menu
Stacks Image 5066



ExploRide LatAm: Brezilya & Uruguay & Arjantin



5.000km yol, 2.000km sürüş, 1 Ay macera…


Farklı bir dünyaya yolculuk dessem az kalacak …


Farklı, farklı, farklı … Doğası farklı, havası farklı, kokusu farklı … Ama en önemlisi insanları, ve o insanların düşün hayatları farklı. Sanki gerçeklerle aralarına mesafe koymuşlar, sonradan üzüleceklerini bilseler de aşk, futbol, müzik ve dans dışında hiç bir şeyi içeri kabul etmedikleri bir hayal dünyasında yaşamayı tercih ediyorlar. “Biz dünyanın en mutlu ve hayat dolu insanlarıyız” diye övünüyorlar ama öte yandan ekonomileri sorunlu, yarınları belli değil, üstelik dünyanın en hüzünlü romanlarının ve acıklı şarkılarının yine bu coğrafyadan çıkmakta olduğunu da yadsımıyorlar …

Düşünüyorum da; belki de haklılar. Hüzün sevincin, acı da mutluluğun kardeşi aslında. Acıdan ve hüzünden kaçmak için bile bile kendisini duyarsızlaştıran "Modern!" insanların arasına geri dönünce daha iyi anladım ki; her ne kadar bile bile lades olsa da, …muş gibi yapmak duygusuzluktan çok daha iyi. Ama yapıştığı nesnelerden vazgeçip, kendilerini duyguların dalgalı sularına bırakabilecek kadar cesareti olanlara tabi ki … Yerse …

Antarktika hariç yolculuk yapmadığım son kıtaydı Güney Amerika. Ve zamanlamasına yakışır bir şekilde başka bir gezegende seyahat ediyormuşçasına bir yolculuk oldu gerçekten …

Siz de ortak olmak isterseniz bu maceraya, hikayesi işte burada…


VE SIRA SON KITADA


Takvimi kontrol ederken fark ediyorum ki; Antarktika hariç bütün kıtalarda epik birer bisiklet yolculuğu yapmaya karar vereli neredeyse beş yıl olmuş. İyi ki de vermişim o kararı. Gerçi başıma gelmeyen kalmadı bu yolculuklar sırasında ama sonuçta dolu dolu ve hiç unutamayacağım günler geçirdiğim için mutluyum.

Bisikletine atlayıp uzaklara gitmek, rüzgarı yüzünde hissederken ıssız coğrafyalarda gezinmek her ne kadar mutluluk verici olsa da, geriye baktığımda anlıyorum ki beni asıl güdüleyen başka bir şeymiş. Popüler kültürün karşılığında mutluluk vaat ettiği şeyleri ne kadar yaparsam yapayım yine de sürekli eksikliğini hissettiğim o “Şey” acaba dünyanın başka bir yerinde olabilir miydi? Böyle tatminsiz hissetmeyen insanların yaşadığı bir yer var mıydı acaba? Bugüne kadar beni ben yapmış bütün kimliklerimi arkada bırakıp bisikletime atlasam, hem giysilerimden hem de zihnimden kurtulsam o eksikliğini hissettiğim şey karşıma çıkar mıydı ki?

Bunu denemeden anlamanın bir yolu olmadığı için, o gün bugündür dolaşıp durdum dünyanın dört bir yanında, hem de her kıtanın en sıra dışı doğa ve kültür coğrafyalarında. Şimdi de artık sıra sonuncu kıta, yani Güney Amerika’da …

“Hop, bi dakika; Avustralya, Asya, Afrika, Kuzey Amerika… Tamam da Avrupa’da sürmedin ki hiç!” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Hemen açıklık getireyim. Benim için Avrupa bir kıta değil, Avrasya’nın bir parçası. Hem de küçük bir parçası. İsteyen haritayı açıp baksın, ne dediğimi anlayacaktır. Ama sağolsun Avrupa’lıların kendilerini beğenmişlikleri ve tarihi istedikleri gibi yeniden yazmalarına yarayan küresel medya üzerindeki hakimiyetleri, yaşadıkları toprakları bize “Kıta” diye yutturmaya alışmışlar. Biz de iyi niyetle her duyduğumuza inanmaya alışkın olduğumuz için nispeten bu amaçlarına ulaşıyorlar. Bir de kariyerimin yirmi yılından fazlasını Avrupa şirketlerinde çalışarak geçirdiğim için biliyorum ki; “Kıta” olmaması bir yana, ne coğrafi yönden görmeye değer egzotik güzellikleri ne de öyle pek tanımaya değer derin bir kültürü yok bu çakma kıtanın. Varsa yoksa para ve maddiyat. Hatta daha ileri gidip; “Aslında göründüğü kadar medeni bir yer de değil” deme cesaretini bile göstereceğim. İki dünya savaşı, Afrika ve Hindistan’da yol açtıkları kıyımlar, ırkçılık, dünyadaki en büyük intihar, tecavüz, kanser, evsiz ölümü oranları vs yine bu çakma kıtanın alamet-i farikaları. Neyse ben fazla uzatmayayım, isteyen gidip kendi gözleriyle görsün …

Duygularım karışık. Bir yanda hayallerini gerçekleştirmenin verdiği mutluluk, diğer yanda artık filmin sona eriyor oluşu hissi ve “Bundan sonra n’aapcaz?” meselesi.

Peki bulabildim mi aradığımı? Önceki hikayelerimi okuyanlar bilir ki; “Çoğunlukla evet!”. Ama sanki hala bulmamı bekleyen bir iki sır daha var sona sakladığım bu büyülü kıtada ?! Onlar da açığa çıkınca büyük resim tamamlanacak ve her şey yerine oturacakmış gibime geliyor …

O yüzden hem heyecanlıyım hem de meraktayım. Size de bulaştı değil mi? Buyurun o zaman, hikayemiz başlıyor …

Stacks Image 5423


PEK İTİRAF ETMEK İSTEMİYORUM AMA…

Güney Amerika büyük bir kıta. Günler süren kafa patlatmaların ardından, hava durumu, uçuş seçenekleri, yol durumu, konaklama, vize vs gibi etkenleri de dikkate alarak Brezilya-Uruguay-Arjantin rotasında karar kılıyorum. Aslında bu rotayı seçmemin en büyük sebebi az önce saydığım teknik kısıtların müsaade ettiği seçenekler içerisinde en büyük çeşitliliği deneyimleyebileceğim rota olması. Brezilya’nın tropik Bahia eyaletinin başkenti Salvador’dan, Arjantin’in başkenti Buenos Aires’e gidene kadar hem çok farklı iklim ve coğrafyalardan geçeceğimi hem de hemen hemen her ırk ve kültürden insanla karşılaşacağımı tahmin ediyorum.

Bu düşünceler içerisinde bilet parası biriktirmek epey bir zamanımı alıyor ama sonunda her şeyi ayarlıyorum ve yine heyecan verici bir yolculuk beni kendisine çağırırken son günleri geçirmek oldukça zor oluyor.

Kasım artık son günlerini yaşarken İstanbul oldukça soğuk. İklimlerin ters çalışması sebebiyle Güney Yarımküre’de yaptığım yolculuklar kış aylarına geldiği için yolculuk öncesi antrenmanlar bir hayli zor oluyor. Kat kat giyinip, her gün aynı parkurda, üstelik bu aylarda gemi iyice azıya alan rüzgara karşı sürüş yapmak hiç de keyifli değil. Ama yapacak bir şey yok, maalesef her güzel şeyin bir bedeli var.

Yolculuğu 5.000km olarak tasarladım. Ama tamamını bisikletle gidebilmek için epey uzun bir süre gerekiyor ki artık buna o kadar da istekli değilim. O yüzden bisiklet ile birlikte otobüs, tren, tekne vs gibi bulabileceğim her türlü aracı da kullanmaya karar verdim. Çünkü, önceki yolculuklarım esnasında fark ettim ki; uzun süre evimden ve sevdiklerimden uzakta olmak beni bozuyor. Bir de ne yapıyor olursam olayım, on beş günü geçti mi yavaş yavaş sıkmaya başlıyor. Önceden biraz maymun iştahlıyım diye düşünürdüm ama fikrim değişti. Kime sorsam aynı şeyi söylüyor, sevdiklerinle geçirdiğin kaliteli zamanlar hariç, dünyanın en güzel yerine gitsen bile bir süre sonra her şey sıradanlaşmaya, yeni rutinin olmaya başlıyor. Bir de bakıyorsun seni mutlu etmesi için seçtiğin şeyin kölesi olmaya başlamışsın. Bunu biraz daha büyük ölçekte bütün bisiklet yolculuklarım için de hissetmeye başladım aslında. Bir de baktım ki, her yıl iki yolculuk yapmak neredeyse işim haline gelmiş. Oysa ki “İş”leri hayatımdan çıkarmak için ne fedakarlıklarda bulunmamış mıydım ben?!

O yüzden bu sefer Şeyma’yı da işin içine katmaya karar veriyorum. Zaten o da yakında emekli olacak. Artık birlikte yolculuk yapmaya başlamanın zamanı geldi. Konuşuyoruz. Onun da hoşuna gidiyor. Ben bisikletle giderken onun da otobüsle gelmesine ve sabahları ayrılıp akşamları buluşmaya karar veriyoruz. Yalnız ben ben Salvador’dan başlayacağım, o ise on gün sora Rio de Janeiro’da yolculuğa dahil olacak.

Belki siz biraz anlamaya başlamışsınızdır. Bense yolculuktan önce zihnimin derinliklerinde sadece hayal meyal hissediyordum ve kendime pek itiraf edemiyordum ama sanırım bu son kıta aynı zamanda büyük bisiklet yolculuklarımın da sonu olacak.

Stacks Image 5298


ÖZGÜRLÜĞÜ YANLIŞ ANLAMIŞIM


Zaman içinde bu yolculuklar sayesinde öğrendiğim bir şey yine bu yolculukların da sonunu getirdi sanki. Ne miydi o? Aslında çok basit ama çok önemli bir ders!

Ömrümün çoğunda özgürlüğe ulaşmak ve mümkün olduğunca özgür yaşamak için uğraşıp durmuş, türlü fedakarlıklar etmiş ve düzenle ters düşmüştüm. Oysa bir de farkına vardım ki; özgür olayım, sadece arzu ettiğim şeyleri yapayım derken aslında düzenin dışına hiç çıkmamıştım. Çünkü özgürlüğün en büyük düşmanı arzularım ve ihtiraslarımdı. Hatta en beteri de özgürlük arzusuydu. Çünkü canımın istediği şeyleri yapabilmek için canımın istemediği bir sürü şeyi yapmak zorunda kalıyordum. Ve canımın istediğini sandığım şeylerin birazı gerçekten içimden gelse de, çoğu aslında etrafımdaki tüketim odaklı dünyanın kitaplar, filmler, sosyal ortamlar vs yoluyla bana dayattığı şeylerdi.

Evet, daha fazla öğrenmek istiyor, yeni yerler görüp, yeni insanlarla tanışmak, içimdeki bilgi açlığını yatıştırmak için can atıyordum ama bunun için bütün dünyayı dolaşmam gerekmediğinin, aslında her şeyin çok yakınımda olduğunun pek farkında değildim. Çünkü dünya her yerde dünya, insan da her yerde insan aslında. Ama insan işte, yapmadan anlayamıyor. Hele bir de etrafı gıdıklayıcı haberler ve reklamlarla sarılı olunca…

Uzun lafın kısası, sonunda öğrendim ki: Özgür olmak aslında “Canının istediği şeyleri yapmak” değil, “Canının istemediği hiç bir şeyi yapmamak!”. Bu ikisi gerçekten iki ayrı dünya. Önceleri canımın istediği şeyleri yapmak için çabalayıp duruyordum, ve sonunda hep aynı hisle kalakalıyordum: “Hımm, hepsi bu muymuş!”. Ve hoop doğru yeni bir arayışa… Oysa şimdi sabah kalkıyorum ve akşam yatana kadar canımın istemediği hiç bir şey yapmamışsam kendimi dünyanın en başarılı ve zengin insanı gibi hissediyorum. Ve aslında bu diğerinden çok daha kolay, çok daha tatmin edici ve çok daha doğal…

İşte bu ruh hali içerisinde son hazırlıkları yaparken her zaman olduğu gibi son dakika terslikleri ziyaretime geliyor. Önce Kanka’yı kutulamadan hemen önceki gün orta göbeği bozuluyor. Üstelik ne bende ne de bisikletçilerde yedeği var. Çok şükür Bisikletsepeti’nden Serkan imdadıma yetişiyor. Zaten onun tamir edemeyeceği bir şey olduğunu pek tahayyül edemiyorum :) Tam derin bir nefes almışken bu sefer THY ile sorun yaşıyorum. Uçuşumun ikinci ayağı “Rio-Salvador” için biletimi kesebiliyorlar ama sistemden kaynaklanan bir arıza sebebiyle Kanka’nın taşıma bedelini ödeyemiyorum. Aktarma yaparken bir de bununla uğraşmam gerekecek. Üstüne bir de azı dişim kırılıyor. Yaptıracak zaman yok. Bir de yol boyunca açlık çekeceğiz anlaşılan…

Stacks Image 5476


EXPLORIDE LATAM 1 (Kuzey Brezilya: Bahia)



1.GÜN: Salvador > Moro de Sao Paulo / 180 km

Uçuş çok uzun. Evin kapısından çıktıktan neredeyse tam bir gün sonra Sao Paulo’ya ulaşıyorum. Vakit gece yarısı. Brezilya kurallarına göre aktarmadan önce gümrükten geçmem gerekiyor. Aslında işime de geliyor çünkü Kanka’nın taşınma işi muallakta ve ben Salvador’a giderken onun burada kalmasından endişeleniyorum. Kutuyu didik didik arıyorlar. Sonra da benden “Bu yeni bir bisiklet” diyerek vergisini ödememi istiyorlar. Gecenin körü gümrükçülerle uğraşmak hiç de eğlenceli değil. Az önce özgürlükten bahsederken bunu anlatmaya çalışıyordum aslında. Bisikletine binip gezebilmek için bile türlü türlü işlerle uğraşman gerekiyor. Ve ne için? Her şeyi yapıp bitirdikten sonra anladığın üzere, dünyanın her yerde dünya, insanın da her yerde insan olduğunu deneyimleyebilmek için.


DARWIN VE BEN

Aslında başlangıçta bisiklet yolculuklarımı Darwin’in Beagle ile dünyayı dolaştığı araştırma gezisine benzetiyordum. Bize anlatılan yaşam hikayesinde eksik veya yanlış bir şeyler vardı. O yüzden ben de kendi teorimi kurmak üzere veri topluyordum. Ama Darwin’in başına gelenin aynısı benim de başıma geldi. Tıpkı onun gibi ben de gerçek dünyayı görünce; önce insanın ilahi olmayan sıradanlığı, sonra da dünyanın körlemesine işleyişi ve insanın aklının kesebileceği uhrevi bir amacının olmayışı kaçınılmaz bir şekilde benliğime işleyiverdi. Darwin gibi ben de önceleri çok bozuldum bu işe. Ama onun gibi on yıllarca bu düşünceden kaçmaya çalışmaktansa, cesaret edip kabullenmek daha doğru geldi. Çünkü ancak yanlış yolda olduğunu kabul ettiğin anda doğru yolda ilerlemeye başlayabiliyorsun. Ve zamanla gerçek dünya önümde kendini ifşa etmeye başladı. Olduğu gibi. Arzularımla şekillenmeden. Ve işte o anda gerçekten özgürleştiğimi hissetmeye başladım. Artık dünya bana gösterildiği gibi değil de, gerçekten olduğu gibiydi.

Böylece taşlar yerine oturdu. Gerçek özgürlük, yani her şeyi olduğu haliyle kabullenme, onları değiştirmek yerine birlik olma ve hayat ırmağına kendini bırakıp yaşamı tecrübe etme son derece yaşama sevinci veren bir şey. Hem de çok kolay, doğal ve tatmin edici. Yukarıda anlattığım; canının istemediği hiç bir şeyi yapmama ve hala canının istediği şeyler varsa da yaparken bunu kişiselleştirip drama yaratmama olayı bu işte…

Sonunda kutuyu açınca Kanka’nın yeni bir bisiklet olmadığına ikna olup bizi bırakıyorlar. Artık Brezilya topraklarındayız. Para bozduruyor, sim-kart alıyor ve Kanka’nın taşıma ücretini ödeyerek Salvador uçuşum için check-in yaptırıp beklemeye başlıyorum.

Uçak ağzına kadar dolu. İki saatlik uçuş yanımdaki koltukta cips yiyerek film izleyenlerin çıkardığı hışırtı ve çıtırtıları saymazsak sorunsuz geçiyor. Sabaha karşı üç gibi Salvador’a iniyoruz. Havanın aydınlanmasına bir iki saat daha var. Ve ben perişan haldeyim. Yine de bugün yol yapıp akşama Moro de Sao Paulo adasına varsam iyi olacak. Kendimi zorlayıp gelen yolcu katında biraz uyumaya çalışıyorum. Nafile. Bütün biyolojik ayarlarım şaşmış halde.

“Oyalanırım en azından” diyerek dışarı çıkıp Kanka’yı yeniden birleştirmeye başlıyorum. Hava soğuk değil ama aşırı nemli. E artık tropik topraklardayız tabi. Daha önceden de tecrübe ettiğim gibi, sanılanın aksine hep sıcak olmuyor tropik topraklarda hava. Tek bir kelimeyle tarif et deseniz, hiç düşünmeden söyleceğim sözcük “öngörülemez” olurdu herhalde. Bazen cehennem kadar sıcak oluyor ama beş dakika içinde tepenizden tonlarca su yağarken tir tir titrer hale geçebiliyorsunuz.


SABAHIN KÖRÜNDE PARTİ

Kanka’yı sorun çıkmadan toplayınca yüzüm gülüyor. Biraz daha bekleyince hava da aydınlanıyor ve ilk pedala basıyorum. Havaalanını şehire bağlayan yol başta çok sessiz. Ama bir müddet sonra varoşlardan geçerken bu sessizlik bozuluyor. Sabahın altısı olmasına rağmen her taraftan yüksek sesli samba müzikleri yükselmeye başlıyor. Afrika’yı anımsıyorum, orada da hayat çok erken başlıyordu. Hatta hiç uyumuyorlardı neredeyse.

Salvador sıradan orta büyüklükte modern bir şehir gibi görünüyor. Burada olduğumu bilmesem ve nispeten koyu renkli insanlar olmasa, mesela Çanakkale'desin deseler yadırgamazdım herhalde.

Yolum bir süre sonra okyanus kıyısına ulaşıyor. Amacım sahil yolundan limana ulaşıp direk Moro de Sao Paulo’ya giden özel feribotlardan birisine binmek. Araştırabildiğim kadarıyla dokuzda kalkıyorlar. Ama tecrübemle sabit ki yeni bir ülkedeyken araştırmalara güvenmemek gerek. O yüzden limana kadar olan yirmi kilometrelik yolu çabucak bitirip kendimi güvenceye almak için hiç sallanmadan pedallamaya devam ediyorum.

Sahil yolu aynı bizim Maltepe’dekine benziyor. Tek fark deniz kıyısının kumsal, dalgaların da okyanus dalgası olması. Biraz ilerleyince kulağıma Bu sefer daha yüksek sesli müzik sesleri gelmeye başlıyor. Dikkatle bakınca ileride bir kalabalık görüyorum. Yaklaşınca şaşkınlığım artıyor. Sanırım büyük bir plaj partisinin dağılma zamanı. Her yer sarılmış öpüşen çiftlerle dolu. Sabahın bu saatinde hem biraz garibime hem de hoşuma gidiyor. “Sonunda hayatın pek ciddiye alınmadığı bir yere geldik” galiba diye geçiriyorum içinden.


GELENEK DEĞİŞMİYOR

Sevinmem pek uzun sürmüyor. Daha ne olduğunu anlayamadan, aniden indiren bir sağanakla sırılsıklam oluyorum. Sanki gökyüzünde binlerce itfaiye aracı var ve hepsi hortumlarını bana doğrultmuşlar. Tropiklere hoş geldin!

Canım sıkılıyor. Adaya giden tekneleri kaçırmak tehlikesi belirdiği için elimden geldiğince hızlanıyorum. Yağmurdan göz gözü görmüyor, yavaşladığım yetmiyormuş gibi bir de sık sık yolumu kaybetmeye başlıyorum. Hay…

Teknelerin kalktığı küçük iskeleye varınca görüyorum ki bunlar sadece başlangıç. Abartısız her yolculuğumun ilk günü hep böyle berbat geçiyor. Sanki beni sınıyor sonraki güzellikleri hak edip etmediğimi anlamak için.

Her neyse, görüyorum ki direk adaya giden bu özel tekneler ufacık ve bisiklet bindirmek yasak. Hadi bakalım. B planına geçip, bu küçük teknelerle doğrudan adaya gitmek yerine, adanın karşısında kalan ve nispeten büyük olduklarını düşündüğüm feribotların kalktığı Valença’ya gitmeye karar veriyorum.

Karadan gidersem, Todos os Santos körfezini dolaşıp akşama kadar en azından 250km yol yapmam gerek ve bu hava şartlarında bu çok zor. Ama Salvador’dan Itaparica’ya geçen arabalı vapuru yakalarsam bu bana en azından bir yüzelli kilometre kazandıracak.

