: O kadar çok koşmak zorunda ki paçasını stresten kurtaramıyor. Ondan sonra bir de o boş vaktinde ne yapacağının stresini yaşıyor. Sonra oraya da bir koşturmaca ekliyor. Ve bu böylece sürüp gidiyor… Yok yok, hiç bana göre değil…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    İncekum nostaljisinin üzerine bu felsefi buluşum iyi geliyor. Kendimi şimdi daha iyi hissediyorum. Zaten pedallamanın etkisiyle büyükşehirde sıvanmış sırlarım yavaş yavaş çatlayıp dökülmeye başladı. Biliminsanlarının deyişiyle: temiz havadaki bol oksijenle daha da coşan ciğerlerim, sportif çabalarım sonucu beynimin iyiden iyiye endorfin pompalaya başlamasıyla birlikte, zihnimde tam bir bahar havası estiriyor….

    Yolun sol tarafındaki envai çeşit temalı otellere bakmamaya çalışarak denizle yarenlik ede ede sürüyorum. Ama bu sefer de sol omzuma ağrı giriyor! Yine de bakmıyorum; omuz ağrısı göz sancısından daha iyidir.

    Neyse, gide gide bir köşeyi dönünce Alanya olduğu gibi karşıma çıkıveriyor. Tanrım bu ne kadar bina! Nedense sağlıklı bir bedene yapışmış parazit hücrelerini andırıyorlar bana uzaktan. Bakışlarımı kaçırıp, dikkatimi Alanya’nın alamet-i farikası heybetli tepeye ve üzerinde silueti görünen kaleye veriyorum.

    Saatlerdir sürüyorum ama yine de tahminimden erken geldim. Çok acıktım ve bir şeyler yemezsem artık pek gidebileceğimi zannetmiyorum. Şöyle güzel bir yemek çok iyi giderdi ama şehrin içine girmektense çevreyolunda bir şeyler atıştırıp, bir kaç saat daha sürebilirsem akşama Gazipaşa’yı tutabilirm diye düşünüyorum. Alanya’da beni çeken pek bir şey yok. İstanbul’un bir ilçesinin kopyala-yapıştır metodu ile buraya iliştirilmiş hali gibi zaten.

    Şehre girmeden devam edip, çıkışına doğru bir pideci görünce duruyorum. İşte en sevdiğim anlardan birisi. Sanki içimde bir elektrikli süpürge var ve ağzıma ne atarsam hop diye yutuverecek. Yüzyirmi kilometre yol yaptıktan sonra midemde dipsiz bir kuyu varmış gibi geliyor. Garsonla yine her zamanki ritüelimizi yaşıyoruz. Ben sipariş veriyorum o da inanmaz gözlerle bu kadar yemeği nereme sokuşturacağımı merak ederek kafa sallıyor. Birazdan bütün yemekleri silip süpürürken gözleri daha da büyüyecek, ama yapacak bir şey yok…

    Reklamda dedikleri gibi: “Açken sen sen değilsin!”. Aynen öyle… Şimdi kendimi dürtmem lazım. Çünkü biraz fazla oturursam uykum gelmeye başlayacak… Kan kaslarım yerine mideye gideceği için yemeğin üstüne sürmek de hiç zevkli olmayacak biliyorum ama başka şansım yok. Akşama Gazipaşa’da olmak istiyorusam hemen yola koyulmam lazım.

    Tekrar yola çıkıyorum. Tahmin ettiğim gibi ilk kilometreler biraz sıkıntı oluyor. Ama neyse ki Alanya’dan çıktıktan sonrası -burası Mahmutpaşa oluyor- çok güzel. Tıpkı Suadiye sahili gibi, bir anda evimdeymiş gibi hissedince keyfim yerine geliyor. O kadar ki bir kaç fotoğraf çekmek için durmaktan kendimi alamıyorum.

    Deniz’e nazır yerleştirdiğim Karayel’in fotoğraflarını çekerken bir çift yaklaşıyor. Fotoğraflarını çekebilir miyim diye sorunca “Hay hay“ diyorum. İki poz fotoğraflarını çekiyorum ki adam Karayel’in önünde benimle de fotoğraf çektirmek istediğini söyleyince önce şaşırıyor, sonra da hafiften gururlanıyorum. Eşi fotoğraflarımızı çekerken çaktırmamaya çalışıyorum ama pek bir keyiflendim. Karşılıklı teşekkür ettikten sonra tekrar yola koyuluyorum.

    Yol artık çok güzel, yeşillikler içindeki tek tük binaların arasından sahil boyunca hafiften kıvrıla kıvrıla ilerliyor. Hem beşeri hem de fiziki coğrafya aniden değişti. Alman ve Rus’lara benzeyen yanık tenli ama donuk bakışlı tipler yerini biraz sakil ama yine de gözleri parlayan yurdum insanına bırakmaya, etrafta hafiften belirmeye başlayan muz ağaçları giderek floraya hakim olmaya başlıyor.

    Coğrafya çok daha iyi ama benim de pilim tükendi. Bacaklarım giderek ağırlaşıyor ve her pedal daha zor dönmeye başlıyor. Tüm bunların üstüne en zorlu olanı da geliyor. Sürüşün sonuna denk gelen rampa!!! Gücün en azaldığı zamana denk geldiği için en zorlu rampalar bunlar. Çünkü hem bedenen hem de zihnen artık tükenmiş ve bir an önce kalacağınız yere varmaya odaklanmış olduğunuzu için zorlukları katlanıyor…

    İkiyüzelli metre rakımlı, çok zor olmayan bir rampa ama bir de bana sorun… Neyse ki her zor şey gibi o da kararlılık karşısında teslim bayrağını çekiyor ve ter içinde kalan vücudumu titreten bir inişin ardından mutlu mesut Gazipaşa’ya varıyorum.

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Tahmin ettiğimden daha büyük Gazipaşa. Sebebini pek de düşünmeden, içgüdüsel bir hareketle anayoldan sağa, sahile kırıyorum. Ve bir kere daha şaşırıyorum. Karşıma kilometrelerce uzanan ve kaymak gibi bir bisiklet yolu çıkıyor. Saatler süren karayolu sürüşünden sonra, sanki tatile gelmiş gibiyim.

    Hiç acele etmeden, keyfini çıkarta çıkarta sahile doğru sürüyorum. Deniz kıyısına ulaştığımda güneş palmiyelerin arasından ufukta batmak üzere göz kırpıyor. Durup mutlu mutlu batışını izliyorum.

    O kadar yorulmuşum ki güneşin batışını seyrederken neredeyse ayakta uyuyordum. Güneşin batmasıyla birlikte hafiften üşüyünce silkinip kendime geliyorum. Kalacak bir yer bulmam lazım ve bu mevsimde çok fazla seçenek yok.

    Ben hala otel ararken Trivago vs bakmak yerine eski usul esnafa soruyorum. Böylelikle hem seçmediğim diğer otellerin bütün kaçırdığım özelliklerinden dolayı vicdan azabı çekmem gerekmiyor, hem de o yörenin insanıyla temasa geçmiş oluyorum.

    Sağa sola bakınınca bir bakkal görüp sürüyorum. Selam verip sorunca hemen tarif ediyor yakındaki tek açık oteli. Yurdum insanı her zaman yardımcı. “Medeniyet bu işte, içten, dipten, topraktan geliyor” diye düşünüyorum, yoksa kitaplarca kanun yazıp sonra uymayanları cezalandırmaktan değil…

    Bir iki dakika sürmüyor oteli bulmam. Yine ilk iş Karayel’i odama alıp alamayacağımı soruyorum ve ekliyorum; “Onsuz olmaz!”. O yorgunlukla başka bir yer aramak çok zor olacak ama yapacak bir şey yok. Bu konuda tavrımız çok net: Ya birlikte kalırız, ya da başka bir yere bakarız…

    Neyse ki izin çıkıyor. Yepyeni tertemiz bir otel. Otel dediğim apart aslında ve içinde yok yok. Bu tam düşeş oldu, çünkü otel odalarını sevmiyorum. Apartlarda daha bir ev havası oluyor. Uyanır uyanmaz bir kahve yapıp, pencerenden manzaraya bakarken sıcak sıcak içebiliyorsun en azından. İki saat oda servsini bekleyip, sonra gelen buz gibi kahve ile yetinmek zorunda kalmıyorsun. Hem ben zaten kalkar kalkmaz üç tane içtiğim için otellerde bu işi çözmek imkansız; oda servisine beş dakika arayla üç kahve siparişi vermem gerekli ki, bu da biraz gerilim yaratabiliyor…

    Ve günün bir diğer muhteşem anı başlıyor: Sıcak suyun altına giriyorum ama bir türlü çıkamıyorum. Dakikalar geçiyor, karnım zil çalıyor ama ben bir türlü kendime söz geçirip o duşun altından çıkamıyorum. Derken mayışmış bir halde tam gözlerim kapanırken zar zor atıveriyorum kendimi dışarıya.

    Sanki yeniden doğmuş gibiyim, karnımı da doyurdum mu benden iyisi olmaz artık. Dışarı çıkıp yürümeye başlıyorum. İlerideki bir markete girip meyve alıyorum. Keyfim o kadar yerindeki, bir sonraki koridorda rafları düzeltirken benden habersiz şarkı söyleyen kasiyer kızla düet yapıyorum. Şaşkınlıkla etrafına bakınıp bir süre sonra beni görüyor. Önce biraz utanıyor ama sonra kendini tutamayıp benimle birlikte o da gülmeye başlıyor…

    Hazır temas kurulmuşken hemen istihbarat faaliyetlerine girişip civardaki en güzel lokantayı soruyorum. Internet vs iyi ama, yine de yerel istihbarat gibisi yok… Beni nokta atışı öyle bir yere gönderiyorlar ki yerken gerçekten dibim düşüyor… Yazının sonuna doğru tekrar bahsedeceğim, Gazipaşa sınırları itibarı ile gastronomi gerçekten şahlanıyor, ta ki Adana’ya kadar. Vaktim olmadığı için devam edemedim ama zaten sıradakileri de biliyorsunuz: Hatay, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır, Mardin… Bir kaç kilo almadan gelmek mümkün değil. Seviyorum bu ülkeyi… Hem de çok…

    Malum bisiklet turu. Hızlı gidebilmek için yanıma mümkün olduğunca az eşya aldığımdan, lokantaya giderken de üstümde bisiklet montu var. Yemekten fırsat bulup zar zor bir iki nefes aldığım sırada garsonlardan birisi yanıma gelip: “Abi yarışçı mısınız?” diye soruyor… İşte bu da bisiklet gezilerinin sevdiğim bir diğer yönü. O kadar sosyal bir şey ki, masanız asla boş kalmıyor. Gerek: “Yolculuk nire?”, gerekse “Abi bu kaç yapıyo?” şeklinde başlayan muhabbetler asla eksik olmuyor.

    Her neyse garson Eray ile laf lafı açıyor. O da zamanında bisiklet sporu yapmış, yarışmalara katılmış, ama malum Türkiye’de futbol harici spor yapmaya çalışan her Türk genci gibi hüsrana uğrayıp sporu bırakmış. Ve bunun acısını çıkartmak istermişçesine beni şımarttıkça şımartıyor. Çaylar, tatlılar gırla gidiyor.

    Göbeğimin çeneme değmesiyle irkilip saatime bakıyorum. Hem yatma zamanı gelmiş, hem de o kadar yemekten tek gözü açık halde zar zor durabiliyorum. Kibar garsonum Eray ile vedalaşıp, otelin yolunu tutuyorum. Ertesi gün artık rampalar başlıyor ve çok zorlu olacak. İki tane beşyüz, bir tane üçyüzelli, ve bir tane de ikiyüzelli olmak üzere diğer irili ufaklıları da ekleyince toplamda ikibin metre irtifa aşmam gerekiyor. Bu arada yüzkırk kilometre yol yapmak da cabası tabi ki.

    Yatağa doğru alçalışa başlıyorum. Daha başım yastığa değmeden, Alanya’da durmayıp Gazipaşa’ya gelmekle ne iyi ettiğimi düşünmeye başladığım anda uykuya dalıyorum. Daha doğrusu o bana dalıyor…

    bisiklet istanbul ankara

    2.GÜN / GAZİPAŞA-AYDINCIK / 140 km yol - 2.000 mt irtifa

    Sabah daha hava ağarmadan uyanıyorum. Uyanıyorum dediğim, aklım uyanıp geliyor gittiği diyarlardan ama aynı şeyi bedenim için söyleyemeyeceğim. Bütün olarak yataktan çıkmam bir on dakikamı alıyor. İki fincan kahve takviyesiyle gözlerim ancak açılır hale geliyor.