Yalnız gişedeki kızın söylediğine göre vapurlar bir buçuk saat aralıkla çalışıyor. Ve sıradakini kaçırmamak için elimi çabuk tutmam gerek. Aceleyle beş kilometre ötedeki iskeleye giderken dikkatim dağılıyor, sağanak yağmurun ıslattığı tren raylarına hızla girince Kanka’nın ön tekeri kayıyor ve sert bir şekilde asfaltın üzerine düşüyorum.

“Hah şimdi tamam oldu işte. İlk güne de ancak bu yakışırdı”. Neyse ki Kanka sağlam. Biraz hareket edip durumumu anlamaya çalışıyorum. Sağ tarafımda boydan boya çok ağrım var ama sanırım ciddi ve yolculuğu tehlikeye düşürecek bir şey yok.

Züğürt tesellisi yapıp gülümsemeye çalışıyorum. Bu sırada bilet gişesindeki kadın yardımıma geliyor. Onu ve gülümseyişini görünce içim ısınıyor. Ve anlıyorum ki ilk gün kötülükleri bitti. Hep böyle oluyor…


ADA VAPURU YANDAN ÇARKLI

Vapurun kalkmasına hala bir on beş dakika var. Gişenin az ilerisindeki derme çatma büfeye gidiyorum. Geleneksel giysileri içerisinde yaşlı bir zenci kadın işletiyor. “Küçükken televizyonun başından kalkmadan izlediğimiz “Köle Isaura’nın babannesi olmalı bu” diye geçiriyorum içimden.

Başörtüsü ve sömürgelere özgü kıyafetleri içinde son derece ciddi ama yine de sevimli. “Bir şeyler yiyip içeyim de keyfim yerine gelsin bari” diyorum ama bir türlü anlaşamıyoruz. Ne o İngilizce biliyor ne de ben Portekizce. "Yine Kazakistan’daki gibi sorun olacak” diye geçiriyorum içimden. Canım sıkılıyor. Ama sonunda bizim çiğ böreklere benzer bir şeyler alıp yemeyi başarıyorum.

Vapurun kalkma saati gelince biletimi arıyorum. Cebimde ıslanıp lime lime olmuş. Tıpkı benim gibi. Yalvar yakar kabul ettirip, eski püskü gemiye binince sonunda derin bir nefes alıyorum.

Henüz elli kilometre bile yol almadım ama perişan haldeyim. Sağ tarafım felaket bir şekilde ağrıyor. Sırılsıklam oldum. Hatta su geçirmez çantamın içindekiler bile sırılsıklam. Pasaportu ve kıymetli şeylerimi naylon poşete sarıp çantadaki giysilerin en ortasına koymuştum, neyse ki onlara bir şey olmamış.

Gemi bizim Topçular-Eskihisar arabalı vapurlarını andırıyor ama çok daha eskisi. Tuvalete gidip bulabildiğim en kuru şeylerle üzerimi değiştiriyorum. Pek temiz bir yer değil ama yine de kendimi yenilenmiş ve mutlu hissediyorum.

Kanka'nın yanına dönünce keyfim daha da artıyor. Beş dakikalığına yok oldum ama kapkara bulutlar hafiften aralanıp güneş kendisini göstermeye başlamış. Bir yerlerden “Tattoo”nun Portekizce dans versiyonunun yüksek sesli nameleri yükseliyor. Arabalarından inmiş kadın erkek, çoluk çocuk herkes sanki sözleşmiş gibi şarkı söyleyip dans ediyorlar. Sanki toplama kampından üzerimi değiştirmeye gittim ve geriye bir diskoya döndüm. Bir tuvalete gidip gelme esnasında her şey ancak bu kadar değişebilirdi.

“Güzel” diyorum içimden, “Buraları sevmeye başlayabilirim artık sanırım”…


GÜZEL SÜRPRİZ

Kendi trajedimden fark etmemişim ama herkes plaj kıyafetleri içinde. Günlerden Pazar olduğunu da hatırlayınca jetonum düşüyor: Salvador’lular haftasonu eğlencesi için sayfiye yeri Itaparica’ya geçiyorlar.

Bir saatlik bol danslı ve eğlenceli yolculuğun ardından paslı vapurumuz karşı kıyıya varıyor. Ve burada beni gerçekten güzel bir sürpriz bekliyor. Vapurdan indiğim yerde küçük bir “Rodoviaria”, yani otobüs terminali var. Üstelik bir kaç kişi bisikletlerini otobüslerin bagajlarına yerleştiriyor. Hem de ne tekerleri çıkarıyorlar, ne de bisikleti küçültmek için başka bir şey yapıyorlar. Yıllar boyu bisikletimi otobüse bindirmek için çektiğim o sıkıntılardan sonra bu öyle büyük bir lüks ki!

“Evet” diyorum içimden; “Şansım gerçekten dönmeye başladı”. Artık öğlen olmak üzere ve neredeyse otuz altı saattir yollardayım. Günün kalanını riske etmektense, hemen Valença’ya bir bilet alıyorum. 35 Real benim için 10 Real de Kanka için alıyorlar, “Harika”…

Ve otobüse biner binmez gözlerim kapanmaya başlıyor. Deliksiz bir uykunun ardından bir ara gözlerim aralanıyor. Yaşlıca bir seyyar satıcı kadın bağırarak bir şeyler satıyor otobüsün içinde. Çocukluğumda babamın memleketine yaptığımız uzun otobüs yolculuklarını hatırlıyorum: “Acaba rüya mı görüyorum?” diye düşünürken.

Valença’ya yaklaşırken muavin çocuk beni uyandırıyor. Binerken tembihlemiştim çat pat vücut dili ile, neyse ki anlamış. Durağımı kaçırmadan inince rahatlıyorum.

Valença orta büyüklükte bir kasaba. Una nehrinin okyanusa ulaştığı yerde kurulmuş. Merkezi de ana yolun iki tarafındaki eski püskü binalardan ve dükkanlardan oluşuyor. Buradan Moro de Sao Paulo adasına giden tekneleri bulup binmem gerekiyor.

Gerekiyor ama teknelerin kalktığı yeri bir türlü bulamıyorum. Birilerine soruyorum, kendilerince tarif ediyorlar. Sanki ana dilim Portekizce’ymiş gibi anlatıyorlar ben mal mal bakarken. Anladığım kadarıyla bulmaya çalışıyorum ama nafile. Şaka gibi. Bir yarım saat dolaşıyorum Kanka ile Valença sokaklarında. Aslında bir yandan da iyi oluyor, çünkü sıradan Bahia sokaklarında gündelik hayatı görmüş oluyorum biraz.

Sonunda tekneleri buluyorum. Ben hep okyanus kıyısında arıyordum ama onlar içeride nehirin kenarındalarmış meğerse. Yanlarına varır varmaz makineli tüfek gibi konuşan genç bir adam yanıma yaklaşıyor. Kendimi Sultanahmet’te zorla halı satın almak üzere olan bir turist gibi hissediyorum.


MAKARE, HAN SOLO VE MILLENIUM FALCON

Adı Makare’ymiş. Taş gibi vücudu olan son derece dinamik birisi. Kapkara. Kanka’yı gösterip “yalnız değilim” diyorum. Hallederiz dercesine göz kırpıp beni bilet gişesine götürüyor. Gişedeki kadınla hararetli hararetli bir şeyler konuştuktan sonra yeniden göz kırpıp koluma giriyor. İskeleye bağlı tekneler boyunca yürüyüp, sonunda eski püskü bir tanesinin yanında duruyoruz. Kayıktan hallice olan tekne tıka basa dolu ve şimdiden istiap haddini aşmış durumda. Hem ben hem de Kanka nasıl sığacağız diye merak ediyorum.

Makare bu sefer kaptanla yine bağıra çağıra konuşup, ağzımı açmama fırsat kalmadan Kankayı aldığı gibi teknenin kıç tarafındaki minik düzlüğe yatırıp bağlamaya girişiyor. "Hop mop” demeye kalmadan ben de kendimi teknenin içinde iki büklüm otururken buluyorum ve kalkıyoruz.

Kaptan, Yıldız Savaşları'ndaki Han Solo’yu, teknesi de Millenium Falcon’ı andırıyor. Bildiğin hurda, ama Una nehrinin okyanusa bağlanan ağzında tek kelimeyle uçuyoruz. İki büklüm de olsam arkamda köpüren suları izlerken uçarcasına yol alıyor olmak çok hoşuma gidiyor.

Yarım saatlik gürültülü ve sersemletici bir yolculuğun ardından adaya varıyoruz. İskelenin dibinden başlayan tek yol çok dik bir merdivenle en azından yirmi katlı bir bina yüksekliğine kadar çıkıyor. Evet, hep Kanka beni taşıyacak değil ya, bu sefer de ben onu taşıyorum.
T
epeye vardığımızda kan ter içindeyim. Ama değdi sanki. Bir anda sihirli bir kapıdan başka bir dünyaya geçmiş gibi oluyorum. Palmiyelerin arasında hayatımda gördüğüm en kozmopolit yerdeyim. Bu kadar çok farklı insanı bir arada hiç görmemiştim. Bodrum’daki barlar sokağındayım sanki ama bir tek uzaylılar eksik.

Ağzım açık bir şekilde aralarına karışıp sürüklenmeye başlıyorum. Herkes son derece sakin ve mutlu görünüyor. Bir bankta oturup kalacak yer bakıyorum. Che Lagarto Hostel hem ucuz, hem de merkezde. Denemeye karar veriyorum. Zaten hostesler her zaman otel ve pansiyonlardan daha eğlenceli oluyor.


"BALLS" OF COURSE

Hostel’in resepsiyonunda gençten bir çocuk var. İsmi Cailloux. Animasyonlardan fırlamış bir tipi var. Hafif esmer, yuvarlak hatlı, kıvırcık saçlı ve kara gözlü. Tam bir çizgi film Brezilya’lısı. Üstelik İngilizce de konuşuyor. Paraya kıyıp yatakhanede bir yatak yerine tek kişilik bir oda tutuyorum. İki gün yolculuğun ardından sonunda biraz huzur. Harika…

Biraz dinlenip Cailloux’nun yanına gidiyorum. Niyetim ada hakkında biraz bilgi almak. Yalnız değil. Yanında Peru’lu gençten bir kız, adı Nazareth. Muhabbet ediyoruz. Callioux soruyor: “Bisikletle böyle yolculuklar yapabilmek için en çok hangi kasının güçlü olması gerek?” diye. Tereddütsüz cevaplıyorum; “Balls, of course”… Gülüyoruz.

Nereden geldiğimi pek çıkaramıyorlar. Güney Amerika’nın ötesi onlar için Mars gibi…

Adada birbiri ardına sıralanmış dört plaj varmış. “Sonuncuya git, kafa dinlersin” diyorlar. Çıkıp yürümeye başlıyorum. Zaten dördüncüye gidene kadar diğerlerinden de geçmem gerektiği için sorun yok.


DÖRDÜNCÜ, BEŞİNCİ, ALTINCI CİNS

İki tarafı büfeler, barlar ve restoranlarla dolu dik bir yokuştan aşağı inince birinci plaja ulaşıyorum. Burası gördüğüm en organize tatil yerlerinden birisi. Ama beş yıldızlı oteller gibi değil. Onlardaki gibi ihtiyacınız olabilecek her şey var ama oralardaki yapaylığı ve belirli bir plan dahilinde sonradan yapılmışlığı hissetmiyorsunuz, her şey son derece doğal. Ve insan çeşitliliği gerçekten inanılmaz; her milletten, her tipten, her boydan, her yaştan ve her cinsten (burada ikiden çok daha fazla cins var emin olabilirsiniz) insan neşeyle bir şeyler yapıyor…

Dördüncü plaja gidene kadar görmediğim tip kalmıyor. Plajlar aslında birer koy ve hepsi de bembeyaz kum. Dördüncü plajda çok rüzgar olduğu için üçüncüye dönüyorum. Burada denizin içinden çıkmış küçük ağaç ve çalılar var. Aralarından denize giriyorum. Çok hoş. Sanki yolculukla birlikte uzaklaşmış benliğim yavaş yavaş vücuduma geri dönmeye başlıyor. Rutininin dışına çıkmanın verdiği garip duygu iyiden iyiye uzaklaşıyor, yeniden kendim oluyorum.

Hostele dönüş yolunda akşam yemeği için bir yer bulmak üzere bakınıyorum. Genelde turistik şeyler, hamburger, pizza, spagetti vs vs… Otantik şeyler için biraz daha az turistik bölgelere gitmem gerekecek anlaşılan.


JESSICA VE YENİ PLANLAR

Hostel’de Callioux beni Jessica ile tanıştırıyor. Yirmi yaşlarında esmer güzeli bir kız. Bağımsız olarak turistik gezi programları hazırlayıp instagram üzerinden arzu edenlere sattığı için, Callioux bana yardımcı olabileceğini düşünmüş. Gerçekten de oluyor. Epey sohbet ediyoruz. Yolculuk programımı anlatıyorum. Sağolsun, birlikte bazı değişiklikler yapıyoruz.

Artık baya acıktım. Dışarı çıkıp kendimi kalabalığın akışına bırakıyorum. Bir ara bir köşede bizim kokoreççilerinkine benzer bir araba görünce heyecanlanıyorum. Bu yolculuklarda en büyük heyecanlar böyle küçük şeylerle oluyor işte. Her neyse, yaklaşınca anlıyorumki bildiğin şiş kebap satıyor. Arabanın sol tarafındaki delikli çubuklarda asılı şişlerden istediğini seçip gösteriyorsun, arabanın sağındaki mangalda pişiriveriyorlar. Üç şiş götürüveriyorum hemen. Midem dipsiz kuyu gibi ama belki başka güzel şeyler de vardır diyerek kendimi tutuyorum.

Maalesef bulamayıp hamburgere talim ediyorum. Yolculuğu planlarken “Belki burada bir iki gün tatil yaparım” diye düşünmüştüm. Ama burası ne kadar güzel olsa da, turistik yerlerin otantik olmayan o biraz kimliksiz ve yapay havası burada da mevcut. Ve ben artık yaşlandığım için hayatımın kalan kısmı daha değerli hale geldiğinden olsa gerek, vaktimi gerçek olmayan hiç bir şey ile ziyan etmek istemiyorum. Bir de serüven çağrısı daha ağır basıyor. O yüzden ertesi sabah erkenden yola çıkmaya karar veriyorum.

Kırk sekiz saatin ardından normal bir yatakta yatacak olmak en az şiş kebaplar kadar heyecanlandırıyor beni. Dönüş yolunda ertesi gün için alışveriş yapıp, bir de dondurma götürünce yatma öncesi hazırlıklarım tamamlanmış oluyor.
Hostel’de Callioux’yu bulup sabah feribotunun saatini öğreniyorum. Altı’da kalkıyormuş. Kanka depoda ve depo da kilitli olduğu için sabah nasıl yapabileceğimizi konuşuyoruz. Jessica lobide bir hamakta yatıyormuş. Callioux deponun anahtarını ona veriyor. Vedalaşıyoruz ve artık daha fazla dayanamayıp kendimi uykunun koynuna bırakıveriyorum.


2.GÜN: Moro de Sao Paulo > Itacare / 150 km

Sabah kalkmak pek kolay olmuyor ama yine de 05:00 gibi uyanıyorum. Çabucak hazırlanıp Jessica’nın yanına gidiyorum. Hamağında güzel güzel uyuyor. Başta kıyamıyorum ama sonra mecburen uyandırıyorum. “Sorun değil, zaten kalkacaktım” diyerek gönlümü almaya çalışıyor. Yalancı!

Kanka’yla iskeleye giden merdivenleri inerken yine kan ter içerisinde kalıyorum. Gişenin önünde kuyruk var. Ve tabi ki kimse İngilizce bilmiyor. Çat pat anlaşmaya çalışıyoruz. Feribotun saatini soruyorum. Gişedeki kız bir kağıda 19.00 yazıp verince başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Bütün gün burada mıyız yani şimdi ?!

Üsteleyip başka bir yol bulmak için elimden geldiğince derdimi anlatmaya çalışıyorum. Ama gişedeki kız sanki her şey çok normalmiş gibi elimdeki kağıdı gösterip gözlerini dikerek bana bakıyor. Tam pes etmek üzereyken çat pat İngilizce bilen birisi gelip kızın para beklediğini neden ödeme yapmadığımı soruyor. “İyi ama ben akşam yedide değil şimdi gitmek istiyorum” deyince de kaykayı patlatıyor. Meğer kızın bana yazdığı 19.00 feribotun saati değil de ücretiymiş!

Derin bir nefes ardından çabucak ödeyip biletimi alıyorum. Altıya on kala feribot dedikleri tekne geliyor. Bildiğin karadeniz takası, ben diyeyim otuz kişi alır, siz deyin kırk. Neyse ki bisiklet kabul ediyor. Kankayı ön tarafa yerleştirip kendim de güneş almayan bir yere geçip oturuyorum.

Feribot diyorlar ama bildiğin dolmuş. Yol boyunca sürekli bir yerlere uğrayıp, yolcu indirip bindiriyoruz. Bir saatin ardından kaptan küçük bir köyün plajına yanaşıp motoru istop ediyor. Şaşkın bakışlarım arasında herkes iniveriyor. Kankayla birlikte teknede baş başa kalıyoruz.

Biraz bekliyorum, belki binen vs olur diye ama iskelenin üzerindeki üç beş kişi de ortadan kayboluyor. Hadi bakalım. Tekneden inip köye gidince anlıyorum ki yolculuk buradan Valença’ya kadar otobüs ile devam ediyormuş ve ben teknede kaldığım için otobüsü kaçırmışım. Buyur buradan yak.

İş başa düşüyor, Valença’ya doğru yola koyuluyoruz. Bugünkü hedefim Valença’dan 150km sürüp akşama Itacare’ye varmaktı. Böylece bugünkü yolumuza 25km eklenmiş oluyor. Palmiye ağaçlarının arasındaki çukur dolu yolda giderken ne bir araç görüyoruz ne de bir insan. Güneş yakmaya başlıyor. Üstüne rüzgar da çıkınca muhteşem üçlümüz tamamlanış oluyor.

Valença’ya varmam bir buçuk saati buluyor. Hem geciktim, hem de hava düşündüğümden çok daha sıcak. Üstelik yolların durumu da pek iç açıcı değil. Bugün çok zorlu geçeceğe benziyor.

Biraz dinlenip tekrar yola çıkıyorum. O arada sıcaklık 40 dereceye çıkıyor. Her 10 kilometrede bir mola vererek zar zor devam etmeye çalışıyorum. Bir 50 km sürüşün ardından Itubera’da bir bakkalın önünde duruyorum. Bakkal var ama kilitli. Biraz bağırıp çağırınca orta yaşlı sevimli bir adam geliyor. Adı Zak. Beni süzerken makineli tüfek gibi Portekizce konuşmaya başlıyor. Bir şeyler içmek istediğimi söylüyorum. Daha doğrusu işaret ediyorum. “Bekle bir dakika” der gibi bir hareket yapıp geldiği yere dönerek kayboluyor. Az sonra döndüğünde elinde bir anahtar var. Bakkalı açıyor ve sonunda soğuk içeceklere kavuşuyorum. Bir kola, üzerine bir soda, bir kola daha, bir su, vs vs…

Yeniden yola çıkmak çok zor oluyor. Sıcakta bir 30 km daha gidip yol kenarında duruyorum. Niyetim beş on dakika dinlenmek ama bir dakika bile duramıyorum. Sinekler ve böcekler her yerimi yiyorlar.

Bir daha sıcaktan ve bozuk yoldan şikayet etmemeye yemin edip hemen yeniden yola koyuluyorum ama bu sefer de dik yokuşlar başlıyor. Camamu’ya varana kadar akla karayı seçiyorum. Hele Camamu çıkışında bir yokuş var ki evlere şenlik.

Tapuia’ya kadar olan yol nispeten daha az engebeli. Oradan Itacare’ye kadar ise yine oldukça yokuşlu bir yol var. Dişimi sıkıp öncelikle akşam olmadan Tapuia’ya varmaya karar veriyorum. Gerisini orada düşüneceğim.

Tapuia on on beş hanelik bir köy. Ama neyseki bir bakkalı var. Önünde de oturmuş pinekleyen iki kişi. Birisi bakkal, diğerinin adı da Junhio. “Türkiye” diyorum, parmağını bana uzatıp sanki başka bir gezegenden bahsedenmiş gibi “Aaaaaa, Europa” diyor ve gülüyor. Sonra benimle selfi çekiyor. Çok cana yakın…

Hava artık kararmaya başladı. Acayip de yoruldum ve sıcaktan yıprandım. Yapacak bir şey yok. Bakkaldan ikmal yapıp idam mahkumu edasıyla yolun en güzel kısmı için yeniden pedallıyorum.

Tapuia’dan Itacare’ye kadar olan yolda hissettiklerimi yazmak pek mümkün değil. Tıpkı karanlıkta Itacare’ye vardığımda yaşadığım sevinci yazmanın pek mümkün olmadığı gibi. Ama dertler bitmiyor tabi ki. Şimdi de kalacak bir yer ve yiyecek bir şeyler bulmak gerek. İyisine kötüsüne bakmadan bir pousada bulup hemen yerleşiyorum. Pousada misafirhane demek, ve buralarda otelden çok bunlardan var. Otelden farkları ise hiç bir hizmetin olmaması, düz oda işte, banyo vs varsa şanslısınız…

Itacare bir tatil kasabası. Çıkıp ana caddede yürüyor, yiyecek bir şeyler arıyorum. Bulup bulabildiğim yine bir hamburgerci oluyor. Oysa ne hayallerim vardı. Yemekten sonra ertesi gün için alışveriş yapacak bir yer arıyorum ama saat geç olduğundan olsa gerek bulamıyorum. Sabah erken yola çıkmak hayal oluyor. Pousadaya dönerken yolda otantik bir bar buluyorum. Bahçesinde çiftler lambada yapıyorlar. Kendimi tutamayıp dakikalarca seyrediyorum. Çok hoş.