    Ufaktan hazırlanmaya başlıyorum. Bugün yol hem uzun hem de zorlu. Daha başlar başlamaz beşyüz metre irtifa yapacağımdan acaba kahvaltı yapmasam mı diye düşünüyorum. Evet tok karınla rampa tırmanmak çok zor ama, bir sonrakinden önce yiyecek bir şeyler bulamazsam bu sefer de o tırmanış tehlikeye girecek. Zor bir karar vermem gerek…

    Bu düşünceler içerisinde otelin lobisine indiğimde ikilemim anında çözülüveriyor. Otelde kalan tek kişi ben olmama rağmen, biri bayan iki çalışan sabahın kör karanlığında gelip benim için kahvaltı hazırlamışlar. Ama ne kahvaltı, krepler, börekler, menemenler… Bir kuş sütü eksik…

    Şaşırmış gözlerle nasıl yani diye bakarken: “Yol yapacaksınız sizin yemeniz lazım” deyince o kadar duygulanıyorum ki, istemeden gözlerim doluyor. Bir yandan gözlerimi saklamaya çalışırken, bir yandan da: “Bu kadar uğraşmışlar, şimdi ben bunları nasıl yemem? Diyelim yedim, o kadar yemekten sonra o yokuşları nasıl tırmanacağım?!” diye için için kendimi yiyorum. Bir de başımda durup tatlı tatlı bakmazlar mı…

    Kem küm ediyorum. “Ben bunları yersem hayatta gidemem” diyorum, ama dinletemiyorum. Sonunda melül melül bakarak her şeyden birer lokma alıyorum. Kreple börekleri de paket yapıp ceplerime doldurarak beni yolcu ediyorlar.

    Neyse ki ilk rampa düşündüğümden daha uzun çıkıyor, dolayısıyla da eğim tahmin ettiğimden daha az. İlk ikiyüzelli metre irtifaya tırmanana kadar epey bir vakit geçiyor ve ben de yediklerimi eritmeye başladığım için rahatlıyorum. Derken yokuş başlıyor sekiz, dokuz, on derken eğim oniki derecelere kadar çıkıyor. Ama sabah erken olduğundan gücüm yerinde ve hazım sorunumda kalmadığı için ilk zirvemi kolayca yapıyorum.

    Manzara müthiş. Aşağılarda Akdeniz çarşaf gibi uzanıyor. Yolum uzun olduğu için hızlıca bir fotoğraf çekip hemen inişe geçiyorum. Harika bir şey. İşte o yokuşları tırmanılabilir yapan şey tam da bu, eninde sonunda inişin geleceğini bilmek…

    Yol da boş olduğu için, bir virajla sağa, bir diğeriyle sola yatarak aşağılardaki denize doğru dans eder gibi kayıyorum son hızla. Rüzgar kah gözlerimi yaşartıyor, kah arkamdan beni yakalamaya çalışıyor. Tam da rüzgarın oğlunu oynuyorum anlayacağınız. Ve tabi ki tırmanmam ne kadar uzun sürdüyse, inişim de o kadar çabuk bitiyor…

    Olsun, zararı yok… İlk zirvemi aştım ve ardından minicik çok güzel bir koya indim. Yol güzel, gücüm yerinde, keyfim müthiş… Gelsin sıradaki diyorum ama yine de soluklanmak için beş dakikalık bir mola veriyorum. Önümdeki rampa çok daha zorlu. Daha ilk metrelerinden on derecelik eğimle başlıyor ve bir buçuk kilometre böyle devam edeceğine dair bir tabela var. Bu da demek oluyor ki bir buçuk kilometre sonra yüzelli metre irtifaya çıkmış olacağım. İkinci zirvenin neredeyse üçte biri.

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    İşte burada hemen aklıma “Üçte Biri” kuralı geliyor. Bu daha önceki turlarımda tecrübe edip, artık genel geçer bir kaide olduğuna iyice kanaat getirdiğim bir saptama. Şöyle ki: üçte birini bitirdiğim her şeyin sonunu da getirebiliyorum. Bisiklet turlarında keşfettiğim bu kuralın sonraları hayatın diğer alanlarında da geçerli olduğunu gördüm. Anlatayım, belki sizin işinize de yarar…

    Bu kurala göre başladığım her şeyde en zorlu kısım, sürecin üçte birlik ilk bölümü oluyor. Çünkü bu bölüm boyunca, “Acaba yapabilecek miyim ? Neden yapıyorum ki ?” vs gibi zihinsel bir mücadele yaşıyorum. Ben buna “Yolun Başı” diyorum. Ne zamanki bu bölüm bitiyor, o zaman ikinci üçte birlik kısım başlıyor ki bu da “Yolun Gövdesi” oluyor. Yolun Başı’nı bitirdikten sonraki mücadele daha çok bedensel oluyor ama bu bence baştakine nazaran çok daha kolay ve yönetilebilir bir şey. Hele ki yolun yarısı geçildikten sonra gerisi çok daha hızlı akmaya başlıyor. Derken sıra son üçte birlik bölüm olan “Yolun Sonu”na geliyor ki bu en kolay kısım.

    Örnek vermek gerekirse şöyle bir şey; mesela bir günlük rotanın veya bir yokuşun başında ilk üçte birlik bölümü bitirene kadar zihinsel olarak akla karayı seçiyorsun. Başarma şansı da, vazgeçme kararı da bu bölümde alınıyor. Diyelim ki bu bölümün sonunda devam etmeye karar verdin, işte aslında o anda o yokuş veya o günkü yol bitmiş oluyor. Çünkü ikinci kısımda zihnin dinginleşmiş halde sadece fiziksel çaba harcayarak devam ediyor, üçüncü bölümde ise deyim yerindeyse neredeyse erken kutlama yapıyorsun…

    İşte bunu bildiğin zaman, yolun sadece üçte birini bitirdiğin halde turu tamamlayacak şekilde bir zihinsel zafer elde etmiş oluyorsun. Ha unutmadan “Üçte Biri” kuralı olduğu gibi bir de “Üç Katı” kuralı var. O da şöyle bir şey; tur boyunca yediğin her yemek, içtiğin her şey ve uyuduğun her uyku, gündelik hayatta yaşadıklarına göre “Üç katı” daha tatlı geliyor…

    Yine bu şekilde rampanın ilk üçte biri bitirmiş, yokuşun ortasına doğru yaklaşırken, telefonum acı acı çalmaya başlıyor. Yani daha iyi bir zamanlama olamazdı herhalde… Neyse deyip, kenara çekiyorum. Arayan annem. Merak etmiş. Gülsem mi, ağlasam mı…

    Biraz su içip, tekrar tırmanmaya başlıyorum. Yokuş gerçekten fena. Aslında beni zorlayan ne eğimi ne de uzunluğu. Beni en çok zorlayan şey en düşük hıza geriliyor olmak. Bu hızdayken git git bitmeyecekmiş gibi hissediyor insan. Ama derinden bildiğim şekilde, her pedalla birlikte minicik te olsa o yokuş azalıyor. Bir kere daha emin oluyorum ki, hayattaki en büyük güçlerden birisi devamlılık. Yeterince zamanın varsa, ve azimliysen karşında hiç bir şey duramaz. Bir milyon adımlık bir yola da çıksan, hep bir adım bir adım gidiyorsun. Devam etmeyi bırakmadığın sürece başarmamaman imkansız!!!

    Ve yine aynen öyle oluyor,gıdım gıdım da olsa o koca yokuş giderek eriyor ve sonunda yine zirvedeyim.

    Karayel’i korkuluklara dayayıp, matarayı kafama dikerken, pedallamaktan büyülenmiş bir şekilde muhteşem manzarayı seyre dalıyorum.

    Gerçekten inanılmaz: İstanbul buz gibiydi ama buralara şimdiden bahar gelmiş. Otların baharla gelen deli yeşili, meyve ağaçlarının dallarındaki bembeyaz mısır patlaklarıyla atışıyor sanki. Renkler o kadar kışkırtıcı ki, insanın otları ve çiçekleri çiğ çiğ yiyesi geliyor. Dağlar heybetli, deniz uçsuz bucaksız. Güneş ile bulutlar tiyatro ışıkçısı gibi bir dağları bir denizi pozluyorlar sahnede. İkisi de gelinlik kızlar gibi, ben güzelliklerini idrak ettikçe sanki daha da coşup en cazibeli pozlarını vermenin yarışına girişiyorlar. Ve yine oluyor, aklım duruyor, pedallamaktan hipnoz olmuş bir halde, artık düşünmeyi bırakıp ağzım bir karış açık, ilkel halime dönüşüveriyorum… Budur…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Orada öylece ne kadar durduğumu bilemiyorum. Ama o kadar dingin, huzurlu ve mutluyum ki… Kendimi doğrudan o doğanın bir parçası gibi hissediyorum. Sanki bir denizin içindeyim ve kalbim oradaki her şey ile birlikte atıyor.

    Art arda geçen kamyonların gürültüsüyle kendime gelip bu kısa rüyadan uyanıveriyorum. Bir kaç yüz metre ilerimde bir kır kahvesi var. Arkamdan gelen keskin bir ıslık sesine dönünce aynısından bir tane de bir kaç yüz metre gerimde olduğunu görüyorum. Derken ıslıklar çoğalıyor. Birden farkediyorum ki, kır kahvelerini işletenler ıslıkla anlaşıyorlar. Bildiğin lisan, acayip hoşuma gidiyor. İnsanların çoğu vıdı vıdı konuşmalarına rağmen anlaşamazken, buradakilerin ıslıkla konuştuğuna şahit olunca, insanoğluna duyduğum ümit yeniden yeşeriyor, son derece mutlu oluyorum.

    İkinci büyük zirveyi de geçtiğim için keyfim son derece yerinde. teorik olarak en zorlu kısmı bitirdiğimi biliyorum ama tecrübelerim kendimi erken salıvermememi söylüyor. Ben de öyle yapıyorum. Artık iniş zamanı. Hem de ne manzaralı bir iniş. yeniden Rüzgarın Oğlu’na dönüşüp, kendimi yokuşun kollarına bırakıveriyorum.

    Hani uçmak kadar olmasa da, bir tık altı gibi bir şey bu. Karayel sanki altımda yunusmuş, biz de denizin içinde son hız bir sağa bir sola manevra yaparak gidiyormuşuz gibi hissediyorum. Öyle kesintisiz bir iniş ki, sonlarına doğru artık omuzlarım ağrımaya başlıyor. Derken yol upuzun dümdüz ve bomboş bir yokuş haline gelince hız rekorumu da kırıyorum: saatte yetmişaltı nokta sekiz kilometre…

    Ve sonunda yokuş bitiyor. Yeniden pedallamaya başlıyorum. Yalnız bir gariplik var. Her bir kaç pedalda bir ayaklarım boşa dönüyor. ne olduğunu anlamaya çalışıyorum ama o anda pek bir fikrim yok. “İnşallah göbeklerde veya aktarma grubunda bir şey yoktur!” diye dua ediyorum içimden. Tam da Allah’ın dağbaşı dedikleri bir yerdeyim! Yani başınıza arıza gelmesini, hele ki aktarma ile ilgili bir arıza gelmesini isteyeceğiniz en son yer…

    Bir kaç garip sesin ardından zincir de atınca durmak zorunda kalıyorum. Az önce kuşlar gibi uçuyorken, şimdi şu halime bak! Hayat, sürprizlerle dolusun…

    Kontrol ediyorum ama ne olduğunu anlayamıyorum. Son derece sinir bozucu bir durum. Zinciri takıp, yeniden gitmeyi deniyorum ama bir kaç pedal sonra yine aynı şey oluyor… tam da ne güzel hızımı almış gidiyordum, olacak şeymiydi bu?! Elimde olmadan sinirlenmeye başlıyorum. Ve tabi ki rasyonelliğimi yitiriyorum. Anında “Nazar değdi, nazar!” diye kendi kendime konuştuğumu farkedince ürperip, kendimi toparlamaya çalışıyorum.

    Nazar mı ? Tabi ki hayır. Kuvvetle muhtemel ki sürücü hatası. Kesin az önce yokuşu inerken gaza gelmekten olmuş olmalı. Zaten dikkat edin başınıza ne geldiyse iyi hissettiğinizde veya “artık tamam, oldu bu iş!” deyip gaza geldiğinizde olmuştur !!!

    Biraz dikkatli inceleyince sorunu fark ediyorum. Zincir baklalarından biri eğilmiş. Yokuş aşağı inerken aniden vites büyütmeye çalıştığımda olmuş olmalı. Zincir o bakladan itibaren otuz derecelik bir açıyla dışa dönük halde durduğundan, çarkları karşılamayıp otomatikman boşa dönüyor veya tamamen çıkıyor. Yani tamir edilmeden bu şekilde devam etmesi mümkün değil.