O ruh haliyle oturup biraz durum değerlendirmesi yapıyorum. Hava düşündüğümden çok daha sıcak. Yollar düşündüğümden daha engebeli. Üstelik buralar düşündüğümden daha eğlenceli gibi. O yüzden yolculuk planımı değiştirip, biraz daha yavaş gitmeye karar veriyorum. Zaten artık biliyorum ki niyetin mümkün olduğunca uzun bisiklet sürmek ise sanayileşmiş ülkelere gitmek daha iyi. Çünkü oralarda zaman para demek olduğundan hem yollar hızlı gitmeye uygun olacak şekilde daha az yokuşlu ve virajlı oluyor, hem de insanlar eğlenmek yerine para kazanmayı tercih ettiğinden sürmekten başka yapacak bir şey olmuyor.
Odama gidip yatağa gömülüyorum. Sabah erken kalksam da erkenden yola çıkmayacağım. Önce bir dolaşırım, sonra belki biraz yüzerim, birileriyle tanışırım, vs, vs…


3.GÜN: Itacare > Olivença / 95 km

Önceki gece aldığım yavaşlama kararı yüzünden sabah pek acele etmiyorum. Yavaş yavaş gözlerimi açıp akşam hiç dikkat etmeden kendimi attığım odayı incelemeye başlıyorum. Çok ilginç bir yer burası. Binanın içinde bir kulübe gibi.Sanki önceden bahçedeymiş de sonradan binanın içine alınmış gibi. Hatta odada minik bir ağaç ve moloz taşları bile var. Şu yolculuklarda neler gördü bu gözlerim. Böyle düşününce içim yumuşuyor, mutlu oluyorum. Gerçekten çok zor şeyler yaşıyorum ama karşılığı da hep eşsiz şeylerle karşılaşmak oluyor işte. Hiç şikayetim yok …

Dün başıma gelen tatlı otobüs sürprizinin üzerinde çalışmaya karar verince harika bir web sitesi buluyorum. Neredeyse Brezilya’daki her kasabadan diğer her kasabaya otobüs seferleri ile ilgili detaylı bilgi var bu sitede. Üstelik online olarak bilet de alabiliyorum. Gerçekten çok gelişmiş bir sistem. Bütün otobüs firmalarını barındırıyor. Üstelik fiyat, süre, bisiklet taşıma vs ile ilgili bütün detayları da içeriyor. Daha ne isteyebilirdim ki.

Yolculuğun rengi biraz değişiyor. Artık çok daha eğlenceli ve rahat olacak. Kıyılardaki güzel parkurlarda bisiklete binip, iç bölgelerdeki cehennemi andıran havasıyla ve inişli çıkışlı yokuşlarıyla beni perişan eden etaplarda da otobüs kullanacağım. Süper…

Her ne kadar bu karar çok iyi olsa da bugünkü yolum çoğunlukla kıyı parkuru ve o yüzden çok sallanmamam gerekiyor. Yine de ağırdan alarak rahat bir hazırlık yapıyorum. Ne de olsa artık alternatifsiz değilim.

Akşam karanlıkta hayal meyal fark etmiştim. Itacare’ye inen yokuş epey uzun ve dikti. Ve başka yol olmadığı için şimdi o yokuşu geri çıkmam gerekiyor. İşte yolculukların en zor anlarından birisi. Önündeki yolun zor olduğunu biliyorsan ve daha önce o yoldan geçip heyecanını da bitirmişsen o yolu yapmak için kendini motive etmek o kadar zor oluyor ki.

Kaçınılmazı ertelemek için Itacare’de bir iki tur atıyorum. Gerçekten de çok sevimli bir tatil kasabası burası. Özellikle çok güzel graffitileri var. Esnaf yavaş yavaş kepenklerini açarken tatilciler de ufak ufak kumsala doğru akmaya başlıyor.

Kaçış yok, pedala basıp kendimi yokuşa vuruyorum. 3’te 1 stratejim yine iş başında. Bilmeyenler için kısaca hatırlatayım, yolun 3’te 1’ini bitirdiğinde gerisi de bir şekilde bitiyor. Bu 1.000km’lik bir yolculuğun 350km’si de olabilir, bir günün ilk 3’te birlik bölümü, ya da bir yokuşun başlangıçtaki 3’te 1’lik kısmı. Hatta onun bile ilk 3’te 1’lik kısmı. Kendimi buna konsantre ettiğim her seferinde işe yarıyor ve hiç anlamadan zorlukları aşıveriyorum.

Yine işe yarıyor ve yaklaşık bir saatlik bir tırmanışın ardından tepedeki kavşağa ulaşıyorum. Hava şimdiden çok sıcak. Ve kıyıdan ayrılıp iç yollara girdiğim için zerre rüzgar yok. Buralar tam bir jungle. Bitkiler o kadar sık ki, kimi yerlerde yol bile kayboluyor. Biraz nefes almak için dinlenecek bir yer ararken karşıma küçük bir kulübeyi andıran bir otobüs durağı çıkıyor.

Durup üstümdekileri çıkarıyorum. Sırılsıklam bir haldeyim ama dakika geçmeden çok daha kötüsü geliyor. Daha ne olduğunu anlayamadan bütün vücudum sanki dişleniyormuş gibi acımaya başlıyor. Bir de bakıyorum her yanımda sivrisinekler. Üstelik yamyam olanlarından. Keşke bir kamera olsaydı da yaptığım dansı çekebilseydi…

Hemen üstümü giyinip kaçıyorum oradan. Dinlenemedim. Karnım da acıkmıştı. Üstelik yol da inişli çıkışlı ve neredeyse nefes alınmıyor. Serra Grande’ye kadar dayanmam gerekecek. İçimi çeke çeke sürmeye devam ediyorum. Yine hayatın beni terbiye ettiği o özel anlardan birisi işte.

Bir ara açlığa dayanamayıp yol kenarında duruyorum. Sivrisineklere rağmen son derece hızlı bir şekilde çantadan elime ilk gelen şeyleri, yani sandviç ekmeği arasına koyduğum bayat bir çikolatayı hızlıca yutuveriyorum. Oh, dünya varmış. Bu şevkle Serra Grande’yi tutuveriyorum. Bir de kola yapıştırıveriyorum bakkaldan, benden iyisi yok.

Ama asıl beni bekleyen mucizenin henüz farkında değilim. Serra Grande çıkışında yine bir yokuşu tırmanıyorum. Tepeye çıktığımda gördüğüm manzara ise dilimin tutulmasına sebep oluyor. Hatta şimdi düşününce fark ediyorum ki, nefeslerim bile yavaşlamış olabilir.

Aşağıda şimdiye kadar gördüğüm en güzel kumsal uzanıyor. Tam bir mucize. Sanki bütün filmlerdeki en güzel kumsalların en güzel parçalarını toplayıp birbirine yapıştırmışlar gibi. Bir süre yerimden kıpırdayamayıp, açık ağzım ve güneş altında çatılmış kaşlarımla hipnoz olmuş bir şekilde izliyorum. Bir de nedense içim şükran duygusuyla doluyor. Bu güzellik için birilerini bulup teşekkür etmek gerek.

Bir süre sonra aklım başıma geliyor. “Oğlum buradan bakacağına içine gitsene” diye akıl yürütecek kadar kendime geliyorum. O tepeden Sargi plajına doğru yaptığım iniş hayatımın en güzel sürüşlerinden birisi oluyor.

Sargi çok küçük bir yerleşim yeri. On on beş hane ya var ya yok. Onlar da palmiye ağaçlarının aralarında kaybolmuş bir haldeler. Denize yönelmiş daracık sokaklardan birine giriyorum. Etraf o kadar ıssız ki çıt çıkmıyor. Kısa bir süre sonra sokak bembeyaz kumlarda son buluyor.

Manzarayı tarif etmek imkansız. Denizle aramda en az yüz metre genişliğinde bembeyaz kumdan bir kumsal var. Kumlar o kadar beyaz ki gözlerim kamaşmadan bakamıyorum. Kumsalın bitiminde ise okyanus bütün heybetiyle uzanıyor.

Sol yanımda küçük bir kafe var. Bir kaç eskimiş masa ve sandalye. Ama ortalıkta ne bir çalışan ne de müşteri var. Kanka’yı kafenin önünde gölge yapmak için dikilmiş derme çatma pergolanın direklerinden birine yaslayıp rahatlama moduna geçmeye başlıyorum. O kask, eldiven vs toplasan yarım kilo etmezler ama çıkarınca sanki üzerimden yarım ton yük kalkmış gibi oluyor her seferinde.

Derin bir nefes alıp eski püskü sandalyelerden birine çöküyor, önümdeki manzaranın ve etrafımdaki sessizliğin tadını çıkarmaya başlıyorum. Aniden yanı başımda bir ses duyunca, nasıl daldığımın ve ne kadar zaman geçtiğinin farkına varıyorum. Gençten bir çocuk, elinde tek sayfa ve plastik ile kaplanmış bir menü uzatıp Portekizce bir şeyler söylüyor. Demek burada birileri varmış. Adı da Leo’ymuş…

Çabucak bir göz atıp manyok kızartması ile kola söylüyorum. Çok fazla bir seçenek de yok zaten. Yemek gelene kadar yaşadığım dünya bizim normal dünyamız değil. Sanki başka bir gezegende gibiyim. Uçsuz bucaksız bir kumsal, uçsuz bucaksız bir okyanus, uçsuz bucaksız bir sessizlik. Sanki benim de içimdeki uçsuz bucaksızlık ortaya çıkıyor ve hiç bozmadan yemek gelene kadar transa geçiyorum.

Manyok kızartması bizim patates kızartmasının Güney Amerika versiyonu. Ketçapla da bir güzel gidiyor ki anlatamam. Ben manyokları yalana yalana mideye indirirken; önce nereden çıktığını hiç farketmediğim bisikletli bir tanrıça o devasa kumsalda yol almaya, ardından da iki genç çift kumsalda futbol oynamaya başlıyor. Kızları bir görmeniz lazım, bizim Türkiye’deki erkek futbolculardan daha iyi oynamıyorlarsa neyim.

O koca kumsal, Leo, bisikletli tanrıça, iki genç çift ve ben; o anda dünyadaki herkesten bambaşka bir boyutta olduğumuza yemin edebilirim. Burası harika. Her şey bir peri masalındaki gibi flu görünse de, her ayrıntısı kafama kazınıyor. Burayı asla unutamayacağımı o kadar iyi biliyorum ki…

Evet burası harika ama yola çıkmak gerek. “Kal orada, niye gidiyorsun ki?” Dediğinizi duyar gibi oluyorum ama, ya önümde daha böyle yerler varsa duygusu beni bir an önce yola çıkmaya zorluyor. Al sana insanoğlunun laneti işte; “Ya daha iyisi varsa?!”. Bence “daha” kelimesini hayatından çıkaran insan, mutluluğu yakalamaya en büyük aday. Ama maalesef dünya böyle kurulmuş, dahası için uğraşmayınca dönmüyor maalesef…

Tam hazırlanıp yola çıkacakken yukarıdaki bu düşündüklerimi anlamış gibi yağmur çislemeye başlıyor. Bir kaç ağaç dalı ve palmiye yapraklarından yapılma bir otobüs durağının altında geçmesini bekliyorum. Tahmin ettiğim gibi çok fazla sürmüyor. Bundan sonra yolum düz. Önümde Ilheus var, buraların başkenti gibi bir şey. Çok geçmeden çevre yoluna ulaşıyorum. Okyanus boyunca uzanan büyük ve sevimsiz yollar. Az önceki yağmurun aksine bir anda cehennem gibi oluverdi hava da. Sıkıntıyla sürüyorum şehrin merkezine varana dek.

Çok sıcak ve restoran arayacak havamda olmadığım için Mc Donald’s görünce hiç sektirmeyip giriveriyorum. En azından klima garanti. Market müdürü genç bir kız, adı Manu. Çok sevimli ve cana yakın. Ekrandan Portekizce sipariş vermeme yardım ediyor, yemeğim gelene kadar da biraz sohbet ediyoruz. Ilheus’ta bizim taşra şehirlerinin havası var. Manu’nun konuşmalarından da bu hissimin doğru olduğunu anlıyorum; biraz sıkılmış, çıkıp dünyayı görmek istiyor. “O kadar da uğraşma, pek düşündüğün gibi değil, dünya her yerde dünya, insan da her yerde insan” diyesim geliyor ama tutuyorum kendimi.

Artık gitmem gerek ama bir türlü klimayı bırakıp çıkasım gelmiyor. Üstelik ağırlık da çöktü. Ama saat de epey ilerledi ve akşama Olivença’ya varmak istiyorsam yola çıkmam gerek. Bağrıma taş basıp yola koyuluyorum. Koyuluyorum ama bir değişiklik var sanki. Oramı buramı yoklayınca başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Formanın arka cebinde terletiyor diye çıkarıp masaya koyduğum cüzdanım ve pasaportumun yerinde güzel bir esinti var.

Aynen geri dönüyorum. Manu Mc Donalds’ın kapısında elinde cüzdanım ve pasaportumla beni bekliyor. Öpesim geliyor ama tutuyorum kendimi. Teşekkür etmekle yetinip yeniden yola koyuluyorum. Ilheus’tan uzaklaştıkça yol yeniden küçülüp güzelleşiyor. Saatler geçtikçe hava da biraz serinliyor ve ıslık çala çala Olivença’ya varıyorum.

Denizin kenarında küçük bir tatil kasabası Olivença. Çok sevimli ve sıcak. Kendime rengarenk bir bungalov tutuyorum. Oda çok güzel. İhtiyacım olan her şey var. Fiyatı da çok uygun. Benden başka bir kaç Brezilyalı var. Moro de Sao Paulo’dan çıktığımdan beri neredeyse hiç yabancı görmedim. Bildiğiniz uzaylı gibiyim. Tam da istediğim gibi…

Brezilyalı’lar sohbet ediyor, bir şeyler yiyip içiyorlar. Bir süre sonra içlerinden bir genç kız yediklerinden bana da getiriyor. Teşekkür edip konuşmaya çalışıyorum ama ne ben Portekizce biliyorum, ne de onlar İngilizce. Çaresizce çantamı karıştırıp ben de onlara fıstık ikram ediyorum. Gülüp kadehlerini bana kaldırıyorlar.

Üzerimi değişip yemek yemek için dolaşmaya başlıyorum. Niyetim yerel bir lokanta bulup Feijoada yemek. Buraların en meşhur yemeği o. Bildiğiniz zeytinyağlı ve baharatlı kırmızı fasulye.

Sonunda ara sokaklardan birinde istediğim gibi bir yer buluyorum. İçeride hiç kimse yok. Garsonla anlaşmamız uzun sürüyor ama yine de yerel bir şeyler ısmarlamayı başarıyorum; Feijoada ve Coldo Frango, yani tavuk çorbası…

Yemeği de yiyince gözüm yatağımı aramaya başlıyor. Dönüş yolunu biraz uzatıyorum. Sahilde bir halı sahada gençler kızlı erkekli futbol oynuyorlar. Hem de öyle bir oynuyorlar ki, o kadar uykulu olmama rağmen neredeyse bir saat izlemekten kendimi alamıyorum.

Sonrası güzel bungalowum ve tatlı rüyalar…

Stacks Image 5453


4.Gün: Olivença-Canavieiras-Eunapolis / 105 km

Sabah dörtte uyanıyorum. Hava çok erken aydınlanıp çok erken karardığı için gün ışığını boşa harcamak istemiyorum. Telefonumu kontrol ederken arkadaşım Sinan’ın mesajını fark ediyorum. Bungalowların arka tarafında denizin içinde bir denizkızı heykeli varmış, “Git de bir bak” diyor.

Bu gezilerin en güzel yanlarından birisi de bu. Benimle birlikte tanıdıklarım da geziyor, sanki benimle birebir yolu yaşıyorlar. Garmin’in Live-track özelliği de çok yardımcı oluyor. Reklam yapmak pek huyum değildir ama yiğidin hakkını vermek gerek. Live-track sayesinde yolculuklar çok daha katılımlı ve eğlenceli oluyor.

Denzikızını görmeye gidiyorum ama Sinan maalesef Gel-Git’i hesaba katmamış. Bizim denizkızı neredeyse boğazına kadar suya batmış durumda. Yakından göremesem de el sallayıp odaya dönüyorum.

Hazırlanıp çıkmam beşi buluyor. Yol asfalt ama bozuk. Üstelik kafa rüzgarı da var. Ne yaparsam yapayım saatte 20 kilometrenin üzerine çıkamıyorum. Bir iki saat sürdükten sonra Lencois’te mola veriyorum. Yol kenarında iki orta yaşlı teyze camekanlı arabalarında yiyecek bir şeyler satıyorlar. Arabanın etrafında yine orta yaşlı bir kaç adam var. Bizim teyzelerle öyle bir sohbet ediyorlar ki anlatamam.

Tavuklu kek ve aşırı şekerli bir kahve ile kahvaltı ediyorum. Buralarda kahve deyince tek model var. Öyle şekeri az, açık, koyu vs gibi şeyler yok. Termostan doldurup ne verirlerse onu içiyorsun. O da genelde çok sert ve bal gibi şekerli bir kahve oluyor.

Una’ya doğru yaklaşırken hava yine cehennem gibi sıcak oluyor. Üstelik Una’ya varmadan önce rampalar var. Kenara çekip bir müddetin sıcağın azalmasını bekliyorum. Beklerken de tişört ve şortumu kolsuz forma ve tayt ile değiştiriyorum. Sıcak azalmıyor ama bir kaç bulut güneşin önüne geçince fırsattan istifade Una’ya kadar durmadan pedal çeviriyorum. Bulutlar ve üstümü değiştirmem gerçekten çok işe yaradı.

Kasabanın girişinde beni büyükçe bir bakkal karşılıyor. Sahibinin adı Hostilio. Yine vücut dili vs biraz sohbet edip selfi çekiyoruz. O sırada yerleri süpürmekte olan bir kadın çöpçü gözüme takılıyor. Tam arkasındaki kamyonun arkasında şöyle yazıyor: “Deus e Fiel - Tanrı sadıktır!”

Hostilio’dan dondurma ve su alıp yola çıkıyorum. Baya baya beni yolcu ediyor sağolsun. Niyetim biraz da sürekli görüp durduğum vahşi muzlardan almak ama bakkallarda satılmıyor. Una’nın içinden geçerken bir tezgahta buluyorum sonunda. Satıcı benden para almak yerine selfi çekmeyi tercih ediyor. Teşekkür edip tekrar yola düşüyorum.

Hava gerçekten çok sıcak. Yol da bozuk. Üstelik ara sıra sahilden ayrılıp içerilere doğru girip tırmanmak zorunda kalıyorum. İçerilere rüzgar girmediği için sıcak daha da beter oluyor. Tırmanmayı da ekleyince düşünün !

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, kimsenin gelip geçmediği bu ıssız yolda karşıma hayatımda ilk defa gördüğüm bir trafik levhası çıkıyor. Levhada bir Jaguar resmi var ve altında “Dikkat Jaguar Çıkabilir!” yazıyor. Buyur buradan yak !!!

Jaguara rastlamadan cehennem rampalarını bitirip tekrar sahile dönünce derin bir nefes alıyorum. Hediye olarak beleş muzlarımdan yiyorum. Yalnız bu muzlar çok enteresan. Hiç bizim yediklerimize benzemiyorlar. Dokuları beklemiş kavun, tadları da kabak gibi. Her neyse, keyfim biraz daha yerine geliyor. Bu sefer de yırttık galiba…

Hedefim bir şekilde Canavieiras’a ulaşmak. Belki oraya varınca deniz yolu ile Belmonite’ye geçebilirim. Bu bana hiç yoktan 200 km kazandıracak. Sıcak ve bozuk yollar bütün planlarımı bozdu. Oraya varınca yeni bir şeyler düşüneceğim artık.

Canavieiras kavşağında yol yapımı var. Sonrasında da bozuk yol bir türlü düzelmiyor. Neyse ki bir süre sonra rüzgar arkama geçiyor ve biraz nefes alıyorum. Yine de yol bir türlü bitmiyor, tam bir işkence.

Sonunda Canavieiras’a varıyorum ama oradan plaja kadar olan uzunca yol arnavut kaldırımı ve tam bir hoşgeldin hediyesi oluyor. Plaj çok güzel ama varmam neredeyse bir saatimi alıyor. Daha kötüsü; oradan Belmonite’ye denizden gitmenin bir yolu olmadığını öğreniyorum ve tüm umutlarım yıkılıyor.

Pes edip kendimi denize bırakıyorum. Yüzmek iyi geliyor. Çıkınca bir de güzel balık partisi yapınca iyice kendime geliyorum. Şaka maka perişan olmuşum gerçekten.