    Çoklu aleti çıkarıp, eğilen baklayı düzeltmeye çalışıyorum ama pense veya ikinci bir aletim olmadığı için başaramıyorum. Artık ya yoldan geçen birisini durdurup beni yirmi kilometre ilerideki Anamur’a bırakmasını rica edeceğim, ya da riski göze alıp zinciri ameliyat edeceğim. Neyse ki en korktuğum arızalardan olduğu için yanıma yedek zincir baklası almıştım.

    Bir süre durumumu tarttıktan sonra kararımı veriyorum. Zaten bu noktada başınıza gelebilecek en kötü şey kararsız kalmak. Geçen araçlardan birisine rica edip Karayel ile birlikte Anamur’a gitmek daha güvenli görünüyor ama hem bisikletçi ararken vakit kaybedeceğim, hem de tekrar buraya dönüp başlamak biraz zor olacak. Diğer taraftan ameliyata girişirsem bir şansım var ama beni ne kadar idare edeceğini kestiremiyorum. Üstelik hepten bozup, Anamur’da tamir ettirememe ihtimali de var. İçgüdülerimi dinleyip, ameliyatta karar kılıyorum…

    İşler istediğim gibi gidiyor. Önce kurşunu, yani eğik zincir baklasını çıkarıyor, ardından yenisini yerleştiriyorum. Gerisi artık hastaya kalmış… Neyse ki Karayel güçlü bir kişilik ve çabucak iyileşmiş görünüyor. Bir iki deneme yapıp, yeniden yola düşüyorum. Tamirattan üstüm başım yağ içinde… Gariptir ama pislendiğim için özgürleşmiş hissediyorum. Ne de olsa artık kirlenme derdi kalmadı. Üstüne ameliyatın başarılı geçtiğini de hatırlayınca keyfim iyice yerine geliyor.

    bisiklet istanbul ankara

    Anamur’a kalan yolda günün üçüncü rampasını tırmanırken zincirin iyice yerine oturduğunu görüp iyice rahatlıyorum. O neşe ile rampa hemencecik bitiveriyor. Karayel’in yönü aşağıya döndüğünde hem zincirimizi, hem de kendimize güvenimizi tazelemiş haldeyiz. Yol da yeni yapılmış, o kadar pürüzsüz, düz ve güzel ki. Etrafta kimsenin olmayışından cesaret alarak bir Kızılderili narası atıp, ipleri karayel’e devrediyorum. Ve bu sefer gerçekten uçmaya başlıyoruz. Öyle ki gözlük takıyor olmama rağmen gözlerimden yaşlar akıyor. Ve o yaşların arasından zar zor yeni rekorumuzu görüyorum: saatte seksenüç nokta sekiz kilometre!!!

    Yokuşun eğiminin düzleşmeye yüz tutmasıyla birlikte, Anamur da önümüzde olduğu gibi arzı endam ediyor. Hayatımda hiç böyle bir şey görmemiştim: Eğer daha önce Anamur’a gelmediyseniz, sakın ha “Ben daha önce sera gördüm.” demeyin! İnanılır gibi değil ama yukarıdan bakınca burası koca bir sera kent gibi görünüyor. Kendimi sanki bir bilimkurgu filmindeymiş gibi hissediyorum…

    Kısa bir sürüşün ardından kentin ana caddesinde salına salına süzülmeye başlıyoruz. Güneş parlıyor, etraf sakin ve havada bir “Her şey yolunda” hissi hakim… Oldukça büyük olmasına rağmen, son derece huzurlu bir yer burası. Daha şimdiden içim ısındı Anamur’a.

    Merkeze gelince yine gidonu sahile doğru kırıyorum. Hem rampalar, hem de ameliyat stresi yüzünden kurt gibi acıktım. Tamiratla epey vakit kaybetmeme rağmen, yine de şöyle güzelce oturup leziz bir yemek yedikten sonra üstüne bir iki çay içip dinlenecek kadar zamanım var. Üstelik bugün bunu gerçekten de hak ettik…

    Sahilde irili ufaklı kafeler, incik-boncukçular vs var. Ama hem sezon dolayısıyla hem de güneşten olsa gerek ortalıkta pek kimse görünmüyor. Bense gözü dönmüş bir şekilde pideci veya kebapçı arıyorum. Rampaları tırmanırken çok fazla kalori harcadığımdan, daha dağ başındayken pide kokuları almaya başlamıştım zaten. Bu genelde oluyor: Vücut karbonhidrata ihtiyaç duyduğu için dağın başında bile pide veya pizza kokuları olmaya başlıyorsun. On kilometre çapında ne pideci ne de pizzacı olmadığını bilmene rağmen, oralarda bir yerde pide veya pizza yapıldığına yemin edebilirsin, o derece yani…

    Derken ufak tefek, salaş ama hsilerime göre çok şey vaad eden “Başköşe Kebap”ı keşfedip, bodozlama dalıyorum. Saat öğleden sonra dört sularında olduğu için benden başka kimse yok. Süper, rahat rahat yayılabilirim…

    Hemen bir çorba sipariş edip, üzerimi değiştiriyorum. Üzerimden çıkan ıslak giysileri astığım Karayel şu anda çamaşır ipi gibi görünüyor! Ellerimi yıkamaya kalmadan çorba görünüyor. Ama daha o gelmeden masanın üstü envai çeşit salatalarla kaplanmış halde zaten… Sadece görüntüsüyle bile içim gıcıklanıp kendimden geçiyorum: Tanrım, hayat çok güzel!!!

    Size bir tavsiye: Mersin il sınırından içeri adımınızı attığınız andan itibaren önünüze getirilen hiç bir domatesi, hele ki üzerine nar ekşisi dökülmüşse sakın ha geri çevirmeyin! Bunun sırrı nedir bilmiyorum ama, ben ömrü hayatımda Mersin’de yediklerim kadar güzel domates yemedim. Hele ki bir de o domateslerden ezme salata yapmışlarsa, eyvah eyvah…

    Çorba ve salatalarla başlayan, başrolünde domates, kebap ve pide olan o yarım saatlik zevk fırtınasını tarif etmem pek mümkün değil. Ne desem boş…

    Ve işte tam da yemeğimi bitirdiğim o anda, bisiklet turunun mucizelerinden birisi daha ortaya çıkıyor. O açlığın üstüne yenen yemek insanı o kadar mutlu ediyor ki, ister istemez aşçıyı iltifatlara boğuyorsun. Ve tabi ki takdir edilen aşçı senden yayılan bu enerjiyi katlayarak çay, tatlı, vs eşliğinde sana geri gönderince, ister istemez aranızda hayatın güzel yanlarından dem vuran bir sohbet alevleniyor. Tahminimce o pozitif enerji o gün hem benim, hem de o aşçının çevresindekiler dahil bir şekilde ulaşabildiği herkese bulaşıveriyor. Bundan daha faydalı olduğum zamanlar nadirdir diye düşünmeden edemiyorum…

    bisiklet istanbul ankara

    Yemekten ve sohbetten sarhoş bir şekilde tekrar yola düşüyorum. Tedbiri elden bırakıp yine yemeği abarttım. Çok yemekten bahsetmiyorum, bu bildiğin abartmaktan başka bir şey olmadı. Önümde bugünün son rampası, üstelik en alçak olanı kaldı ama yine de iyi biliyorum ki en alçağı bile olsa günün son rampaları asla hafife almaya gelmez…

    Ve “Gözsüzce” rampası beni yanıltmıyor. Hatta bütün beklentilerimi de aşmayı başarıyor. Hayatımda ilk defa “Onbeş” derece eğimli, üstelik bunu tabelasıyla tüm dünyaya ilan eden bir rampayla karşılaşıyorum.

    Önce çok yediğim için rüya falan gördüğümü düşünüp gözlerimi ovuşturuyorum ama maalesef hiç bir işe yaramıyor. Ahanda oracıkta olduğu gibi duruyor. Üstelik bir de akşam güneşi vurmuş ki ışıl ışıl yanarken sanki “Gel gel, kucağa gel” yapıyor…

    Gerçekten şaka gibi. Üstelik yol o kadar dar ki, ne sağa sola manevra yapıp eğimi yumuşatacak, ne de durup dinlenecek bir yer var…

    Öylece durup, hiç bir şey düşünmeden bekliyorum. Sanki birden bir şeyler olacak da o yokuş başka bir hale dönüşecek. Ya da ne bileyim gizli bir geçit falan açılıp ben aniden dağın öbür tarafına geçivereceğim… Ama tabi ki olmuyor… Umutla gözlerimi açıp açıp kapıyorum ama hiç bir şey değişmiyor…

    Üstelik tam da yolun sonuna gelmişken… Dağın arkası Aydıncık… Sıcak su, duş, yemek, uyku… Hepsi o dağın arkasında beni bekliyor… İyi ama ben oraya nasıl geçeceğim? Ağlasam işe yarar mı ki acaba?!

    Hayır yaramıyor… Öyle ya da böyle bu rampa geçilecek… “Haydi: Üçte Bir” falan diyecek oluyorum kendime ama yok arkadaş “Beşte Bir” falan da olsa nafile…

    Sonunda gözümü karartıp pedallara asılıyorum. tabelaya göre onbeş derece eğim yediyüzelli metre sonra bitecek. Ama sonrası da pek umut verici görünmüyor ki… Kendi içime dönüp, “Başlamak bitirmektir” diye kendimi hipnoz etmeye çalışırken, kaplumbağa hızıyla rampayı tırmanmaya başlıyorum.

    Demiştim ya rampalarda bana en çok koyan yavaş gidiyor olmak diye. Şu anda resmen yeni bir standart belirleniyor bu konuda. Yavaşlıktan devrilmemek için bütün hünerlerimi sergilerken, burnumun ucundan Karayel’in kadrosuna şıpır şıpır terler damlamaya başlıyor. Ve o anda bir şey oluyor: Hayatımda ilk defa bir rampada kamyon solluyorum. Üstelik kaplumbağa hızıyla. Resmen gerçeküstü bir filmde gibiyim. Hem de ağır çekim bir gerçeküstü filmde…

    Derken bacaklarım iflas ediyor. Durmak zorunda kalınca az önce solladığım kamyonun şöförü yine gerçeküstü bir filmdeymişçesine ağır çekimde sırıtarak yanımdan geçiveriyor…

    Devam edebilecek miyim? Bedenime sorarsan hayır… Zihnime sorarsan o da pes etmiş gibi… Geriye kala kala bir tek deli gönlüm kalıyor. Tüm gücümle ona tutunup son bir gayretle tekrar yola düşüyorum…

    Bir pedal, bir pedal daha, bir tane daha… Derken yediyüzelli metre bitiveriyor. On derecelik eğime sevineceğimi söyleselerdi hayatta inanmazdım… Ama hayat bu işte, çok acayip…

    Yaklaşık bir kilometre de bu şekilde tırmanıyorum ve hayatımın rampası son buluyor. Altimetreler için küçük, ama benim için çok büyük bir adım!!!

    Evet, her zaman olduğu gibi kural değişmiyor, ve yine dersimizi alıyoruz: “Ne kadar az kalsa da, ne kadar alçak olsa da, kalan yolu asla küçümseme!!!”

    Tüm bunların üzerine Aydıncık tam bir hayal kırıklığı. Sapada kaldığı için turizmin deforme edici etkilerinden korunup bozulmamış olacağını düşündüğüm Aydıncık, hiç te tahmin ettiğim gibi bir yer çıkmıyor. Evet, turizmden nasibini almamış ama, sanki bir sahil kasabası değil de herhangi bir iç anadolu kentinin deniz kenarına sürülmüş bir ilçesi gibi…

    Zaten yorgunluktan ölmek üzereyim. Zar zor bir lokanta bulup sadece doymak için bir şeyler atıştırdıktan sonra, yine zar zor bulduğum otelime gidip, hızlıca bir duş alıyor ve her ne kadar rüyamda rampa canavarları tarafından kovalansam da, kalktığımda hiç bir şey hatırlamayacağım deliksiz bir uykuya gark oluyorum.

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    3.GÜN / AYDINCIK-ADANA / 220 km yol - 1.600 mt irtifa

    Yine şafakla uyandım. Tam da yolun çoğu, üstelik en zorlu kısımları bitti diye keyiflenecek gibi olacakken, önceki akşam başıma gelenleri hatırlayıp tövebe etmeye başlıyorum…

    Planladığımdan hızlıyım. Normalde dört günde bitirmeyi düşündüğüm yol üç buçuk günde bitecekmiş gibi görünüyor. Tabi ki sadece görünüyor. Yol tanrısı benim için daha ne gibi sürprizler hazırladı hiç bir fikrim olmadığı için mütevazı takılmaya karar veriyorum.