Balık yediğim yerin sahibiyle biraz sohbet ediyoruz. Çok iyi birisi. Nedense bende Çorum’luymuş izlenimi bırakıyor. Şaka bir yana buradaki çeşitlilik gerçekten inanılmaz. Her renk ve şekilden insanı yan yana görmek çok hoş.

Bizim Çorum’lu Prado’ya kadar sahili bırakmamı, otobüsle Eunapolis’e, oradan da Itamaraju’ya gitmemi öneriyor. Bu sıcaklarla ve bu engebeli ve bozuk yollarla ilk planımı devam ettirmem zaten pek mümkün değil. Üstelik Brezilya’da bisikleti otobüsün bagajına, hem de kutulama vs yapmadan vermek mümkün olduğu için bu teklif aklıma yatıyor. Vakit geçirmeden otobüs terminaline gidip 15:30 için Eunapolis’e bilet alıyorum.

Görünüşe göre bu gece oradayım. En azından bir taşra şehrini görme fırsatım olacak. Otobüs zamanında geliyor. Yaklaşık dört saatlik bir yolculuğun ardından hava karardığında Eunapolis’e varıyoruz.

Sabah erken saatler için Itamaraju’ya bir bilet alıp terminalin yakınında bir otel ayarlıyorum. Duş alıp üzerimi değiştirdikten sonra sıra biraz dolaşmaya geliyor. Biraz karanlık ve sessiz bir şehir burası. Brezilya’ya gelmeden önce duyduklarımı hatırlayıp, hafiften tırsmıyor değilim ama yine de takmayıp devam ediyorum.

Epey dolaşıyorum ama enteresan bir şey yok. Sokakta birilerini görmek pek mümkün değil. Sonunda Pizza-Hamburgao diye eli yüzü düzgün bir yer bulup yemek için oturuyorum. İçeride benden başka kimse yok. Ama süper enerjik bir garson var ve yüksek sesle çok güzel bir müzik çalıyor.

Aniden benim enerjim de yükseliyor. Garson’la biraz muhabbet edip çalan müziği soruyorum. “Victor ve Leo, bilmiyor musun?” diye soruyor hayretle. Sonraki günlerde öğreneceğim ki burada ikili gruplar pek revaçta: Victor ve Leo, Simone ve Simaria, Maiara ve Maraisa, vs, vs. Ama Victor ve Leo gerçekten çok iyiler. Neredeyse seyahatimin sonuna kadar sürekli dinliyorum.

Günüm otelde son buluyor. Sıradan bir terminal oteli. Fazla düşünmeden yatağa giriyorum. Uyumam bir kaç saniye bile sürmüyor…


5.Gün: Eunapolis-Itamaraju-Caravelas / 105 km

Çabucak uyuduğum gibi sabah da çabucak oluveriyor. Saat 05:00’te uyanıyorum. Sabah hazırlığı Victor & Leo eşliğinde çok daha iyi oluyor. Bu keşif çok iyi oldu gerçekten. Müzik ne kadar büyülü bir şey diye düşünmeden edemiyorum. Ve yine o söz geliyor aklıma: “Tanrının lisanı olsaydı, yüzde doksan dokuz müzik olurdu!” …

Saat 06:00’da vardığım otobüs terminalinde pek hareket yok. Otobüsüm 06:40’ta kalkacak ve yaklaşık 90 km’lik bir yolumuz var. Sabahçı bir büfeden aldığım ıvır zıvır ile kahvaltıyı geçiştiriyorum. Hemen sürüş yapmayacağım için şu anda ne yiyeceğim o kadar da önemli değil zaten.

Bahia’lılar çok kibar, iyi, neşeli, yardımsever ve güler yüzlü insanlar. Ama yabancılara karşı biraz utangaçlar. Zaten buralarda hiç yabancı yok ki. Şaka maka kendimi baya Marslı gibi hissetmeye başladım.

Otobüsümü beklerken memleketten bir iki arkadaşı arayıp sohbet ediyorum. Türkçe konuşmak çok iyi geliyor. Otobüste ise Victor & Leo’ya devam. Canavieiras’tan sonra sahil yolundan ayrılıp içerilere doğru döndüğümüz için hem coğrafya biraz değişti, hem de anayollar acayip kalabalık.

09:00 gibi Itamaraju’ya varıyoruz. Bu saatte bile burası felaket sıcak. Bakalım yolda ne yapacağız. Bugünkü hedef Caravelas. Yolda nelerle karşılaşacağımı bilemediğim için vakit kaybetmek istemiyorum. Çabucak eksiklerimi tamamlayıp hemen sürüşe başlıyorum.

Sıcaklık 39 derece. Kendimi sıkıp mola vermeden mümkün olduğunca yol almaya çalışıyorum. Yollar yine inişli çıkışlı. Her yer devasa sığır çiftlikleriyle dolu. Öğlene doğru artık takatim kalmıyor ve ufak bir köyün girişindeki minik büfede duruyorum.

Yemek için çok fazla seçenek yok, yine meşhur çiğ börek tarzı hamur işleri. Ama hiç şikayet etmiyorum. Buna da şükür. Ben büfenin önündeki minicik gölgede tıkınırken son sürat bir araba gelip tam önümde acı fren yapıp kayarak duruyor.

İçinden inen orta yaşlı bir adam koşarak yanımdan geçerken bir yandan da büfeciye bağırarak tuvaletin yerini soruyor. Onu öyle görünce halime şükrediyorum. Sağolsun bu yolculuklar, benim mide ve barsaklar artık maşallah çöp yese öğütüyor.

Böyle havaya girince yemeği biraz fazla kaçırıyorum. Ve yolda da acısı çıkmaya başlıyor tabi ki. Tuvalet ihtiyacım yok ama kendimi pek iyi hissetmiyorum. Dolayısıyla sürüş biraz zul olmaya başlıyor.

Zar zor kendimi Prado’ya attığımda saat 14:00 olmuş bile. Neyse ki en azından yeniden sahildeyim. Bir saniye bile durmadan dalgalarıyla sahili dövüp duran okyanusun kenarında kendime güzel bir balık ziyafeti çekip, biraz da yüzünce keyfim yeniden yerine geliyor.
C
anım bu uçsuz bucaksız sahili ve salaş balık lokantasını bırakıp gitmeyi hiç istemiyor ama akşama Caravelas’ta olmak için saat 15:00’te yeniden sürüşe geçiyorum. Bu yolculukların en zor yanlarından birisi bu işte, sevdiğin yerleri bırakıp gitmek zorunda kalmak…

Üstelik asfalt da çok bozuk. Ama en azından arkamdan esen hafif bir rüzgar bana destek oluyor. Sabırla pedallıyorum. Yol sahilden biraz içeride olduğu için pek seyredecek bir şey de yok. Her yer azmış yeşil bitkilerle dolu.

Sonunda acayip bir şey oluyor. Birden yanımda ful aksesuar bir bisikletçi beliriyor. Hani bizim bostancı sahil yolunda son sürat sürüş yapan aero bisikletçiler gibi. Bu kadar ıssız bir yerde birdenbire böyle birini görünce şaşırıyorum. Ama o hiç şaşkın değil. Bir de sırıtarak bana “Hadi yarışalım” babında bir şeyler söyleyince kaşlarım iyice havaya kalkıyor. İçimden “Te get hemşerim, benim canım burnumda sen neler peşindesin” diyeceğim geliyor ama anlamayacağını bildiğim için kibarca “Yok almiim” tarzında bir iki jest yapıyorum.

Yapıyorum ama hiç anlayacak gibi değil, bir önüme geçiyor, bir arkamda kalıyor. Yanıma gelip “Hadi hadi” diyerek beni goygoylamaya çalışıyor. Baktım olacak gibi değil, yine bana göz kırpıp depara kalktığı bir anda sağa çekip mola veriyorum. Ne olduğunu anlayana kadar neredeyse bir kilometre kadar uzaklaşıyor. Geriye dönüp bana bakıyor ama çok geç, arkasından el sallıyorum “hadi canım hadi” diyerek…

Biraz dinlenip yeniden yola çıkınca yalnız olmanın dayanılmaz hafifliğini hissedip acayip mutlu oluyorum. “Dünyanın öbür ucuna da gitsen gelip buluyorlar arkadaş!”. Kendime söz veriyorum: “Memlekete dönünce en az bir ay bisikletçilerin arasına girmek yok…”

Ben böyle düşünüyorum ya, yukarıdaki de anında cevabını veriyor. Az biraz daha sürünce karşıdan gelen 3 bisikletliyle karşılaşıyorum bu sefer. Ama az önceki zıpır ne kadar ütülüyse bunlar da bir o kadar pis ve perişan. Her birisinin bisikleti en az yüz kilo çeker. Yüklemedikleri şey kalmamış. Sanki yirmi yıllığına ıssız bir adada kalmaya gidiyorlar. Ne ararsan var. Bıçaklar, baltalar, çadırlar, hamaklar, devasa su bidonları, önceki günden kalmış yemekler… Sanki bisiklet ile seyahat eden evsizler gibiler.

İkisi Brezilya’lı, biri Uruguaylıymış. Hiçbiri de İngilizce bilmiyor. Biraz iletişmeye çalışıyoruz ama pek olmuyor. Zaten sürdüğümüz şeylerde ikişer tane tekerlek olması dışında görünen hiç bir ortak noktamız yok gibi … Yine de geleceği bozmayıp bir selfi çıkıyoruz. Ondan sonra da “Hadi kardeşlerim, selametle.” hesabı…

Bu sıcakta ve o çukurlarla dolu soğuk asfaltta yaptığım bıktırıcı sürüş sonunda bitiyor ve hedeflediğim gibi akşama doğru Caravelas’a varıyorum. Sahil yolu burada yine sona eriyor. Yeniden iç bölgelerden geçen ana yola dönmemiz gerekecek. O yüzden ilk iş ertesi günkü Sao Mateus otobüs yolculuğunun biletini almak için Rodoviaria’ya gidiyorum. Gidiyorum ama geç kalmışım. Terminaldeki küçük ofis açık ama görevli Carlos: “Bilgisayarı kapattım, yarın sabah gel.” diyor.

Yapacak bir şey yok. Kasabanın merkezinde bir iki tur atıyorum. Evler baya eski püskü ve her yer biraz mezbelelik ama insanlar çok huzurlu. Bizim 1970-80’lerdeki yazlık muhabbetlerini anımsatıyor bana. Yaşlı erkekler masa oyunları oynuyor, kadınlar sohbet (muhtemelen dedikodu) ediyor, çocuklar bisiklete biniyor ve gençler de flört ediyorlar.

Telefondan kalacağım yeri ayarlıyorum ama ayarladığım yeri bir türlü bulamıyorum. Sonunda sora soruştura, yolu girişi olmayan, muhtemelen ahırdan devşirme, ama bir o kadar da şirin ve güzel odama ulaşıyorum. Dışarısı biraz toz toprak içerisinde ama içerisi tertemiz. Minik odada sakız gibi bembeyaz bir yatak, bir iki küçük eşya ve hepsinin üzerinde de el işi muhteşem danteller var. Banyoyu ise anlatmaya kelimeler yetmez. Yani kapısından girene kadar, bu kasabada böyle bir yer olduğunu söyleseler hayatta inanmazdım herhalde.

Sahibesi yaşlı bir kadın. Yanında da minik kız torunu, neredeyse bizim Katya ile yaşıt. Pek konuşamıyoruz ama çok güzel anlaşıyoruz. Özellikle çocuklar bu konuda çok yetenekliler…

Yorgunum ama oldukça mutluyum. Turistik noktalardan uzakta, Bahia’nın gerçek özüne dokunmaya başladığımı hissediyorum. Her şey öylesine yalın ve gerçek ki. Aslında biraz da bu yüzden iletişim kolay oluyor, çünkü etrafından dolanmanız gereken bir sürü sahte gereklilik burada yok.

Duş alıp yemek için çıkmadan önce sineklerle biraz kovalamaca oynuyoruz. Sanki radarları var, nereye gitsem beni takip ediyorlar. Ben de onları oyuna getirip, hepsini banyoya hapsediyorum. Gerisini gelince düşünürüz artık…

Kaldığım yer kasabanın dış çeperinde. Merkeze giden bütün yollar ise şose ve karanlık. Başta biraz tedirgin oluyorum ama etrafta çoluk çocuk oynadığını, gençlerin flörtleştiğini falan görünce korkum geçiyor.

O karanlık yollar birden bitiyor ve kendimi apaydınlık bir meydanda buluyorum. Alanın merkezinde kocaman bir kilise var. Ve o kadar dolu ki insanlar kapılarından dışarıya taşıyor. Meydanda konuşlanmış bir de bando var. Genci, yaşlısı, kadını, erkeği, her çeşit kasabalıdan oluşmuş.

Telefondan kontrol ediyorum. Evet bugün Bahia’da dini bir bayram günüymüş. Gerçekten de herkes giyinip süslenmiş, arada sırada havai fişekler patlıyor. Ama baş rol kilisenin. Herkes pür dikkat içeriden sesi gelen papazın vaazını dinliyor.

Benim derdimse başka, açlıktan neredeyse ölüyorum. Meydanda bir iki lokanta var. Birisi pizzacı, diğerinde ise ne olduğu pek belli değil. Canım makarna çekiyor ama yok. Belki bulurum diye kasabanın sahile giden caddesinin sonuna kadar yürüyorum. Bir sürü köpek var ama hiç açık lokanta yok.

Sonunda pes edip, pizzadansa serüveni tercih ederek diğer lokantaya giriyorum. Lokantanın orta yaşlı bir sahibesi ve genç kız bir garsonu var. Biraz konuşmaya çalışıyoruz ama olmuyor. Sonunda fotoğraflı bir menü getiriyorlar ve düğüm çözülüyor. Burası bir krep evi. Üstelik envai çeşidi var. Ama o kadar açım ki hiç kurcalamayıp en dolu görüneninden sipariş ediyorum. Ne çıkarsa bahtımıza artık…

Bir de Açai sipariş ediyorum. Her yerde görüp duruyordum adını. Ben “Çay” falan herhalde diye düşünüyordum ama Amazon’a has bir meyveymiş meğerse. Daha çok dondurmalı bir tatlıya benzeyeninden sipariş edip kiliseyi izlemeye devam ediyorum.

İnsanların konsantrasyonu inanılmaz. Bizim insanlarımıza dindar diyenlerin gelip bir de buraları görmeleri lazım bence. Bizim camilerde ne kadar dindarlık olsa da, büyük çoğunluğun daha çok bir görev yerine getirirmiş gibi “Bitse de gitsek” tarzı yaklaşımıyla hiç alakası yok buradakilerin. Sanki hayatları, mutlulukları, esenlikleri ona bağlıymışçasına inanılmaz bir ciddiyetle dinliyorlar rahibin ağzından çıkan her sözü. O da estikçe esiyor, gürlüyor, bir kızıyor, bir seviyor ve bu şekilde sürüp gidiyor. Ben:”Ha bitti, ha biter” dedikçe de, uzuyor da uzuyor… Bu arada lokantanın sahibesi Fiyuma Açai’mi getiriyor. Şaşırıyorum. Normalde tatlı yemekten sonra gelirdi ama…

O kadar açım ki: “Boşver” deyip yumuluyorum. Gerçekten de nefis. Üstelik porsiyon da devasa. Krep gelmeden doymazsam iyi. Ve ardından krep te geliyor. İçinde yok yok. İşte bunlar saf mutluluk anları Aslında her şey çok kolay. Mutluluğumuzun yüzde doksanından mesul sadece üç dört şey var. Güvenlik, yemek-içmek, uyumak ve seks. Bunlar çoğu zaman çok ucuz ve kolayca ulaşılabilir şeyler ama biz bunlara erişir erişmez bu gerçeği unutuyoruz ve hayatlarımızı kalan yüzde onun peşinde harcayıp tüketmekten hiç vaz geçmiyoruz.

Göbeğim şişiyor ama ayin hala bitmiyor. Saatler oldu. Gerçekten inanılmaz. Tam kahvemi de bitiyorum ki bando neşeli bir şeyler çalmaya başlıyor. Sanırım artık bayram muhabbeti. Çoluk çocuk herkes ortalıkta dans etmeye başlıyor. Minik bir karnaval işte. Ben de aralarına karışıyorum. Bu özel anda burada, ne din, ne dil, ne ırk ne de başka bir şeyin önemi var. Tek gerçek dans etmek. O kadar harika bir şey ki, içmeden sarhoş oluyorum resmen…

Sonunda pestilim çıkıyor. Bir şişe su alıp doğru odama yollanıyorum. Sanırım bu kıtaya geldiğimden beri kendimi en iyi hissettiğim anlar bunlar. O keyfile uykuya dalmak o kadar güzel oluyor ki…


6.Gün: Caravelas-Teixeira-Sao Mateus / 240 km

Saat 05:00’te uyanıyorum. Yarı kapalı gözlerle sabah hazırlığının ardından havayı kontrol etmeye dışarı çıkıyorum. Bulutlar güneşi iyice örtmüş. Sıkıcı bir atmosfer var.

Otobüsün kalkışına epey zaman var. Canım yürümek istiyor. Sallana sallana etrafı keşfe çıkıyorum. Caravelas kasaba ile köy arası bir yer. Ana caddedeki asfalt, ara sokaklara girer girmez yerini toz toprağa bırakıveriyor. Ortalıkta başıboş köpeklerden başka görünen bir canlı yok. Yine de sessizlikte yürümek hoşuma gidiyor. Evi düşünüyorum. Şu anda gerçekten de dünyanın tam öbür tarafındayım. Hem Batı Yarımküre’deyim, hem de Güney Yarımküre’de. Yere bir şiş sokup dünyanın merkezinden geçirsem öbür taraftan çıktığı yer bizim ev olacak. O kadar yani.

Bu yolculukların kötü yanlarından biri de bu. O egzotik yerlerin hiç de hayallerinizdeki gibi bambaşka büyülü yerler olmadığını görmek. Hepsi bu işte. Yolculukların suçu değil bu, gerçek hayattan kaçmak için kendi kendimize hayallerimizde sığınacak yerler yaratmamızın bedeli aslında.

Yürüye yürüye sahile geliyorum. Güzel bir sahil ama bu sıkıcı havada pek de çekici değil. Balıkçılar uyanmış, uykulu tavırlarla günün hazırlıklarına başlamışlar. Eski püskü tekneleri de onlara uyum sağlamak istermiş gibi miskin miskin sallanıyor hafifçe dalgalanan suların üstünde.

Ayaklarımı kuma sokuyorum. Serin kumlar havadaki sıkıntıyı biraz olsun telafi ediyor. Biraz daha oyalanıp odama doğru dönüşe geçiyorum. Çantamı alıp Kanka’yla Rodoviaria’ya gitmem bir yarım saatimi alıyor. Saat 08:00 oldu ama bilet ofisi hala kapalı. Yine de sağda solda bekleyen bir iki yolcu var. Ofisin bitişiğindeki büfe açılmış neyseki. Kahve ile kek alıyorum. Bol şekerli kahve ile bol kakaolu kek pek iyi gidiyor. İşte yine keyfim yerinde.

Sonunda biletçi gelip ofisi açıyor. Adı Carlos, tıpkı diğer Brezilya’lı erkeklerin üçte birinin adı gibi. Bizim Ahmet, Mehmet misali. Sao Mateus’a bilet almak istediğimi söylüyorum. “Tamam ama öce Teixeira’ya gidip orada aktarma yapman gerek” diyor.

Bileti alıp Kanka’yı ofisin yan duvarına dayıyorum. Tam üstünde bizim ankesörlü telefonlardan var. Onu görünce aklıma düşüyor, Şeyma’yı arıyorum. Bir iki güne onun da burada olacağını düşününce keyfim iyice perçinleniyor. Dünyanın en güzel yeri de olsa yalnızlık ve gurbet zor.

Derken otobüs geliyor. Bizimle birlikte biletçi Carlos da biniyor. Gece kaldığım Caravelas’ın diğer yanına gidiyoruz. Carlos bu sefer orada sokaktaki bir masaya oturup bilet kesmeye başlıyor. Dahice değil mi ? Bizde olsa bu işi en az beş kişiye yaptırırdık herhalde. Sistem yerine organik zeka ! Bizde de işler böyle yürürdü eskiden ama artık pek bir Batılı ve sosyetik olduk.

Otobüs biraz soğuk. Yolların kalitesi güzel ama oldukça kalabalık. Özellikle uzun kütük kamyonları trafiği oldukça yavaşlatıyor, hatta rampalarda neredeyse duracak gibi oluyoruz. Sürekli dar vadilerde yol aldığımız için etrafta pek görülecek bir şey de yok.

Sonunda öğle vakti Teixeira’ya varıyoruz. Bu bölgenin merkezi anladığım kadarıyla. Bizdeki küçük taşra kentlerine benziyor. Büyük çirkin bir ana cadde. Üzerinde sağlı sollu dükkanlar. Ve sahildekilerin aksine hızlıca hareket eden bir kalabalık. Kıyıdaki gibi güzel yerler ekonominin en büyük düşmanı, öyle güzel yerlerde insan hiç çalışmak istemiyor tabi.

Kırık dökük Portekizce’mle diğer otobüsün ne zaman geleceğini soruyorum. Muavin bana öyle bir şey olmayacağını söyleyice şaşırıyorum. Neyse ki çat pat İngilizce bilen bir genç gelip durumu izah ediyor. Meğer diğer otobüs yolcularını kentin başka bir yerindeki bir dinlenme tesisinden alıyormuş.