    Aydıncık’tan pek hazzetmediğim için, kahvaltı bile etmedenbir an önce yola çıkmak istiyorum. Aydıncık girişindeki rampa tek kelimeyle harikaydı. Acaba çıkışındaki rampa da öyle midir diye düşününce içim titriyor. Yalnız dün akşam dikkatimi çekmişti, Aydıncık’tan önceki yol eski iken, Aydıncık’tan itibaren Mersin’e doğru giden yol yeni yapılmış görünüyordu. Bu da demek oluyor ki “Onbeş derece” gibi güzel eğimlerle maalesef tekrar karşılaşamayacaktım… Tüh!!!

    Çabucak hazırlanıp, arkama bile bakmadan yola koyuluyorum. yol gerçekten de yeni yapılmış ve oldukça güzel. Önümde üçyüzelli metre irtifaya çıkacağım bir rampa var. Metanetle kaderimi kabullenip, “Üçte Bir” moduma geçiyorum. Zaten dünkü rampadan sonra bunlar pek bir tatlı geliyor. Yalnız sabah ayazı epey soğuk ve rampa dağın gölgeli tarafında kaldığı için bayağı üşüyorum.

    Her neyse al takke, ver külah zirveyi buluyorum. Tam derin bir nefes alıp inişe geçiyorum ki en illet olduğum şey başıma geliyor. karabasanım: Önden esen rüzgar! Yokuş aşağı olmasına rağmen gitmiyor Karayel, öyle gıcık bir şey ki. İnsanın bütün sürüş zevkini alıyor. Bir dahaki rampayı, keyifli iniş umudu olmadan nasıl çıkacağım şimdi ben ? Zaten olmayan keyfim hepten kaçıyor.

    Rüzgar: Belalım… Sinsi rakip… Yokuş tanrı gibidir yukarıdan basar, çalışıp uğraşıp ona ulaşmaya çalışır, sonunda bir şekilde varırsın… Oysa ki rüzgar tam bir şeytan, ne zaman nereden çıkacağı hiç belli olmuyor ve seni seninle sınamaktan hiç usanmıyor…

    Yokuş aşağı gidebilmek için bile acayip güç harcıyorum. Bu gerçekten rampa çıkmaktan çok daha yıldırıcı… Ha geçti, ha geçecek diyorum. Ama sanki benimle alay edermişçesine, azıcık yavaşlayıp her seferinde daha kuvvetle geri dönüyor.

    Derken kahvaltı etmemiş olmamın da etkisi de kendisini göstermeye başlıyor. Gerçekten zorlanmaya başlıyorum. Ne keyfim var ne de enerjim. bakalım ne olacak. Bir şey olması lazım, çünkü böyle devam etmem pek mümkün görünmüyor…

    Yavaş yavaş yeniden deniz seviyesine iniyorum. Bundan sonrası artık Allah kerim. Derken bir virajı alınca kurtarıcım görünüveriyor, minicik bir bakkal. Bu gerçek bir mucize çünkü: çölde vaha gibi; Allah’ın unuttuğu yerde minicik bir bakkal, üstüne üstlük enerji içeceği satıyor!!! Daha ne kanıt istersin ki?!

    Hemen depoyu fulleyip, iki tane de çikolatayı da mideye indirdikten sonra, motorların yeniden çalışması için oturup beklemeye başlıyorum. Bu turların en güzel yanlarından bir diğeri de bu: Hiç kilo endişesi yaşamadan dilediğin kadar kola vs içip, çikolata yiyebiliyorsun… Çok sürmüyor, on dakika sonra yeniden kendime geliyorum.

    Vakit kaybetmeden son büyük rampaya doğru yola çıkıyorum. Onu da aştım mı artık gerisi irili ufaklı iniş çıkışlar. O şevkle pek bir sorun yaşamadan yokuşu tırmanıyorum. Ama tepeye varır varmaz kabusum yine beni karşılıyor. Bu rüzgar gerçekten ölümcül. Bu tepeyi aşmamla birlikte çok büyük bir düzlüğe geliyorum. Ve rüzgar alabildiğine tadını çıkarıyor bu düzlüğün …

    Dakikalar geçmek bilmiyor. Gittikçe gidiyorum ama ne düzlük bitiyor, ne de rüzgar çekilip gidiyor. Aydıncık’tan çıkalı neredeyse altmış kilometre olmuşken ve bu hayatımın en zor altmış kilometrelerinden biri olarak kalbimdeki yerini almışken sonunda düzlük sona eriyor ve rüzgar da hiç olmazsa biraz azalıyor.

    Artık deniz kenarından Silifke’ye doğru yol alıyorum. Rüzgar hala ön-sağ tarafımdan beni zorluyor. Ama en azından düzlükteki kadar yıldırıcı değil. Aklımda sadece bir an önce Silifkeye varabilmek var. Onu becerebilirsem, gerisini oturup biraz kendime geldikten sonra orada düşüneceğim.

    İyice uyuşup, tüm dikkatimi yola ve pedallamaya veriyorum. Gözlerimi kilometre saatinden bir an bile ayırmadan, geçmekte olduğum her metreyi teker teker sayıyorum. Bir, iki, üç, beş, on, yirmi, yüz, beşyüz derken sonunda bu ızdırap bitiyor. Silifke’nin ara sokaklarına girmemle birlikte rüzgardan kurtuluyor, uzun süre sonra ilk kez derin bir nefes alıyorum…

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara

    Acıktım ama, rüzgar beni o kadar yıldırdı ki geri deönmeden bir an önce yol alayım diye durmak bile istemiyorum. Aç biilaç bir on kilometre daha gidip Silifke’den çıkarken, kenarda gördüğüm bir esnaf lokantası bütün kararlılığımı yerle bir ediyor. Kuru fasülye pilavı hem görüyorum, hem de nefis kokusunu alıyorum. Sürekli kebap vs yedikten sonra birden dünyanın en güzel yemeğiymiş gibi gelip aklımı alıyor. Hemen durup masaya yerleşiveriyorum…

    Karnım doydu ama dayak yemiş gibiyim, rüzgar gerçekten de insanı perişan ediyor. Ama yağma yok, devam etmem lazım. Yolun yarısı tamam. Bu kadar daha gidersem akşama Mersin’deyim. Orada acısını çıkarırırm diye kendimi gazlayıp, yeniden yola düşüyorum.