Allahtan sormuşum, yoksa mal gibi burada bir gün daha geçirmek zorunda kalacaktım. Kalmaya kalırım sorun değil de, Şeyma ile buluşacağımız için vaktim kısıtlı. Ayrıca onu çok özledim, buluşmamıza geç kalmayı hiç istemiyorum.

Kaybola kaybola sonunda tesisi buluyorum. Bizdeki dinlenme tesisleri ne kadar bas bas bağırırsa burası da o kadar gizli saklı. Otobüsün gelmesine daha vakit var. Karnım da iyice acıktı. Restorana girip bir şeyler yemeye karar veriyorum.

Ve Brezilya dinlenme tesisleri yeme kültürüyle tanışmam gerçekleşiyor. Restorana girerken bir geçitten geçiyorsunuz. Ve buradan geçebilmek için hemen yanda duran elektronik kartlardan almanız gerekiyor. Tabi ben bunu heniz bilmediğim için mal mal sağa sola bakıyorum. Neyse ki yardım etmeye hevesli bir yaşlı teyze vücut dili ile bana ne yapmam gerektiğini gösteriyor. Fırsat bu fırsat ben de arkasına takılıp o ne yaparsa taklit etmeye başlıyorum.

Büyükçe bir standda bir sürü yemek var. Etli yemekler, sebze yemekleri, makarnalar, pilavlar, salatalar, vs, vs. Teyzemle birlikte biraz ondan, biraz bundan tabağımızı doldurup kasaya benzer bir yere gidiyoruz. Kasa diyorum ama, hani kasada çın çın veya bızt bızt edip fiş yazan “Kasa” olur ya, burada onun yerine elektronik bir tartı var. Burada yemekler kiloyla satılıyor. Sırayla tabağımızı tartıya koyup, çektiği grama göre ödememizi yapıyoruz. Allah bereket versin …

Yemekler bizimkiler kadar olmasa da bayağı güzel. Açlıktan gözüm dönmüş, aktarma telaşından farkına varmamışım. Yalana yalana yiyorum resmen. Üstüne bir de kahve. Keyfim şamda kayısı, var mı benden iyisi…

Derken otobüs de geliyor. Önceki otobüs biraz soğuktu. Bu resmen buz gibi. Softshell mont bile kar etmiyor. Otobüsü beklerken terlemiştim, umarım hastalanmam.

Yollar biraz düzeldi gibi artık dar vadiler yerine düz yollarda gidiyoruz. Haliyle trafik de rahatlıyor. Yemeğin rehavetiyle gözlerim kapanmaya başlıyor. Tekrar açıldığında ise Sao Mateus’tayım.

Burası da aynı Teixeira gibi. Sahildekine kıyaslayınca bambaşka bir dünya. Otogar yakınında bir otel bulup yerleşiyorum. Oda üçüncü katta olduğu için Kanka’yı taşımak biraz sorun oluyor ama idare ediyorum.

Neredeyse akşam olmak üzere. Ertesi gün sürüş planım olduğu için alış veriş yapıp hazırlanmam lazım. Dışarı çıkıp büyük bir süpermarket buluyorum. Oldukça kalabalık. Herkes akşam iş dönüşü “Ne pişirsem” telaşında gibi alış veriş yapıyor. Burası da Teixeira gibi hayallerimizdeki Brezilya’dan çok küçük ve fakir sıradan bir taşra şehrine benziyor.

Alış veriş yapıp otele dönüyorum. Resepsiyonda iki orta yaşlı kadın çalışan birbirleriyle sohbet halindeler. Muhtemelen dedikodu. Beni görünce birisi ayağa kalkıp Portekizce bir şeyler söylüyor. Google Translate’i yardıma çağırınca anlıyorum. Kanka’yı ve ne yaptığımı soruyorlar. Dilim döndüğünce anlatıyorum. İkisi birbirine bakıp gözlerini açarak ve aynı and bir “Ooooo” sesi çıkarıyorlar. Ardından bir kelime söylüyorlar. Google’dan kontrol ediyorum, karşılığı: “Cesur”. Beğeniyle bana baktıklarını görünce biraz kızarıyor, elimden geldiğince teşekkür edip odama kaçıyorum. Çok tatlılar ama sıkletimiz farklı. Sakız gibi çiğnerler beni walla :)

Odada yolu Google Earth’ten kontrol edince canım sıkılıyor. Sahile yönelen Barra Seca yolu şose gibi. Üstelik sık sık da kesiliyor. Önceki sürüşlerin tecrübesiyle risk almaya hiç istekli değilim. Ertesi günkü sürüşün sahile yönelen ilk etapını iptal edip, Linhares’e kadar yine içeriden otobüs ile devam etmeye karar veriyorum. Oradan da Barra de Riacho üzerinden tekrar sahile ineceğim.

Karar veriyorum ama bu saatte Rodoviaria kapalı. Sabah çok erken kalkıp bilet işini halletmem gerekecek. Sürüş iyice kısaldı. Ama diğer yandan bakınca plajlarda geçirecek bir sürü zamanım olacak. Kanka’ya sıkı bir bakım yapıp, ertesi gün için sandviç hazırlıyorum.

Telefondan ertesi günkü Linhares otobüslerine bakarken aniden internetim bitiyor. Buyur buradan yak. Tam da Şeyma ile yazışacaktım. O da uçağa binmek üzere ve neredeyse bir tam gün konuşamayacağız. Gelmeden önce dikkat etmesi gereken şeyleri yazmak istiyordum halbuki.

Neyseki Lobideki wifi’yi kullanıp, Portekizce’nin de kaşını gözünü yararak mobil aplikasyonu indirip internetimi uzatıyorum. Şeyma ile yazışıyoruz. O da binmek üzere. Geç oldu ama nedense uyuyamıyorum. O kadar sürüşün ardından otobüste keyif çatınca vücut da salaklaştı tabi iyice…

ESPIRITO SANTO

7.Gün: Sao Mateus-Linhares-Barra de Riacho-Praia Grande / 195km

05:00’e kadar deliksiz uyuyorum. Hava çoktan ağarmış. Hemen Rodoviaria’ya gidip 07:00 için Linhares biletimi alıyorum. Aşağı yukarı bir saatlik yol. Sonra sürüşe dönüş. Hafiften heyecanlandım bile.

Ötele döndüğümde in cin top oynuyor. Sessizce odama gitmeye çalışırken bir köşeyi dönünce aniden çarpıştığım genç resepsiyonist kızın ödü yarılıyor. Sandalyeye oturtup su falan veriyorum. Gitti gidecek hani. Alışık değil belli ki.

Her şeyi kontrol edip 06:30’da otelden ayrılıyorum. Zamanında kalkan otobüs pek bir yavaş gidiyor. Bir de zırt pırt her durakta duruyor. Böyle giderse 09:00’dan önce sürüşe başlamam biraz hayal olacak. Neyse ki hava bulutlu. Öğlene kalsam bile pişmeyeceğim en azından.

Ispanak kokulu ve kaplumbağa hızlı otobüsüm nasıl oluyorsa anlamadım, belirtilen saatte Linhares’e varıyor. Hava hala kapalı. Yine bizim orta boy taşra kentlerinden birisine gelmiş gibiyim. Baya trafik var ama asfalt güzel. Şehirden çıkmam pek uzun sürmüyor. Tam şehirden çıkarken Amazon’a benzeyen, ıspanak renkli ve dev gibi bir nehirin üzerinden geçiyorum. Nehir çok güzel ama üzerindeki büyük köprünün trafiği bir felaket.

Şehirden çıkar çıkmaz telefonum çekmemeye başlıyor. Şeyma geliyor ve telefona ihtiyacım olacak ya ondan olsa gerek. Yolda bir GSM’ci bulup halletmem gerek ama rotamda doğru dürüst bir yerleşim yeri de yok.

Az daha gidip gişelerden geçince yolun neden bu kadar güzel olduğunu anlıyorum, meğer paralı yolmuş. İnşallah burada bisiklet sürmek yasak değildir. Biraz stres oldum ama kaymak asfalt her şeyi unutturuyor. Salvador havaalanının asfaltından ayrıldığımdan beri böyle yollara hasret kalmıştım.

İki saatlik sıkıntısız sürüşün ardından Jacupemba kavşağına geliyorum. Büyükçe bir kasaba ve yolumdan biraz uzaklaşacağım ama belki GSM dükkanı bulurum diye sapıyorum.

Bir on beş kilometre sonra vardığım mini şehrin ana caddesi sağlı sollu sıralanmış dükkanlarla dolu. Ama bir tane bile GSM’ci yok. Sonunda bir tane buluyorum. Tezgahın arkasındaki iki ergen kız öyle bana bakıyorlar. Tabi ki İngilizceleri yok. Portekizcemi duyunca da birbirlerine bakıp kikirdeşmeye başlıyorlar.

Zar zor derdimi anlatıyorum. Ama onlar sadece kılıf vs satıyorlarmış. Beni, 'genelde' bilmem ne marketin önünde duran “Fernando’ya” yönlendiriyorlar. Anladığım kadarıyla kasabanın bütün telefon işlerini o çözüyormuş.

Marketi buluyorum ama Fernando’yu bulamıyorum maalesef. Bir iki tur atıp şansımı tekrar deniyorum ama nafile. Boşu boşuna bir sürü vakit kaybettim. O da yetmiyormuş gibi bir de yağmur çiselemeye başlıyor. "Hay ben senin Fernando gibi" …

Tekrar kavşağa döndüğümde yaklaşık bir saatimi heba etmiş durumdayım. Üstelik paralı yoldan ayrılıp sahile doğru giden Riacho yoluna sapmamla birlikte kaymak asfaltıma da veda etmek zorunda kalıyorum. Hatta yol baya bozuk. Zırt pırt yanımdan geçmeye başlayan çift dorseli kütük kamyonlarını görünce bunun sebebini de anlamaya başlıyorum.

Riacho'ya sapmamla birlikte çevre aniden değişti. Artık yolun iki tarafını da komple kaplayan kahve plantasyonları ve devasa Brasil ağacı çiftliklerinin arasında kıvrıla kıvrıla giden bir yolda ine çıka ilerliyorum. Yağmur hafiften çiseliyor ama çok rahatsız edici değil. Sağanağa çevirmedikçe sorun yok. Ama yağarsa işim zor çünkü devasa kamyonların bozduğu soğuk asfaltın üstü tozla kaplanmış vaziyette.

Tedbiri elden bırakmadan orta hızda ve fazla yavaşlamamaya da dikkat ederek ilerliyorum. Bir ara çişim geliyor. Durunca acıktığımı farkedip yatmadan önce hazırladığım sandviçlerden yiyorum. Telefonumu kontrol ediyorum. Hala çekmiyor ama bir iki mesaj gelmiş. “Belki de benim operatör bu alanda ara ara çekiyor” diye düşünüp hafiften teselli buluyorum. Ne yapıp edip akşama bir wi-fi bulmam lazım yoksa Şeyma ile haberleşmem imkansız olacak.

Sonunda Barra do Riacho’ya varıyorum. Ben bir tatil kasabası beklerken karşıma kocaman endüstriyel bir liman çıkıyor. Başka da bir şey yok. Aslında yoldaki kahve ve Brasil çiftlikleri ile sürekli gelip geçen kamyonlardan tahmin etmeliydim. Yine hüsran. Yapacak bir şey yok. Umuda sarılıp bir sonraki durağa doğru devam …

Endüstriyel tesisler bir türlü bitmiyor. Sonradan öğreniyorum ki burası dünyanın en işlek limanlarından birisiymiş meğer. Akşama doğru artık etraf yine normale dönüyor. Tek tük tatil evleri ve plajlar görmeye başlıyorum.

Derken Coqueros Beach diye bir yere geliyorum ve ağzım bir karış açık kalıyor. Buradaki plajların kumu resmen turuncu. Hatta bildiğin Donald Trump turuncusu. O kadar gerçek dışı görünüyor ki, sanki denize değil de bir Dali tablosuna bakıyormuşum gibi hissediyorum. Hem çok farklı, hem de çok güzel.

Tek tük yazlıklar vs var ama bir türlü bakkal cinsi bir şey bulamıyorum. Suyum nerdeyse bitmek üzere. Yudum yudum içmeme rağmen artık son damlalardayım. Sonunda karşıma deniz kenarında bir balık restoranı çıkıyor. Mecburen girip oldukça pahalıya iki küçük su alıyorum.

Kasadaki adam hiç bilmese de İngilizce’ye pek meraklı. Hazır beni bulmuşken bir kaç kelime öğrenmeye çalışıyor. Özellikle “Maden Suyu nasıl denir?” diye sorup duruyor. “Water with gas” diyorum, ama bir türlü beceremeyip sürekli: “Viç Gas” diyor. Zaten Portekizce konuşanlar genelde “t” harfini hiç söyleyemeyip onun yerine “ç” gibi bir ses çıkarıyorlar.

Turuncu plajların kenarından susuzluğumu gidermiş bir şekilde giderken keyfim oldukça yerinde. Tekrar okyanus kenarındayım ve yol da hiç fena değil. Akşam olmadan da geceyi geçirmeyi planladığım Praia Grande’ye varacağım. Praia plaj, Grande de büyük demek. Haritadan baktığımda baya büyük bir tatil kasabasına benziyordu. “Erken gidersem biraz denize girerim. Hem orada kesin wifi de vardır” diye düşünüp daha da keyifleniyorum.

Düşündüğüm gibi akşam olmadan Praia Grande’ye varıyorum. Gerçekten de hilal şeklinde dev gibi bir plajın kenarına kurulmuş kocaman bir tatil kasabası. Ama gel gör ki telefon yine çekmiyor. Kolaçan etmek ve uygun bir yer bulmak için plajın bir ucundan diğerine gitmem neredeyse bir saatimi alıyor. Acele etmezsem hava kararmadan yüzmek biraz hayal olacak.

Tekrar plajın merkezine dönüyorum ve plaj kenarındaki kafelerden birisine girip wifi soruyorum. Garson kadın önce bana bön bön bakıyor, ardından karanlık mutfağa doğru Portekizce bir şeyler bağırıyor. Mutfaktan gelen aşçı olduğunu tahmin ettiğim bir adamla bir şeyler konuşup cafenin çıkışına doğru gidiyor ve kalabalık plaja doğru “Richardsooooon, Richardsoooon” diye bağırmaya başlıyor.

Ve benim şaşkın bakışlarım arasında yüzme sefasını kesen kapkara, kıvırcık saçlı ve güzel vücutlu genç bir çocuk yanımıza doğru geliyor. Neyse ki Richardson çat pat İngilizce biliyor. Derdimi anlatıyorum. “Tamam bir dakika” diyerek plaja dönüyor, bir dakika sonra da elinde cep telefonuyla geri geliyor. Ben: “Cafe’de wifi vardır, şifreyi verirler girer işimi görürüm” diye düşünürken, Richardson gülümseyerek cep telefonundaki wifiyi benimle paylaşıyor.

Gözlerim doluyor ama çaktırmamaya çalışıyorum. Sorgulayacak vakit yok. Hemen Şeyma’ya mesaj atıp telefonumun çekmediğini, merak etmemesini, düzgün bir yere varınca onunla temas kuracağımı yazıyorum. Daha ben mesajımı bitirmeden Şeyma'dan cevap geliyor. İnmiş ve yerleşmiş. Her şey yolundaymış. “Oh, çok şükür"…

Richardson’a kalacak bir yer soruyorum. Telefonundan birisini arayıp bir şeyler söylüyor. Ben de bu arada yiyecek bir şeyler ısmarlıyorum. Yemek gelmeden Richardson’un aradığı kişi yanımıza geliyor.

Adı Lorenzo. Richardson ne kadar kapkaraysa Lorenzo da o kadar sarışın. Ortak noktaları ise düzgün ve orantılı vücut ve yüz hatları. Renkleri her ne kadar farklı olsa da genetiklerinin aynı olduğunu hemen anlayabiliyorsunuz. Galiba geldiğimden beri beni en çok etkileyen şey bu. Buralar sanki ırkçılığın antitezi gibi. Sarışın kocalar, zenci kadınlar veya tam tersi ve melez çocuklar. Hepsi de aynı değerde ve hiç biri bir diğerinden daha üstün görülmüyor. Bir de ırkçılıktan ve adam kayırmacılıktan bihaber olmanın verdiği bir huzur var ki yüzlerinde hepsini sanki daha da güzelleştiriyor.

Yemeğimi bitirince Lorenzo beni Cafe’nin hemen arka sokağındaki odama götürüyor. Kilitli bir otelin zemin katında bir oda. Ne resepsiyon var ne de oda servisi. Pek ahım şahım bir şey değil ama fiyatı çok uygun. Üstelik wifi de var, daha ne olsun.

Yerleşip plaja dönüyorum. O devasa plajda yüzüp, o altın kumların üzerinde de bir yürüyüş yapmazsam içimde kalacak çünkü. Güneş batmadan hem yüzüyorum, hem de yürüyorum. Etrafımda gülen mutlu yüzler. Ortalık biraz perişan ama burada modern hayatın tatil yerlerindeki hırs ve stresten eser yok. Sanırım mutluyum …

Plajdan dönüp duş alıncaya kadar hava kararıyor. Çıkıp yemek yiyecek bir yer arıyorum. Enteresan ama çoğu yer kapalı ve etrafta pek insan yok. Sonunda delivery çalışan bir pizzacı buluyorum. Dükkanın önüne küçük bir masa ve tabure koyuyorlar. Baya bekliyorum ama pizza çok güzel.

Karnım da doydu. Geriye artık sadece şükredip güzel bir uyku çekmek kalıyor …


8.Gün: Praia Grande-Vitoria / 60km

Gerçekten de güzel bir uyku çektim. Saat 06:00’da uyanıp hiç de acele etmeden yatakta biraz keyif yapıyorum. Birinci etabın hedefi olan Vitoria’ya sadece 60km yolum kaldı. Ondan sonra Rio’da Şeyma ile buluşup kısa bir tatil. Ardından’da ikinci etap için Güney Brezilya’ya yolculuk.

Vitoria’daki oteli ve Rio otobüsünü ayarlamaya çalışırken saat 07:00 oluyor. Yavaş yavaş hazırlanıp yola çıkıyorum. Have ne sıcak ne de soğuk. Bazen kapanıyor bazen de açılıyor. Kapalıyken iyi ama açıldığı zamanlarda sıcak ısırıyormuş gibi oluyor.

Sahil yolundan Vitoria’ya doğru sürüyorum. Praia Grande ile Vitoria arası neredeyse tamamen yazlıklarla dolu, neredeyse hiç boş yer yok. Yolda sık sık haftasonu sürüşüne çıkmış bisikletçiler ile karşılaşıyorum. Cicilerini giymişler, güzel bisikletlere biniyorlar. Medeniyet kendini belli etmeye başlıyor…

Öğlene doğru şehrin dış mahallelerine giriyorum. Araç trafiği baya yoğun. Özellikle de kanallarla ve köprülerle dolu bir şehir olduğu için trafik sık sık durma noktasına geliyor. Sanırım hafta sonu olmasının etkisi de var.

Bir süre sonra canıma tak ediyor, gidonu kırıp arka mahallerden yol almaya başlıyorum. Kalabalıktan kurtulmak iyi geliyor. Arka sokaklar biraz metruk ama en azından gürültü patırtı yok. Mahalle muhabbeti iyi geliyor. İnişli çıkışlı daracık yollardan Rodoviaria’ya doğru sürüyorum.

Otogar epey büyük. Şeyma ile yarın değil öbür gün buluşacağız. O yüzden bu gece buradayım. Öbür gece ikimiz de otobüste olacağız zaten. Önce kendi Rio biletimi alıyorum. Ardından da Şeyma’nın Sao Paulo-Rio biletini hallediyorum.

Bir köşeye oturup önceki günden kalma sandviçlerle karnımı doyururken etraftaki her renkten insanları seyretmek pek bir hoşuma gidiyor. Kulaklarımda Portekizce bir kakafoni, bakışlarım tipten tipe atlarken zaman sanki akmıyormuş gibi hissediyorum.

Internette Vila Zinha diye sevimli bir otel buluyorum. Pek hoş görünüyor. Sebilden su takviyesi yapıp yola koyuluyorum. Hava çok sıcak. Ve sanki kentin betonu taş fırın misali o sıcağı daha da çekilmez hale getiriyor.

Yolda giderken bisiklete binen bir sürü insanla karşılaşıyorum. Abartısız bütün erkeklerin üstü çıplak. Sıcaktan mı, yoksa güzel vücutlarını sergileme hevesinden mi karar veremiyorum.

Otele vardığımda sıcaktan bitmiş haldeyim. Göründüğü kadar varmış, gerçekten de çok şirin bir yer. Sessiz sakin bir mahalle arasında üç katlı minik bir bina. Girişi, lobisi ve merdivenleri rengarenk. Her yerde, her dilden grafitiler var. Backpacker’ların çok rağbet ettiği bir yere benziyor.

Resepsiyonda beni güleç yüzlü ve yardımsever Kleberson karşılıyor. Richardson, Lorenzo, Kleberson, son günlerde duyduğum isimler hep futbol maçındaymışım hissi uyandırıyor nedense :)

Odaya yerleşiyorum. Hala öğlen ve sürüşüm yok. Tam bir lüks. Önce çamaşırlarımı yıkıyor, ardından da güzel bir banyo yapıyorum. Odada klima da var. Keyfim kralda yok anayacağınız. Üstüne bir de lobiye inip on günden beri ilk Amerikano’mu içiyorum. İçerisi serin, koltuklar rahat ve sınırsız kahve var. "Hayat güzel bebeğim!"…

İyice dinlenince mayomu ve havlumu da alıp yürüyerek keşfe çıkıyorum. Plaj diye yanlışlıkla gittiğim yer Via Velha iskelesi. Etraf mütevazı balıkçı kayıklarıyla dolu ve in cin top oynuyor. Geri dönüp doğru yolu takip edince on beş dakika sonra kendimi Praia de Costa’da buluyorum.

Etraf bir anda canlanıyor. Koca bir plaj insanlarla hınca hınç dolu. Tangalı genç kızlar oğlanlarla futbol oynuyorlar. Her yerden bir müzik sesi geliyor. İnsanlar sanki günlük rutinlerinin olağan bir parçasıymış gibi bir yandan dans edip bir yandan da konuşuyor, gülüyor, yürüyor ve bir şeyler yiyip içiyorlar. Enerji had safhada.

Akşama kadar bu neşeli yerde takılmak iyi geliyor. Otele dönüp biraz Şeyma ile muhabbet ediyorum. Artık buluşmamıza çok az kaldı. Yemek için tekrar çıkıp biraz yürüyorum. Şehir çok canlı ve hareketli ama benim pek bir şeyler yapasım yok nedense.

Yakındaki şık bir pizzacı ilgimi çekiyor. Kapısında bekleyen güzel giyinmiş insanlardan belli ki iyi bir yer. Yalnız olduğum için beklememe gerek kalmıyor. Bir köşede kendime güzel bir ziyafet çekerken garson kızla da biraz sohbet ediyoruz. Burada herkes çok cana yakın gerçekten.

Otele dönüp yatağa uzandığımda son on günün bir muhasebesini yapıyorum. Uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından Salvador’dan başladığım sürüşün ilk etabı artık sona erdi.Sırada Şeyma ile buluşup yapacağım 1 haftalık kısa bir tatil var. Dinlenip yenilenecek, ardından da Güney Brezilya’da sürüşe devam edeceğim.

İyi, iyi. Hatta Şam’da kayısı …


RIO DE JANEIRO & FLORIANOPOLIS

Ertesi akşam Rio otobüsüm kalkana kadar Vitoria’da çok güzel bir gün geçiriyorum.

Sabah 10 günden sonra ilk defa normal bir kahvaltı yapmak biraz garip geliyor, hatta rahatsız oluyorum. Zaten uzun sürüşlerde ara vermek pek iyi bir fikir değil ama bu seferlik yapacak bir şey yok.

Öğlene doğru Tekrar Praia do Costa’ya gidip kendimi cıvıl cıvıl kaynaşan plaja bırakıyorum. Akşama doğru geçtiğim Rodoviaria’da ise otobüsü beklerken kaynağında seyrettiğim Brezilya Dizisi beni iyice havaya sokuyor; ben de artık bir Brasiliero’yum !

Dünyanın ta öbür ucundaki 10 günlük yalnızlığın ardından Şeyma ile buluşmak bu yolculuğun en güzel anlarından birisi oluyor tabi ki. Dünyanın en güzel şeyine de sahip olsanız hiç bir zaman sevdiklerinizin yerini tutamıyor.

Vitoria ne kadar güzelse, Rio da bir o kadar hayal kırıklığı oluyor. Bizim Antalya’dan hiç bir farkı yok. Turistlerin çokluğundan kendinizi Brezilya’da gibi hissetmek çok zor. Copacabana’da denize girerken biri zihninizi sıfırlasa, gözünüzü tekrar açtığınızda kendinizi Konyaaltı plajında sanabilirsiniz. Hiç otantik bir şey yok ve her şey aşırı turistik. Kalabalık da ayrı bir dert. Buranın tek güzel yanı Şeyma ile birlikte olmak oldu diyebilirim. Bir de süper eğlenceli ev sahibimiz Sergio ile tanışmak …

Bir kaç gün sonra geçtiğimiz, Güney Brezilya sürüşümün başlayacağı Florianapolis ise ayrı bir dünya. Gerçek Brezilya’yı hissedebileceğiniz çok yerel bir tatil bölgesi. Kıyıya minicik br köprü ile bağlanan koca bir ada. Sadece yerli turistler var. Neredeyse adanın tamamını kaplayan kentin ve varoşlarının tarihi dokusu korunmuş. Arada da çok güzel koylar ve ve bu koylara nakış gibi oyulmuş multi-milyonluk evlerle bezeli yazlık bölgeleri var.
Rio ne kadar Antalya’yı hatırlattıya burası da Bodrum yarımadasının bozulmadan önceki eski halini anımsatıyor bana.

Tatil güzel şey ama öyle, böyle derken çabucak bitiyor ve sıra tekrar sürüş yapmaya geliyor. Bundan böyle ben bisiklet süreceğim, Şeyma da otobüsle gidecek ve akşamları buluşacağız. İlk defa böyle bir şey yapıyoruz ve nasıl olacağını görmek için oldukça heyecanlıyım. Hadi bakalım…


EXPLORIDE LATAM 2. ETAP (Güney Brezilya)

SANTA CATARINA

9.Gün: Florianapolis-Imbituba / 110km

Saat 06:00’da uyanıp hazırlıklarımı tamamladıktan sonra son günlerde iyice alıştığım otel kahvaltılarının sonuncusunu yapmak için lobiye iniyorum. Şeyma ile birlikte güzel bir kahvaltı ediyoruz. 08:30 gibi otelin kapısında beni uğurlayan Şeyma'nın otobüsü de saat 11:00 gibi kalkacak. Öğleden sonra 110 km ötedeki Imbituba’da buluşmak için anlaştık. Bakalım nasıl olacak ?

Şehrin dışına çıkana kadar yoğun araç trafiği oldukça canımı sıkıyor. Tam şehirden kurtulup şehirlerarası sahil yoluna çıkıyorum ki bu sefer de yağmur başlıyor. Yağmur altında bir beş kilometre sürdükten sonra; "Belki geçer" diyerek yol kenarındaki bir otobüs durağında mola veriyorum. Kahvaltıdan arttırdığım sandviç ve muz iyi geliyor.

Trafik ve yağmur derken, iki buçuk saatte ancak 35 km gelebilmişim. Tekrar hareket etmeden önce Şeyma ile konuşuyorum. O da otobüse binmiş, aynı anda yola çıkıyoruz.

Sürdükçe ilerideki gökyüzü hafiften mavileşmeye başlıyor. Biraz daha gittikten sonra da yol hafifçe içeri kıvrılıp tipik sahil yolu rampaları azalmaya başlayınca keyiflenmeye başlıyorum. Küçük bir hesap yapıyorum ve bir tünelin girişinde sağa çekip beklemeye başlıyorum. Yaptığım hesaba göre Şeyma az sonra otobüsle yanımdan geçecek.

Hesapladığım gibi de oluyor. Birbirimize el sallıyoruz. Çok komik ve eğlenceli. Gençken, buluşmamızın yasak olduğu, otobüste görür de belki el sallarım diye beklediğim günleri hatırlıyorum. Burnumun diğeri sızlıyor. Derin bir nefes alıp tekrar yola koyuluyorum.

Yol oldukça güzel, engebesiz ve pürüzsüz. Yalnız baya bir trafik var. Özellikle de koca koca kamyonlar yanımdan geçerken baya bi sallıyorlar. Hava da güzelleşti. Ama biraz rüzgar var. Önce kuyruktan esip bana ıslık çaldırıyor ama pek uzun sürmeyip bu sefer kafadan hem de oldukça sert esmeye başlıyor.
Sabredip pedallıyorum ama bir süre sonra canıma tak ediyor, sağda bir benzinci görünce günün 2. molasını veriyorum. Güneye indikçe coğrafya da bitki örtüsü de Türkiye’dekine çok benzemeye başladı. Sanki Mersin’den Adana’ya doğru gidiyormuşum gibi hissediyorum.

Bugünkü yolum az olduğu için hiç acele etmeden iyice dinleniyorum. Yine de tekrar yola çıkıp Imbituba girişindeki rampalarda oldukça yavaşlamama rağmen saat 13:30’da hedefime varıyorum.

Yaklaşık bir saat önce gelip bir kafede beni bekleyen Şeyma ile buluşuyoruz. Imbituba baya hoş bir tatil kasabası. Göz alabildiğine uzanan ve genişliği neredeyse yüz metre olan mükemmel bir kum plajı var. Hemen kenarından da modern ama mütevazı yazlıklar ve küçük oteller başlıyor.

Biraz araştırdıktan sonra kendimize Chale Gregorio adında iki katlı bir ağaç ev tutuyoruz. Sahibesi Marie sadece Portekizce biliyor ama bir şekilde bizi anlıyor. Yerleşip biraz nefes aldıktan sonra mayoları giyip müthiş plaja gidiyoruz.

Plaj devasa. Bize uzak kalan ucuna da pus inmiş. Gerçekten de bir peri masalındaymış gibi hissediyoruz. Kumların üzerinde denize kadar yürümek ne kadar uzun zamanımızı alıyorsa, denizin içinde boyumuza kadar gelen yere yürümek de bir o kadar zamanımızı alıyor. Burada her şey uçsuz bucaksız …

Devasa plajda neredeyse yalnız başımıza, yüzüyoruz, yürüyoruz ve güneşleniyoruz. Nefis… Sonra karnımız acıkıyor ve yine uzun bir yürüyüşün ardından plajın kenarında küçük bir Restoran buluyoruz, adı Marcao.

Denize bakan kocaman camlarının ardında kendimize güzel bir ziyafet çekiyoruz. Menü ise son derece basit ama hepsi de bir o kadar lezzetli: balık, pirinç ve "batatafrita", yani patates kızartması).

Yemeğin üstüne yürümek iyi gelir diyerek kentin merkezine doğru gezmeye başlıyoruz. Ortalık sessiz sakin, sokaklarda pek insan yok. Bizim kalabalık turistik kasabalarımızı düşününce o kadar farklı geliyor ki. Burada hem deniz var hem güneş hem de huzur. Her şey bol bol, şezlong, masa, yemek, hiç bir şey için beklememek veya hesabını kitabını yapmamak o kadar özgürleştirici bir şey ki…

Epey dolaştıktan sonra büyük bir Süpermarketten hem ertesi günkü yol için bir şeyler alıyorum, hem de Güney Brezilya’lıların yaşam tarzları, ne yediklerini, ne içtiklerini, neler aldıklarını vs görüyoruz.

Ağaç evimize döndüğümüzde pestilimiz çıkmış vaziyette. Sabah yapacağım sandviçler için bir kaç yumurta haşlarken bile ayakta zor duruyorum. Açık planlı kulübenin asma katına tırmanıp kendimi yatağa bırakıyorum. Ve yatış o yatış …


9.Gün: Florianopolis > Imbituba

Ii


10.Gün: Imbituba - Ararangua / 150km

Yine “Erken yatarım, erken kalkarım” yapıyorum. Saat 06:30 olduğunda ise yola çıkmaya hazırım. Şeyma da uyanıyor. Zaten Güney yarımkürede olduğumuz için ikimizin de saat mefhumu şaşmış vaziyette.

Bugün Şeyma’nın doğumgünü. Vitoria’da aldığım bir çift el işi tahta küpeyi hediye ediyorum. Pek bir mutlu oluyor. Helalleşip akşam buluşmak üzere ayrılıyoruz.

Hava pek güzel. Sabah serinliğinde güneş ışıl ışıl parlarken sürmeye başlıyorum. Ama 10 dakika sonra telefonum çalıyor. Arayan Şeyma. İçinde günlük besinimi taşıdığım sırt çantamı unutmuşum. Hooop tornistan. Aynen geri dönüyorum.

Tekrar yola döndüğümde sabah serinliği yerini hafiften yakmaya başlayan güneşin sıcağına bırakmış durumda. Ama neyse ki kuyruk rüzgarı var. Yol da baya güzel. Hem kalitesi hem de manzarası çok iyi.

30 km gittikten sonra laguna köprüsüne varıyorum. Tıpkı Kuzey Amerika’nın doğu sahilindeki gibi burada da kıyı boyunca ana kara ile sahili karşılayan büyük ve uçsuz bucaksız plajlar arasında sıkışmış lagünler var. O yüzden sık sık köprülerden geçmek gerekiyor. Ama bu seferki baya yüksek. Fırsat bu fırsat durup biraz fotoğraf çekiyorum. Manzara gerçekten nefes kesici.

Nefesimi tek kesen manzara değil yalnız. Hava sıcaklığı da neredeyse 40 dereceye ulaşmış durumda. Güneyde biraz serinlerim diye düşünmüştüm ama hiç de öyle olmuyor. 40 kilometreyi tamamladığımda dayanamayıp bir benzincide mola veriyorum.

Sabah yaptığım yumurtalı sandviçler pek iyi geliyor. Bu sandviç meselesini biraz konuşmak lazım. Bisiklet yolculuğu yapmak isteyenlerin bu konuda kendilerini geliştirmeleri bence çok önemli. Ucuz olmasından ziyade insana büyük vakit kazandırıyor. Ki böyle yolculuklarda aslında vakit en pahalı şey. Bir de yolda neyle karşılaşacağınızı bilemediğiniz için bazen cidden hayat kurtarıcı oluyor. Mesela haritada gördüğünüz restoran kapanmış oluyor veya o gün yöresel bir tatil oluyor veya yemekler midenize ve damak tadınıza uymuyor. İşte o zamanlarda bu sandviçlere duacı oluyorsunuz.

Pompanın yanındaki gölgede yere oturmuş sandviçimi yerken yanıma birisi yanaşıp konuşmaya başlıyor. Tabi İngilizce yok. Yine ikimiz de parçalıyoruz. O da motosikletli gezginmiş. Buralı ama İstanbul’a bile gitmiş. Hatta oradan Kudüs’e kadar motosiklet yolculuğu bile yapmış. Anlata anlata bitiremiyor bizim oraları. “Öyledir, öyledir” derken içimden gülüyorum. Bir bilse bizim oradakilerin oraları pek beğenmeyip buralara gelmek için can attığını…

Yine aynı hikaye: “Dünya her yerde dünya, insan da her yerde insan !”

Vedalaşıp tekrar yola koyuluyorum. Ama ancak 25 km gidebiliyorum. Sıcak o kadar vuruyor ki kendimi bir başka benzinciye zor atıyorum. Burada da önceki gibi in cin top oynuyor. Bir sandviç de burada götürüp çimenlerin üzerinde 15 dakika kestiriyorum.

Uyku gerçekten de çok iyi geliyor. Kendimi yenilenmiş hissediyorum. “Sıcağın geçmesini beklesem mi acaba ?” Diye ikilemde kalıyorum ama akşama kadar 150 km yapmış olmam lazım ve ben daha sadece 65. kilometredeyim. Kendimi zorlayıp tekrar yola düşüyorum.

Benzincilerde in cin top oynuyor ama yol acayip kalabalık. Özellikle de çok fazla kamyon var. Bir de sabahtan beri düz olan yol engebelenmeye başlıyor. Doğrultusu hala düz ama sürekli 50 metre yükseklikte tepelere çıkıp inmeye başlıyorum.

Neyseki rüzgar yine arkama geçiyor. Sıcağa ve engebelere rağmen hızla ve kesintisiz yol alabiliyorum. Öğleden sonra olduğunda yol kenarında çok güzel bir kafe görüp duruyorum. Yumurtalı sandviçlerin üzerine Amerikano ve Cheesecake tam bir lüks oluyor.

Kuzeyin aksine neredeyse buradaki herkes beyaz. Bahia’dayken kendimi ırkçılık kelimesinin icat dahi edilemeyeceği bir yerde gibi hissetmiştim. Oysa burada herkes beyaz tenli, renkli gözlü ve birbirine benziyor.

Sadece ten renkleri değil bana farklı hissettiren. İki gündür yol boyunca gördüğüm sayısız kamyonlar ve yolda yanından geçtiğim sanayi tesisleri sanki Güney Amerika’da değil de Avrupa’daymışım gibi hissetmeme sebep oluyor. Kuzeydeki o rahatlık, sevecenlik, sıcakkanlılık ve özellikle de hafif tembelliğin yerinde yeller esiyor burada.

Tarih bilgimi yoklayınca, ikinci dünya savaşından sonra özellikle Almanya ve İtalya’dan kaçan faşistlerin buraya yoğun göç ettiği geliyor aklıma. Irkçılık ve endüstri ile ilgili hislerim bu düşüncenin üzerine cuk oturuyor. Anlamaya başlıyorum ama pek hoşuma gittiğini söyleyemeyeceğim.

Yine kuyruk rüzgarının ve serinleyen havanın da yardımıyla Ararangua’ya tahmin ettiğimden erken varıyorum. Şeyma’yı arıyorum. Normalde benden önce gelip, oteli vs ayarlamış olması gerekiyordu. Ama hala yoldaymış. Şaka gibi, yolda otobüsün benzini bitmiş. Şöför ne olduğunu anlayana kadar bir saat geçmiş. Yolun karşı tarafında benzinci olmasına rağmen aynı firmanın başka bir otobüsünün kendi istasyonlarından benzin getirmesini beklemişler, vs, vs. O kadar şaşırmış ki, nasıl anlatacağını bilemiyor. “Bizde olsa yolcular şöförü öldürmüşlerdi ama onlar sanki hiç bir şey olmamışçasına saatlerce gıklarını çıkarmadan beklediler” derken sesi pek heyecanlı çıkıyor inanamamazlığını belirtmek istercesine. Burası Brezilya ne diyeyim, her şeye hazırlıklı olmakta fayda var …

Gelmesi bir iki saati bulacağı için Ararangua’nın 15 km ötedeki sahili Arroio do Silva’ya gitmeye karar veriyorum. Gidiş yolu iyi ve sahil de güzel ama kalacak pek bir yer yok. Dönüş yolunda ise öyle bir kafa rüzgarı ile karşılaşıyorum ki canım çıkıyor.

Ararangua’ya döndüğümde Rodoviaria’nın yakınında bir otel bulup Şeyma’yı beklemeye başlıyorum. Saat 17:00 gibi sonunda geliyor. Perişan halde. Hem kızgın hem de sinirden gülüyor.

O da eşyalarını otele bıraktıktan sonra kasabayı dolaşmaya başlıyoruz. Baya insan var. Ve çok garip ama hepsi bu sıcakta Noel hazırlıkları ile uğraşıyorlar. Farklı bir dünyada gibi hissetmek hoşumuza gidiyor.

Lanchonette adında bir restoran buluyoruz. Garson kızlardan biri bizi şaşırtacak derecede güzel İngilizce konuşuyor. Nerede öğrendin diye soruyoruz: "Altyazılı filmlerden" cevabını verince daha da şaşırıyoruz. Ee, insan isteyince…

Pek meşhur olduğunu söylediği ama ne olduğunu bilmediğimiz “Legüme” ile Burger sipariş ediyoruz. Meğer bizim talaş böreği gibi bir şeymiş. Pek de lezzetli. Burger de şahane. Keyfimiz yerinde…

Yemekten sonra yürümeye devam ediyoruz. Tam merkezde kocaman bir Noel ağacı dikkatimizi çekiyor. Aslında az önce yanından geçmiştik ama hava aydınlık olduğu ve ışıkları yanmadığı için pek fark etmemişiz anlaşılan. Şu anda ise baya bir ilgi merkezi. Genç, yaşlı, çoluk, çocuk herkes buraya toplanmış sohbet ediyorlar. Biz de bankların birine oturup hem onları seyrediyor, hem de az önce yediklerimizi biraz hazmetmeye çalışıyoruz.

Mutlu insanların arasında olunca insan otomatikman mutlu oluyor. Sanki bulaşıcı bir şey mutluluk. O yüzden bir türlü kalkıp otele gidemiyoruz. Üstelik ertesi günün sandviçleri için alışveriş de yapmadım. Zar zor kalkıp açık bir süpermarket buluyoruz. Ardından da doğru otele.

Odamızda ise minik, kahverengi ve altı bacaklı arkadaşlar bekliyorlar bizi. Ama o kadar yorgun ve mutluyuz ki huzurumuzu kaçırmayı başaramıyorlar. Evimizden çok uzakta, dünyanın tam öbür ucunda bir günü daha tamamlamanın yorgunluğu ve gün boyu hayat defterimize eklediğimiz yeni hikayelerin doygunluğuyla uyuyuveriyoruz hemen.


11.Gün: Ararangua - Osorio / 140km

05:00’te kalkıyorum. Bugün hedefimiz Osorio’ya varmak. Yaklaşık 140 km’lik bir yolum var. Ertesi gün de Porto Allegre’ye geçeceğiz ve yolculuğumun 2. Etabı da orada son bulacak. Daha sonra otobüse binip Uruguay sınırındaki Chuy’a gidip, oradan tekrar bisikletle devam edeceğim.

140 km çok büyük bir mesafe değil ama sıcak ve rüzgar neredeyse iki katıymış gibi bir etki yaratıyor. O yüzden Şeyma ile vedalaşıp fazla gecikmemek için 06:00’da yola çıkıyorum.