    Ve anladığım kadarıyla iyilik perileri sahne alıp sonunda rüzgarı ikna ediyorlar. Allah’ım kendimi yeniden doğmuş gibi hissediyorum. Pedala basıyorum ve Karayel gidiyor, inanılmaz!!!

    Yeniden neşelenince, üstüne üstlük yol almaya da başlayınca, nasıl olduğunu anlamadan saat dört sularında kendimi Mersin girişinde buluyorum. Rüzgarın kapana aldığı bacaklarım, özgürlüklerine kavuşunca beni yay gibi fırlatmış olmalılar. Şaka maka yüzaltmış kilometre yol yaptım, hem de ne yol… Üstüne üstlük hala sürüş yapabileceğim bir kaç saatim ve daha da önemlisi gücüm var…

    Yalnız bu trafikte Mersin’i boydan boya geçmek biraz sıkıntı verecekmiş gibi duruyor. yine de pedallara asılıp yönümü Adana’ya çeviriyorum. eğer becerebilirsem, üçüncü günde turu tamamlamış olma şansım var. Harika…

    Bu durum bana öyle bir gaz veriyor ki anlatamam. Yeniden otomatiğe alıp makine gibi pedallamaya başlıyorum. Keyfim de yerine geldi ya, arabalara otostop çeken bir öğrenciye: “Kusura bakma, yerim yok” gibi bir hareket yapıyorum, o da bana gülüyor. Ardından yolda yürüyen ergen kızlara göz kırpıp onları kikirdetiyorum vs. Sanki “vaz geçmeme” hediyem olarak her şey tekrar yoluna girmiş gibi görünüyor…

    Sonunda Mersin’den de çıkıp Tarsus yolunda devam etmeye başlıyorum. Artık denizden tamamen uzaklaştığım için rüzgar da yok. Adana’yla aramızda sadece kilometreler ve çevirilecek pedallar kalmış gibi görünüyor.

    Karayel ile ilk defa bir günde bu kadar uzun bir mesafe yapıyoruz. o yüzden gittikçe daha çok gidesimiz geliyor. Artık tek sınır zaman ve karanlık. Derken kalan mesafe de yavaş yavaş eriyip yok oluyor ve sabahtan beri yaptığımız ikiyüzyirmi zorlu kilometrenin ardından Karayel ile planladığımızdan bir gün önce Adana tabelasının altına ulaşıyoruz.

    bisiklet istanbul ankara

    İşte oldu… Bitirdik…

    Üç gündür içimde şişmekte balon yine yavaş yavaş sönmeye başlıyor. Öbür gün uçağa binip, görmeden, duymadan, koklamadan, hayatın kaslarımdaki gücünü hissedip onları tapagaz çaıştırarak hızlanmanın coşkusunu yaşamadan, insanlara dokunup verip almadan, tadmadan, minnetle gözlerim dolmadan, doğanın azametini farkedip huışu duygusunu hissetmeden, rüzgarla kapışıp gücümün son damlasına kadar zorlanmadan ve içimin taa derinliklerinden gelen çığlıklar atmadan, aşağı yukarı bir saat sürecek, son derece teknolojik, rahat ama bir o kadar da sıkıcı bir uçak yolculuğunun ardından eve döneceğim. Ve her tur sonrası olduğu en az bir haftalık bir depresyon kaçınılmaz… Neyse, sağlık olsun, önümde kebap mabedi Adana’da geçireceğim koca bir gün var...

    Kendimi yorgun ama mutlu ve minnet dolu hissediyorum: Ne güzeldir ki yaptığım her tur beni olgunlaştırıyor, değiştiriyor, dönüştürüyor… En basitinden, artık alglarım eskisine göre çok farklı. Ne büyük mesafeler artık bana o kadar büyükmüş gibi geliyor, ne de iki boyutlu medyadan süzülüp gelen sanal görüntüleri gerçekleriyle karıştırıyorum. Tıpkı televizyonda futbol maçı izledikten sonra sahaya gidip çıplak gözle izlediğinde olduğu gibi, ben de artık her yeri daha yakındaymış gibi, ve her şeyi daha canlıymış gibi hissediyorum… Her turla birlikte dünya daha da küçülüyor, kafamda büyüttüğüm mesafeler, gerçek yerlerine, yani benim onlar için uygun gördüğüm büyüklüklere oturuyorlar...

    İşte… Yine bir yolculuğun daha sonuna geldim. Neyse ki hala şehirin kaotik ortamında alamadığım kokular burnumda, duyamadığım sesler kulaklarımda. En güzeli de, yine en taşlaşmış kalpleri bile eritecek kadar enerji biriktirdim her geçtiğim coğrafyadan, yediğim her güzel yemekten, yaptığım her samimi sohbetten…

    Ne diyeyim: “Büyülüsün hayat!”

    Ha bu arada, bisiklet çantası da daha bugün gelmiş!!!

    Sevgiler…

    Kartal Kendirci
    Şubat 2019

    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
    bisiklet istanbul ankara
  • My Page

    Bisikletle Trans-Avustralya

    Hint Okyanusu'ndan Pasifik Kıyılarına

    Learn More
    Stacks Image 1645

    BİSİKLET ÜSTÜNDE HİNT OKYANUSU’NDAN PASİFİK KIYILARINA
    Başını sonunu birbirine karıştırdığım unutulmaz bir yolculuk…

    Binlerce kilometre yol, milyonlarca koyun, milyarlarca okaliptüs ağacı, devasa mesafeler, varolmayan kasabalar, daha önce hiç duymadığım kokular ve hiç görmediğim kadar göz alabildiğine düzlük, kıpkızıl bir toprak, envai çeşit bulut, denizi kıskandıracak kadar mavi bir gökyüzü, deli deli esen rüzgarlar, kangurular, emular, wombatlar, üçüncü dereden amele yanıkları, altın arayanlar, maceracılar, bir sürü göçmen, sıcak, soğuk, yağmur, çamur, şimşek, devasa çam ağaçları, ıssız çöller, dev dalgalı okyanuslar, çokça tek başınalık, kaybolmuşluk ama bir o kadar da özgürlük…

    Başını sonunu birbirine karıştırdığım unutulmaz bir yolculuk: Trans-Avustralya !!!

    PEK YAKINDA…

    My Image