Sabah erken olduğu için sıcaklık dayanılır seviyede. Şansıma rüzgar da çok sert değil. Yine kamyonlarla dolu ve etrafı endüstriyel tesislerle kaplı bir sahil yolunda sürüyorum. Sahilin aksi yönünde, fabrikaların arkasından yeşillik göz alabildiğine uzanıyor. Hayıflanmadan edemiyorum. Bir yandan da yol üzerinde çok fazla endüstriyel atık ve kamyonlardan düşen parçalar olduğu için endişelenmeye başladım. Lastiklerim tubeless ve şu ana kadar hiç sorun çıkarmadı ama yol üzerinde gördüğüm metal ve plastik parçalar gerçekten de endişe verici şeyler.

35 km sürdükten sonra Santo osa do Sul adlı bir kasabanın benzincisinde ilk molamı veriyorum. Yine sandviçlerimi yiyip çimenlerin üzerinde 10 dakika kestirmek çok iyi geliyor.

Tam gitmek için hazırlanırken benzincinin içinden 25 yaşlarında bir adam yanıma gelip benimle konuşmaya başlıyor. Nereden gelip nereye gittiğimi anlatınca hoşuna gidiyor. Yine çat pat sohbet etmeye başlıyoruz. Hem burayı işletiyormuş, hem de kasabanın fotoğrafçısıymış. Bana yeni doğmuş bebeğinin fotoğraflarını gösteriyor. Sonra kahve ve Nugat ikram ediyor. Adı Jean Pierre. Ne yalan söyleyeyim, kendisi de Fransız’a benziyor.

Tekrar yola koyulup bir 30 km daha gidiyorum ki sıcak dayanılmaz oluyor. Yine bir benzincide durup, buraların fast-food’u olan Pao-Batata yiyorum. Bizim içli köftenin patatesli olanı gibi bir şey. Yanında da mor fanta içiyorum. Daha önce hiç görmediğim bir meyveden yapılmış. Tadı fena değil ama öyle ahım şahım bir şey de değil yani.

Ben onları atıştırırken pusetinde bebeğiyle genç bir kadın yanıma geliyor. Kanka’yı alıcı gözle inceleyip, ardından bana bakarak: “Bisikletin de güzelmiş” diyor. Teşekkür ediyorum ve biraz da onunla sohbet ediyoruz.

Sıcak yine fena ama yola düşmem gerek. DAncak 30 km gidebiliyorum. Bu seferki benzinci küçük bir korunun hemen yanıbaşında. Doğruca ağaçların altına gidip gölgelerine yatıyorum, harika…

25 km sonra karşıma uzun bir tünel çıkıyor. O sırada Jean Pierre ile sohbetimizi hatırlıyorum. Dikkat etmemi, yolda çok fazla tünel olduğunu, bazılarına bisikletlilerin giremediğini, özellikle Osorio’dan sonra sürmemin çok zor olacağını söylemişti.

Gerçekten de, tünelin girişinde bisiklet giremez tabelası var. Buyur buradan yak. Haritadan hatırladığım kadarıyla alternatif yol yok. Otobüsler de yoldan yolcu almıyor. Onca yolu geri dönüp otobüse binmek de hiç iyi bir fikir gibi gelmiyor. Durup ne yapacağımı düşünüyorum.

Tünelin hemen yanıbaşında işletme binası gibi bir şey var. Yanında da bir ambulans. Tam ben kara kara düşünürken şöför aşağı inip yanıma geliyor. “Gir ama ışıklarını yakmayı unutma” gibilerinden bir işaretler yapınca rahatlıyorum.

Rahatlıyorum ama bu büyük bir problem. Hadi bu tüneli geçtim, bundan sonrakiler ne olacak? Telefondan yolu kontrol ediyorum. Osorio’ya kadar başka tünel yok ama, oradan Porto Allegre’ye kadar tonlarca var.

“Şimdi gideyim. Osorio’da sakin kafayla ne yapacağımı düşünürüm” diyerek tam tünele gireceğim ki bir de ne göreyim. Dev gibi bir vida arka lastiğimin tam göbeğinden içeri girmiş bana sırıtıyor. Korktuğum başıma geldi…

Kontrol ediyorum. Neyse ki lastik çok inmemiş. Tubeless tekerin güzelliği. Vida o kadar büyük ki, çıkardığım anda tekeri kaybedeceğimden adım gibi eminim. Fitil atıp tekrar şişirmem vs gerekecek ve o kadar vaktim yok. O yüzden risk alıp, vidayı çıkarmadan Osorio’ya kadar gitmeye karar veriyorum.

Hem túnel, hem de vida yüzünden pek stresli ve can sıkıcı bir 20 km'lik sürüş oluyor ama sonunda Osoria Rodoviaria’ya varıyorum. O kadar gerildim ki hiç bir şey yapmadan doğruca terminalin küçük büfesinden bir bardak kahve alıp yayıla yayıla içiyorum.

Şeyma ile konuşuyorum, hala yolda olduğunu söylüyor. Ben de lastiği tamir ediyorum. Düşündüğümde daha kolay ve çabuk halledince keyfim yerine geliyor. Telefondan bakıp bir iki otel buluyorum. Şeyma gelene kadar şöyle bir tur atıp dışarıdan gördüğüm kadarıyla en iyisi olan 'Tri Hotel Executive' diye bir yeri gözüme kestiriyorum.

Rodoviaria’ya döndüğüm anda Şeyma’nın otobüsü de geliyor. Neyse ki bugün sıkıntı çıkmamış. Sallana sallana otele doğru yürüyoruz. Burası da tıpkı Ararangua’ya benziyor. Paralel sokaklar. Ne yeni, ne eski, ne modern ne de klasik evler. Işığı yanmayan dükkanlar ve sokaklarda yürüyen bir kaç kişi.

Önceki günün aksine otel inanılmaz güzel çıkıyor. Oda mükemmel ve fiyat da çok iyi. Resepsiyonist Josue de pek cana yakın, baya bir muhabbet edip odamıza çıkıyoruz. Ardından güzel bir duş ve kısa bir dinlenme. Al işte, yeniden doğduk. Süper…

Yemekten önce tekrar Rodoviaria’ya gidip Şeyma’nın ertesi günkü biletini alıyoruz. Sonra yine kentin merkezine kadar yürüyerek keşif. Bir kaç restoran görüyoruz ama hepsi kapalı. Sonunda merkezde açık bir yer buluyoruz. Pek restoran denemez. Daha çok Fastfood büfe ile küçük lokanta arası bir şey. Ama hamburgeri baya güzel. Yanına da bol bol Batata Frita. Gel keyfim gel.
Karnım doyunca telefonu çıkarıp ertesi gün için yolu kontrol etmeye başlıyorum. O kadar çok tünel var ki. Üstüne bir de yol kenarındaki kesici maddeleri ekleyince ertesi günkü sürüşü iptal etmek çok daha mantıklı geliyor.

Merkezde biraz dolaşıp dondurma yiyoruz. Ararangua’yla o kadar benziyor ki önceki günde miyiz yoksa bu günde mi karıştırıyorum. Alışveriş için girdiğimiz market bile aynı. Hatta içindeki tipler bile…

Otele dönerken tekrar Rodoviaria’ya uğruyoruz. Şeyma’nın otobüsünden benim ve Kanka için yer alıyorum. Sonra güzel odamıza dönüp kendimizi kuştüyü yataklarımıza bırakıyoruz. İki şehir ne kadar aynıysa, iki gece sırayla kaldığımız odalar da bir o kadar farklı. Kısmet işte …

Ertesi sabah kalkıp otelde harika bir kahvaltı yaptıktan sonra yaklaşık 2 saat sürecek Porto Allegre yolculuğumuz için Rodoviaria’ya gidiyoruz. Otobüs baya konforlu. Yolculuk tam tahmin ettiğim gibi geçiyor. Sadece ara sıra tünellerden çıkarak yolu tamamlıyoruz.

Porto Allegre-Chuy biletimizi daha önceden ayırtmıştık. Rodoviaria’da taşıyıcı firmanın ofisini bulup biletlerimizi alıyoruz. Ama daha önemlisi kanka’yı ne yapacağımı öğrenmem lazım. Kısa yolculuklar için olduğu gibi bagaja alıyorlardı ama mesela Rio’dan Florianapolis’e giderken kutulamamı istemişlerdi.

Ve yine aynısını istiyorlar. Otobüsümüz gece yarısı ve saat daha 14:00. O yüzden Kanka’yı ve çantaları emanete bırakıp şehir merkezine iniyoruz. Deniz kenarı olsa bildiğin Eminönü. Bir kalabalık, bir gürültü patırtı. Üstüne bir de yağmur çiselemesiyle birlikte herkes koşturmaya başlıyor. Tam bir cümbüş.

Şeyma ile dolaşıp bir kaç müze geziyoruz. Ana caddede’de oldukça ilginç ve güzel eski binalar var. Epey yürüyüp, bir işportacıdan yağmurluk alıyoruz. Karnımız acıkınca da yerel bir lokanta bulup Brezilya’nın en meşhur yemeklerinden Feijoada yiyoruz. Bizim kuru fasulyenin siyah olanı. Yanına da pirinç pilavı ve et sote.

Biraz daha yürüyüp yağmurdan önce gördüğümüz Churros’çuyu arıyoruz ama yağmurdan herhalde, çekip gitmiş. Biz de dondurmayla idare edip yavaş yavaş Rodoviaria’ya dönüyoruz.

Kanka’yı demonte edip, yoldan bulduğum karton ve marketten aldığım streç film ile paketliyorum. Otobüsümüz geliyor ve gece yarısı 3. ve son etap için Uruguay sınırına doğru yola çıkıyoruz.

Bildiniz: otobüs yine buz gibi …


EXPLORIDE LATAM 3. ETAP (Uruguay & Arjantin)

12.Gün: Chui - Punta del Diablo / 40km

Bütün gece yolda geçiyor.

Sabahın ilk ışıklarıyla ortalık aydınlanınca etrafımda uzanan uçsuz bucaksız Pampa’yla tanışıyorum sonunda. Brezilya’nın bu en güney ucundan başlayıp neredeyse Arjantin’in tamamı boyunca uzanarak Patagonya’ya ulaşan dünyanın sayılı büyük düzlüklerinden birisi Pampa.

Ve diğer tüm büyük düzlükler gibi; çöl gibi, step gibi, savana gibi Pampa’da büyülü benim için. T

Otobüsümüz yine iki katlı ve yataklı koltuklarla donatılmış. Otobüs yine buz gibi ama bu sefer battaniye de var. Süper. Santa Vitoria do Palmar’da durunca aynı zamanda ne kadar büyük bir kargo bölümü olduğunu da fark ediyorum. Bu sınır kasabasının neredeyse bir aylık bütün ihtiyacı bizim otobüsten boşalıyor.

Tekrar hareket eden otobüs kısa bir süre sonra son durağına varıyor. Chui ikiye bölünmüş bir kasaba. Tam ortasından geçen caddeyle ikiye bölünmüş. Kuzeyi Brezilya, güneyi ise Uruguay. Uruguay’da kalan kısmın adı ise Chuy.

Bölünmüş diyorum ama ne bir sınır tabelası var ne de bir geçiş noktası. Bildiğin düz kasaba. Şöföre Uruguay’a nasıl geçeceğimizi soruyorum. Güneyi işaret ederek şu tarafa doğru yürü görürsün diyor. Biz de pek üstelemeyip eşyaları indiriyoruz.

Otobüsün yanında Kanka’yı monte ediyorum. Öyle terminal gibi bir yer de değil zaten, bir benzincinin otoparkı. Dükkana girip hem son Real’lerimizi harcıyor hem de ezilen midemizi bastıracak bir şeyler atıştırıyoruz.

Ve işte bir ülke daha bitti. Sırada Uruguay var. Benim elimde Kanka, Şeyma’nın sırtında çanta yürümeye başlıyoruz. Yolun ortasındaki bir direğin üzerinde bir taraftan bakınca: “Uruguay’a hoşgeldiniz”, diğer tarafından bakınca da “Brezilya’ya hoşgeldiniz” yazan tabela dışında ülke değiştirdiğimize dair hiç bir emare yok.

Yürümeye devam edince bir süre sonra karşımıza sağa doğru uzayan büyük bir cadde çıkıyor. “Merkeze gidiyordur herhalde” diyerek anayoldan ayrılıp caddenin ilerisine doğru devam ediyoruz.

Ve evet, tahmin ettiğimiz gibi bir süre sonra Chuy’un merkezine ulaşıyoruz. Merkez dediysem yanlış anlaşılmasın: küçük bir otobüs terminali, aynı zamanda hem döviz bürosu hem de sim kart satan bir dükkan ve bir büfe. Güzel, çünkü ihtiyacımız olan tam da bu…

Telefon kartımızı değiştirip döviz bozarken tezgahtar David’e “Pasaport Kontrol nerede?” diye soruyoruz. “Bir kaç kilometre gidince görürsünüz” diyor. “Peki önümüzdeki kasabalardan hangisi iyi?” Deyince de, “40 km ileride Punta del Diablo var muhakkak uğrayın” diyor.

40km biraz yakın ama olsun, bugün sınır geçiyoruz ve çok fazla yol almamıza gerek yok. Terminalden Şeyma’nın biletini alıyoruz ve vedalaşıp yola koyuluyorum. Pasaport kontrolü kaçırmamak için hiç acele etmeden sağıma soluma bakarak sürüyorum.

Bir süre sonra sağ tarafta belli belirsiz bir cepte farkediyorum geçiş noktasını. Hani uyanık olmasam basıp gideceğim. Memur pasaportuma şöyle bir bakıp geri veriyor: “Sen niye geldin ki buraya” der gibi bakarak. Ne bir kontrol, ne bir damga. Hayatımda yaptığım en güzel sınır geçişi bu olsa gerek.

Yol gerçekten harika. Kaymak gibi bir asfalt. Sağımda solumda uzanan uçsuz bucaksız bir düzlük. Kuş sesleri ve hafif bulutlu ama ne serin ne sıcak ve rüzgarsız bir hava. Bisikletçinin “Yeme de yanında yat” ortamı.

Bir sapakta “Punta del Diablo” tabelasını görene kadar, sanki rüyadaymış gibi hiç farketmeden sürüyorum Kanka’yı. Dönmemizle birlikte yol biraz bozuluyor ama hala yeterince iyi. Sahile doğru hafiften yokuş aşağı Kanka’yı kendi haline bırakıyorum.

Ve yolun sonunda vardığım yere kasaba demeye bin şahit ister. Burası bildiğin peri diyarı. Aralarından geçtiğim hiç bir ev birbirine benzemiyor. Hatta hiç birisi daha önce gördüğüm bir eve benzemiyor. Daha sonra anlayacağım gibi, Uruguay’ın “Seçilmiş Standartsızlık” özelliğiyle ilk karşılaşmam bu.

Şaşırtıcı ama bir o kadar da özgürleştirici bir deneyim. Düşünsenize evinizi kimseye sormadan canınız nasıl istiyorsa öyle yapabiliyorsunuz. Üstelik anlaşılıyor ki ezberciliğe çanak tutan toplum baskısı da pek yok buralarda.

Ağzımın suyu aka aka sahile doğru kayıyorum bu masal evlerinin arasından. Sahil ise daha da şaşırtıcı. Bugüne kadar gördüğüm en güzel manzaralardan birisi bu. Uçsuz bucaksız okyanus, yine uçsuz bucaksız kumdan bir sahille öpüşüyor dalgaları vasıtasıyla. Oraya buraya dağılmış yumuşak hatlı kayalar da cabası.

David haklıymış, gerçekten de tam bir masal diyarı burası. Acaba Şeyma’da gördü mü diye telefon ediyorum heyecanla. Ama maalesef onda durumlar farklı. Motoru bozulduğu için kasabanın girişinde inip, ilk gördüğü kiralık evi tutarak direk tuvalete girmiş. Eh işte, seyyahlığın da böyle zor yanları var tabi

Hiç acele etmeden, sağımı solumu seyrede ede bu masal kasabasının girişine dönüyorum. Şeyma beni tuttuğu yerin kapısında karşılıyor. “Anjua": yolun kenarında tahta verandanın üzerine kurulmuş tren kompartımanı gibi yan yana 3 bölmeden oluşan çok şirin bir kulübe. Hem yatak odası hem mutfak hem de banyo-tuvalet olan bölmelerden birinde ev sahibesi genç bir kadın ile çocuğu yaşıyor. Kalan iki oda da kiralık.

Şeyma krizi atlatmış. Ben de üzerimi değiştiriyorum sahile doğru yürümeye başlıyoruz. Gördüklerimizden ikimizinden başı dönmüş halde denize ulaştığımızda karınlarımız guruldamaya başlıyor. Ama yağma yok, bu deniz kıyısı keşfedilmeden bırakılıp yemek yenecek gibi değil. O muhteşem kumsalda, kocaman okyanus dalgalarının kükremelerinin eşliğinde birlikte uzun süre yürüyüp durmadan fotoğraf çekiyoruz. Ama nafile, burayı fotoğraflarla anlatmanın bir yolu yok.

Sonunda açlık ve yorgunluk galip geliyor ve gördüğümüz ilk lokantaya dalıyoruz. Lokanta dediysem sadece üç masası olan, tahtadan bir yer. Üstelik sipariş vereceğimiz kimse de yok. Derken nereden çıktığını anlamadan güleç yüzlü gençten bir çocuk beliriveriyor aniden yanımızda. Emanuel. Pek neşeli ve yemekleriyle ilgili de pek iddialı.

Dorado balığı ve Milanese sipariş ediyoruz. Bu ıssız kulübede yemekleri kim hazırlıyor anlamıyoruz ama dediği kadar da varmış gerçekten. O yorgunluğun üzerine tam bir ziyafet. Hem gözümüz, hem karnımız ve hem de ruhumuz son derece doymuş vaziyette vedalaşıyoruz Emanuel ile.

Dönüş yolunda yine masal diyarı evler ve sağda solda sohbet eden sıfır stres emareli bir kaç yüz. Yol kenarındaki markete uğruyoruz ufak tefek bir şeyler almak için. Ve yine büyük bir şaşkınlık. Makarna, pirinç vs dahil her şey inanılmaz pahalı. “Bu fiyatlarla nasıl geçinebiliyorlar ki?!” diye düşünmeden edemiyorum.

Elim telefonuma gidiyor ve Uruguay ekonomisini araştırmaya başlıyorum. Neredeyse tamamı finans sektörü. Bildiğiniz vergi cenneti yani, üretim falan hak getire. O an şaşkınım ama daha sonra çözeceğim meseleyi. Neredeyse paketli bütün ürünler ithal ve o yüzden pahalı. Ama olay şu ki Uruguay’lılar paketli şeyler yerine çoğunlukla kendi ürettikleri şeyleri kullanıyorlar. Yoksa bu fiyatlarla hayatta kalmak mümkün değil zaten.

Bu arada saat akşam oldu ama hava bir türlü kararmıyor. Kış mevsiminde ve artık oldukça güneyde olduğumuz için günbatımı bizim Haziran ayındaki 21:00’ler gibi. Yine baya bir mesafe katettik. Bu duygu pek bir hoşuma gidiyor.

Yavaş yavaş yürüyerek odamıza varıyoruz. Karnımız tok, sırtımız pek ve aklımız tecrübe etmekte olduğumuz bu yepyeni dünya ile karmakarışık. Rüya gibi bir alemden rüya alemine geçiş hiç zor olmuyor o yüzden.


13.Gün: Punta del Diablo - La Paloma / 110km

Sabah 06:00’da kalkıp hazırlanmaya başlıyorum. Böyle bir yeri bırakıp gitmek gerçekten de zor olacak. Ama yola devam etmem gerek. Hem kim bilir daha neler ile karşılaşacağız.

Saat sekize doğru Şeyma ile vedalaşıp yeniden yola koyuluyorum. Yol çok güzel ama hava biraz sıcak. 25 kilometre gittikten sonra bir palmiyenin gölgesinde durup geceden hazırladığım sandviçlerle kahvaltı ediyorum.

Bugünkü hedefimiz La Paloma. Yine okyanus kıyısında bir kasaba. Çok uzak da sayılmaz, bütün sürüş 106 km olacak. O yüzden fazla kastırmadan eğlene eğlene sürüyorum.

Bir 15 kilometre daha sürdükten sonra Castillos otobüs terminalinde mola veriyorum. Şeyma’nın bindiği otobüs de birazdan burada duracak. Beklerken su almak için bir dükkan arıyorum. 1,5 lt su 65 peso. Nerdeyse 2 Amerikan doları. Baya bi pahalı. Ama Avustralya’da 1 litre suya ödediğim 10 dolarları hatırlayınca pek fazla durmuyorum üstünde.

Terminale dönerken yine bir sürprizle karşılaşıyorum. Yolun kenarında karavanımsı bir şey var. Ama sanki Minecraft'ta yapılmış gibi. Yaklaştıkça şaşkınlığım daha da artıyor. Evet bu bir karavan ama kesinlikle elde yapılmış. Üstelik kamyonet de dahil, kapı ve camları bildiğimiz Pimapen :)

Punta del Diablo'daki evleri hatırlayınca tekrar jetonum düşüyor. Uruguay'da herhangi bir standarda veya sanayi tarzı üretime herhangi bir düşkünlük yok. Görüldüğü kadarıyla buradaki insanlar reklamlarla pompalanan tek tip ürünleri almak için ekonominin kölesi olmaktansa, her şeyi kendileri yapmayı tercih ediyorlar. Darısı başımıza :)

Sırıtarak terminale yürürken Şeyma’nın otobüsü geliyor. Az önce gördüğüm karavanı ona da göstermeden duramıyorum. Üstüne biraz da sohbet edip La Paloma’da buluşmak üzere vedalaşıyoruz.

Castillos çıkışı oldukça dik rampalar var. Bir de üzerine ters rüzgar eklenince sabahki keyfim biraz kaçıyor. Neyse ki hem rampalar hem de rüzgar Agua Dulces’te sona eriyor

Yol artık soğuk asfalt ama bomboş ve rüzgarsız olduğu için son derece keyifli. Hatta önceki kaymak asfalta göre daha hızlı gitmeye başlıyorum. Etraf yemyeşil çayırlar ve üzerinde yayılmış yüzlerce sığır ile kaplı.

Öyle olunca sık sık fotoğraf molası veriyorum. Hatta bir tanesinde kaskımı unuttuğum için geri dönmem gerekiyor. Valizas’a kadar böyle oyalanarak iki ileri bir geri devam ediyorum.

Valizas’ta normalde kasaba gibi bir şey olması lazım ama tek gürünen: 10m2’yi bile bulmayan, çıkma tahtalardan yapılmış, toprak zeminli ve penceresi olmayan küçük bir “Mercado”, Türkçesiyle bakkal dükkanı. Önünde de kapıları, kaputu ve bagajı iplerle tutturulmuş eski püskü bir Renault 5. Tam Uruguay tarzı …

Dükkanın sahibi Luis ile biraz sohbet ediyoruz. Hem Brezilyalı hem de Uruguaylıymış. Nereden geldiğimi duyunca keyifleniyor. Brezilyayı özlemiş belli ki, epey konuşuyoruz. Su alayım diyorum ama yine pahalı. Hem de koladan bile daha pahalı.

Asıl ilginç olan ise bu kuş uçmaz kervan geçmez yerdeki salaş dükkanın girişinde kocaman bir “Cambio” tabelasının olması. Gülümsememi kendime saklayıp Luis ile vedalaşıyorum.

Valizas’tan sonra çayırlar daha da bir belirginleşiyor. Yol boyunca otlar ve sığırlardan başka hiç bir şey görmüyorum. Yalnız arada çok ilginç bir yapıyla karşılaşıyorum. Bu bir polis karakolu ama bugüne kadar gördüklerim içerisinde en sevimli olanı. Harika bir bahçenin içinde konuşlanmış, renk seçimi ve “Police” yazısı kesinlikle kreş çocukları tarafından yapılmış, çizgi filmden çıkma bir yer.

“Burada bunun ne işi var acaba” diye düşünüyorum ama sonra Uruguay’ın nasıl da ezber bozan bir yer olduğunu hatırlayınca yine jetonum düşüyor ve uçsuz bucaksız çayırların içine doğru devam ediyorum.

85. Kilometre de muz molası veriyorum. Gökyüzü masmavi. Yeryüzü ise orasına burasına serpiştirilmiş sapsarı çiçeklerler dolu yemyeşil bir deniz. Her yerde sığır sürüleri ve ne başı ne de sonu görünen incecik bir yol. Yine “bisikletçinin Rüyası” anlarından birisi işte…

Hazır durmuşken Şeyma ile yazışıyorum. La Paloma’ya varmış. Söylediğine göre de kalmak için çok güzel bir yer bulmuş. Daha da keyifleniyorum.

Ama bu keyfim fazla sürmüyor. Bir 5 km daha sürdükten sonra arka tekerimdeki büyük delik yeniden sızdırmaya başlıyor. Neyse ki tekerlerim tubeless. O yüzden durup iç lastik değiştirmeme gerek yok. Gerçi lastik sıvım da fazla kalmadı. La Paloma pek büyük bir yer değil ama bisikletçi vardır diye ümit etmekten başka bir şansım yok.

Kısa yol çabuk bitiyor ve 14:15 gibi La Paloma’ya varıyorum. Şeyma ile okyanusta yüzmek ve şehirde dolaşmak için koca bir öğleden sonrası beni bekliyor.

Şeyma odamızın olduğu minik otelin önünde beni bekliyor. Bahçede bir kaç genç hem sohbet ediyor, hem de geleneksel Mate çayı içiyorlar. Uruguay’da herkesin elinde bu kendinden pipetli metal bardaklardan var. İçindeki de bir çeşit kafeinli bitki çayı. Uruguay tarzı sigara içmek gibi bir şey.

Çabucak odamıza yerleşiyoruz. İkinci katta mütevazi bir oda. Kattaki ortak banyo ise dışarıda. Ama etraf o kadar güzel ki umurumuzda bile olmuyor. Çabucak üzerimizi değişip soluğu otelin önündeki plajda alıyoruz.

Ortalık genç kız ve erkek kaynıyor. Ellerinde Mate bardakları sohbet edenler, plaj voleybolu oynayanlar, denize girenler, vs, vs. Dikkat çekici olan şey ise hep gruplar halinde olmaları. Yalnız bir tek kişi bile yok. Nedense pek hoşuma gidiyor ama zaten Uruguay’a girdiğimizden beri hep alışık olmadığımız şeylerle karşılaştığımız için artık garibime gitmiyor.

Plajın ardından odamıza dönüyoruz. Şeyma dinlenirken ben de fırsattan istifade bisikletçi aramaya başlıyorum. Kasabanın sokaklarını biraz turladıktan sonra bir tane buluyorum. Üstelik dükkan sahibesi genç kız Şosi’nin hava kompresörü bile var. İşler tıkırında…

Patlak sıvısı soruyorum: “Evet var” deyince keyfim iyice yerine geliyor. Lastiği söküp, fitil attığım yerin altına bir de içeriden yama yapıyorum. Artık sızdırma yapması çok zor. Patlak sıvısını tamamlayıp, bir şişe de yedek satın aldıktan sonra Losi ile vedalaşıyoruz.

Otele döndüğümde Şeyma da uyanmış. Birlikte kasabanın merkezine inip turlamaya başlıyoruz. Epey yürüdükten sonra küçük bir lokantaya girip hamburger söylüyoruz. Bizim girmemizden hemen sonra birden lokanta dolmaya başlıyor. Garson kız televizyonu açınca anlıyoruz: Bugün derbi günüymüş. Sonradan öğreniyorum ki öyle böyle bir derbi değil: "Penarol- Nacional" maçı için tüm dünyada “Superclasico” terimini kullanıyorlar.

Böyle olunca tabi ki yemek oldukça heyecanlı ve gürültülü geçiyor. İlk yarı biterken dışarı çıkıp tekrar dolaşmaya başlıyoruz. Hava aniden soğuyor ve gökyüzü gri birden bulutlarla kaplanıyor.

Hızlıca otele doğru yürürken ertesi gün için hava durumunu kontrol ediyorum. Durum pek iç açıcı değil.

Ertesi gün için hedefim Montevideo’dan önceki son durak olan Punta Del Este. Burası da çok ünlü bir tatil kasabası. Uruguay’ın “Bodrum”u gibi bir yer. Hatta sadece Uruguay’ın değil, söylediklerine göre körfezin karşı kıyısındaki Arjantin’den pek çok kişinin burada yazlık evleri var.

Yol çok uzun değil, 120km civarında ama hava durumu hiç de iyi görünmüyor. Hem kuvvetli ters rüzgar, hem de şiddetli yağmur görünüyor. Hatta fırtına uyarısı var. Üstelik tam da sabah saat 10:00 gibi başlayacak görünüyor. Geçmesini beklersem bütün günü burada geçirip hiç yol alamamak işten bile değil.

Canım sıkıldı ama yapacak bir şey yok. Şeyma ile otelin mutfağından kahve alıp, lobideki televizyondan Arjantin futbol takımının Dünya Kupası’nı kazanmasının seneyi devriyesi kutlamalarını izliyoruz. Gerçekten futbolu çok seviyorlar. Ama belirtmek lazım, bizim ülkemizdeki gibi fanatik olarak değil, gerçekten aşk yaşıyorlar futbol ile…

Yola çıkamayacak olma şansım olsa da ben yine de ertesi gün için hazırlığımı yapıp, en iyisini umarak yatağa yollanıyorum. Hadi hayırlısı bakalım…


14.Gün: La Paloma - Rocha / 50km

Sabah 05:00’te uyanıyorum. 05:45’te hava ağaracak ve ben hiç kaybetmeden yola düşmek istiyorum. “Fırtınadan önce ne kadar yol alsam kardır” diye düşünüyorum ama bir sıkıntı daha var.

50km ileride Rocha kasabası var ama ondan sonra 75km boyunca San Carlos’a kadar duraklayabilecek korunaklı hiç bir yer yok. Eğer fırtınaya o arada yakalanırsam durum kötü. Ama daha önceki yolculuklarımda da yaptığım gibi, beklemektense risk almayı tercih ediyorum.

Ediyorum ama daha yola çıkar çıkmaz ters rüzgar canıma okumaya başlıyor. Bırakın San Carlos’u, Rocha’ya kadar gidebilirsem iyi. Rüzgar o kadar kuvvetli ve o kadar tam karşıdan esiyor ki, düz yolda sanki rampa çıkıyormuş gibi ancak ilerleyebiliyorum.

Bitmiş bir halde Rocha’ya varıyorum ama durup dinlenecek vakit yok. Hava durumunu tekrar kontrol ediyorum. Pek bir değişiklik yok. Tek umudum var. Fırtınanın tahmini geçiş yeri yaklaşık önümdeki 15-20km arası. Eğer yakalanmadan orayı aşabilirsem, sonrasında bir şekilde San Carlos’a ulaşabilirim diye düşünüyorum.

Hava durumu simülasyonu fırtına geçişini 1 saat içinde öngörüyor. Yani o 15-20 kilometreyi 1 saatten önce geçmek zorundayım. Normalde bu mümkün ama rüzgar yine karşımda olursa ve şiddetini arttırırsa o zaman fırtınanın tam göbeğine düşmem de mümkün.

Kısa bir kararsızlık anından sonra kararımı verip yola çıkıyorum. Hep kötü şeyler olacak değil ya…

Ama oluyor!

Hem rüzgar hızını dehşet bir şekilde arttırıyor, hem de fırtına ve yağmur öngörülenden daha çabuk geliyor.

Canımı dişime takıp 10km gidiyorum ama artık pedallar dönmez oluyor. Rüzgar öyle bir esiyor ki bırakın bisiklet sürmeyi ayakta durmak bile mümkün değil. Mecburen durup altına sığınacak bir şeyler arayarak rüzgara karşı yürümeye başlıyorum. Karşıdan esen rüzgar bazen sağdan ve bazen soldan ani ve sert vuruşlar yapmaya başlayınca kanka iki kere elimden kurtulup yere kapaklanıyor.

Derken yağış da başlayınca bu sefer önümü de göremez hale geliyorum. Islak yolda iki büklüm körlemesine yürürken, birden önümde kocaman bir ağaç belirip sonra aniden yok oluyor. Sağ tarafıma dikkatle bakınca, korkunç rüzgarla bir o yana bir bu yana savrulan bir kaç tane dev kavak ağacı görüyorum.

“Bu devasa ağaçlar nasıl bu kadar eğilebilirler ki?! diye hayret etmekten kendimi alamıyorum. Üstüme devrilebilirler mi acaba diye ödüm patlıyor ama, etrafta görebildiğim başka hiç bir şey olmadığı için çayırın içine dalıp yanlarına varmaya çalışıyorum.

Bu arada hem rüzgar hem de yağmur öylesine azmış durumda ki, vücuduma isabet eden kocaman yağmur damlaları rüzgarın şiddetinden sanki kurşun yemişim etkisi yaratıyor. O kurşunları yiye yiye o on metrelik açıklığı aşıp kavakların dibine varmam sanki saatlerimi alıyor ama sonunda başarıyorum.

Ağaçlara ulaşmam ile birlikte İçimdeki korku yerini bir sükunete bırakıyor. Rüzgar veya yağmur hafiflediğinden, ya da kendime bir korunak bulduğumu -ki aslında pek bulmuş sayılmam- düşündüğümden değil de, az önce yağmur ve rüzgar ile verdiğim kavga sırasında düşünmeyi tamamen bırakmış olmamdan. Ve tekrar düşünmeye başladığımda anlıyorum ki : kendimi fırtınanın insafına bırakmaktan başka aslında elimden gelen hiç bir şey yok. İlerleyen günlerde kökünden devrilmiş dev gibi ağaçları gördüğümde, bu düşüncenin ne kadar da doğru olduğunu anlayacağım.

İşte bu düşünce ile zihnim sükun buluyor. Ve Doğayla savaşmak yerine onu izlemeye, yaşamaya ve muhteşemliğini tecrübe etmeye başlıyorum. Bana ne olacağı kaygısı kaybolunca, yerini olan biten her şeyin bir parçası olduğum duygusu ve coşkusu alıyor. O kadar korkunç ama güzel ki…

O hipnoz anı ne kadar sürdü hatırlayamıyorum. Tek hatırladığım: Hem çok korktuğum, hem de müthiş hissettiğim. Bir ara rüzgar ve yağmur azıcık şiddetini yitirince aklıma sanki telgrafla gönderilmiş gibi bir fikir geliyor ve Kankayı alıp tekrar yola çıkıyor, ama bu sefer rüzgara arkama alıp geldiğim yöne doğru sürmeye başlıyorum.

Rüzgar öyle şiddetli ki pedal çevirmeme hiç gerek kalmıyor. Hatta frenlerle sürüşümü kontrol etmeye çalışıyorum ama pek bir işe yaramıyor. Sık sık o süratle yoldan çıkma tehlikesi atlatıyorum. Neyse ki fırtına dolayısıyla yolda araba yok, çünkü sinek gibi ön camlarına yapışmam işten bile değil.

Rocha’dan kavaklara gidene kadar harcadığım sürenin onda biri kadar bir zamanda yeniden Rocha’ya varıp otobüs terminaline sığınmamla birlikte tehlike sona eriyor.

Perişan haldeyim. Çantaların içindekiler dahil her şey sırılsıklam. Her yerim ağrıyor ve titreyen bacaklarımın üzerinde ayakta durmakta zorlanıyorum. Son bir güçle pasaportumu kontrol ediyorum. Neyse ki çok kötü durumda değil. Şortum hariç üzerimdeki her şeyi çıkarıp, terminalin banklarından birine uzanıyorum, ve anında her şey kararıyor…

Ne kadar sürdüğünü bilmediğim bir karanlığın ardından yüzümde bir sıcaklıkla gözlerimi açıyorum. İnanılmaz ama gökyüzünde güneş parlıyor: “Nasıl yani?!”.

Saatime bakıyorum, altı üstü yarım saat uyumuşum. Hava durumunu tekrar kontrol ediyorum. Güneş parlıyor ama tehlike geçmiş değil. Zaten az önce saniyeler içinde her şeyin nasıl değişebildiğini tecrübe ettiğim için buradan ayrılmaya hiç niyetim yok.

11:00 gibi şeyma geliyor. Bu halde ve bu tecrübenin ardından hava durumu düzelene kadar sürüş yapmam mümkün değil. Punta Del Este için otobüs bileti bakıyoruz ama akşam 18:45’e kadar hiç otobüs yok.

Kibar bir biletçi çocuk, Fachundo, Punta del Este’ye giden otobüslerin ulusal seferler yaptığını, ama yerel bir otobüsle San Carlos’a gidebileceğimizi, oradan da Punta Del Este’ye dolmuş vs bir şey bulabileceğimizi söyleyince aklımıza yatıyor.

13:20 için San Carlos’a bilet alıp terminalde beklemeye başlıyoruz. Ben kendimi hala perişan hissediyorum. Ama hem fırtınayı atlattım, hem de Şeyma yanımda. Güvenlik modundan çıkınca zihnim de bedenim de yine şalterleri kapatıyor, gözlerim kapanıyor ve bir bank bulup yeniden kestirmeye başlıyorum.

San Carlos’ta önceki kadar yoğun olmasa bile yine fırtına, yağmur ve rüzgar ile karşılaşıyoruz. Artık hiç süresim yok. Neyseki oradan da Punta Del Este’ye bir otobüs bulmamız uzun sürmüyor ve sonunda öğleden sonra meşhur tatil kasabasına varıyoruz.

Burası diğer kasabalara göre oldukça büyük, hatta şehir desem yeridir. Bir de diğer kasabaların mütevaziliği ve başka bir dünyadanmış izlenimi burada hiç yok. Şık binalar, pahalı arabalar, trafik ışıkları, şıkır şıkır giyinmiş piyasa yapanlar, hamburgerciler, vs; modern hayatın her türlü ikonu mevcut burada.

Ne kadar kovalamak istesem de artık yolculuğun sonuna yaklaştığım ve modern hayata geri döneceğim fikri zihnimde iyice belirginleşmeye başlıyor. Önümde iki durak kaldı: başkent Montevideo ile Arjantin feribotuna bineceğimiz Colonia del Sacramento.

Kalan yol boyunca şehir ortamı var. Hava durumunu kontrol ediyorum. O da pek iç açıcı değil. Kalan iki günlük sürüşü de iptal etmem pek zor olmuyor. Fırtına bu yolculuğu noktalamak için harika bir son olacak gibi sanki.

Terminalde otobüsten iner inmez Montevideo’ya otobüs biletimizi alıp otele geçiyoruz. Odaya varır varmaz ekşi bir suratla yolculuğun sona erdiğini bidiren yazımı sosyal medyaya yüklüyorum.

Ve maalesef bir büyülü macera daha sona eriyor…


MONTEVIDEO


BUENOS AIRES


VE YİNE BİR MACERANIN (ASLINDA GERÇEKLEŞMESİ 5 YIL SÜREN BÜYÜK BİR HAYALİN) SONU

Başlarken de söylediğim gibi, artık bu yolculuklar sona eriyor. Evet, başlangıçtaki hedefime, yani her kıtada epik bir yolculuk yapma hedefime ulaştım. Ama bana bu yolculukların artık sona ermesi gerektirdiğini düşündüren bu değil. Böyle düşünüyorum, çünkü artık hem kendimi, hem de dünyayı çok daha iyi tanıyorum. Kafamdaki pek çok soru karşılığını buldu, anlamakta zorlandığım pek çok düşüncenin gerçek yüzü aydınlandı. Her yolculuk sonrası yaşadığım ortak duygu: “Hiç de hayal ettiğim gibi değilmiş!” olsa da, her seferinde hem fiziksel hem de duygusal açıdan son derece tatmin olurken, bir yandan da daha önce hayal bile edemeyeceğim birisine evrildim. Bir kıtadan öbürüne koşturup, planlaması, hazırlığı, yolculuğu, değerlendirmesi vs derken nasıl geçtiğini anlamadığım o “zaman” bu yolculuğun ardından artık duruyor.

“Bağlayan mı var, canın istediği zaman yine atlar bisikletine gidersin istediğin yere” dediğinizi duyar gibi oluyorum ama düşündüğünüz gibi değil! Her ne kadar aklıma hiç gelmeyecek şeyleri görüp yaşasam da, bu yolculukların bana öğrettiği temel gerçek şu ki:

“Dünya her yerde dünya, insan da her yerde insan!”.

Dünyamız çok güzel yerler ve ilginç insanlar ile dolu olsa da, bu yolculuklarda edindiğim tecrübelerim; çocukluğumuzdan itibaren zihnimize yerleştirilen o rüyayı, her yolculuk dönüşümde bana ısrarla “Nasıldı, nasıldı?” diye sorulup cevabında duyulmak istenen o masal hayatları yine bulamayacağımı fısıldıyor. Çok klişe olacak belki ama: “Ne hayat ne de başka diyarlar filmlerdeki gibi değil!”. Ve bunu bile bile bu yolculukları sürdürmek, kurtulmaya çalıştığım o bağımlılıklardan yeni bir tanesini yaratmaktan, gerçekleşmeyeceğini bile bile masallar peşinde koşmaya devam etmekten başka bir işe yaramayacak.

Bu aslında sanıldığı kadar kötü bir şey değil. Çünkü bu yolculuklar sayesinde öğrendim ki: “Her ne kadar aradıklarımı bulamasam da, yol boyunca o uyuşturucu misali arayıp durduğum pembe rüyalardan zihnimi kurtararak asıl görmem gereken şeyleri, yani dünyanın gerçek halini ve kendimi keşfetmeye başlamışım!”. Beş yıl önce ilk yazıma; “Kendimden Kendime Yolculuklar” diye başlamıştım. O zaman belki bilinçsizceydi ama artık eminim; “Her gerçek yolculuk aslında insanın kendisine doğruymuş!” …

Beş koca yılın ardından, kendimi kendime doğru o kadar çok yol almış hissediyorum ki. Bu yolculuklar olmasaydı ne kendimi bu kadar iyi tanıyabilecek, ne de dünyanın bize gösterilmek istendiği gibi bir yer olmadığını anlayabilecektim. Oysa şimdi kendimi, hem kendimden, hem de bir şeyleri öğrenmeye başladığım ilk günden itibaren, aile, arkadaşlar, okul, toplum, televizyon, internet, vs tarafından ilmek ilmek kafamda kurgulanmış olan o yapay dünyadan özgürleşmiş hissediyorum.

Ve işte gerçek özgürlük de gerçek mutluluk da bu …

Herkesin rüyalara değil de, kendisine doğru yol aldığı bir dünya dileğiyle …

Hoşçakalın :)

İstanbul / Nisan 2026

Stacks Image 5296
Stacks Image 5294
Stacks Image 5287